Ufak ufak kareler…

Bugün ne gördüm dersin? Haydi bir tahmin et bakalım. Kesinlikle bilemezsin, aklının ucundan bile geçmez eminim. Sevgi Hastanesi’nin önünden geçerken gördüm onları.

Evet, bir tane değillerdi, hepsi bir arada. Şaşırtıcı dii mi?

Öyle yanyana yatıyorlardı, iyice birbirlerine sokulmuş sanki soğuğu unuturcasına. Eskisi gibi yine üzerlerine basmaya kıyamadım ve asfalta: otolara ait yola indim, ve yoluma devam ettim. Ama aklım hala orada.

Kalıbımı basarım ki meraktan çatlamışsındır şu satıra gelene kadar. Ne zırvalıyor yine bu adam diye bir sızlanıp, biraz da küfür etmişsindir. Seni bilmezmiyim ben.

Yanyana oturmuş bana bakıyorlardı, soğuğu çoktan unutmuş koyu bir sohbetle barış çubuğunu tüttürmek ne de zor gelir onlara. Onlar zaten herkesle barışık; üzerlerine basanlara gıklarını çıkarmıyorlar. Hep geç be koçum, geç be gülüm, sen de geç deyip sızlandıklarını hiç duymadım, belki bir duyan vardır. O beri gelsin. Ve bir tutam toprak alıp serpsin üzerlerine bir battaniye gibi, sanki yetimleri geceleri örten melekler misali.

Aynı eski bizler gibi sıkısıkıya birbirine sarılmış dostlar, hatta dosttan da öte, bir sıfat bulamadım ama ne denirse… İşte öyle birbirlerini sarıp sarmalamışlar her türlü tehlikeden uzak, her türlüsüne açık olmalarına rağmen. Yaa! Bahsedecegim sana şimdi onlardan ve o koca merakın bir anda yok olup gidecek. Kare şeklinde ufak ufak kaldırım taşları bunlar belki senin hiç dikkatini çekmeyen. Ama öyle güzel göründüler ki bu gece gözüme anlatamam. Öyle candan geldiler ki bana, belki de öyle hissetmem gerekiyordu da haberim yok. Belki bu satırları yazabilmek için yoluma çıktılar ve yıllardır oradan geçmeme rağmen sadece bugün dikkatimi celbettiler. Sanki ilahi bir emirle bugün oraya yerleştirilmişler sadece benim için, bilmem ben gittikten sonra hala orada mıydılar? Dönüp bakamadım, beni o an Ankara’nın buhranlı havasından alıp sana ve senli anlarıma götürdüler. Anılarım depreşti, koca bir iç çektim, ahladım, vahladım, sonra tekrar buraya döndüm. Gerçek hayata, acımasız hayata, seni benden çalan şu zalıma…

Hatırlar mısın? Biz küçükken Bayrampaşa’nın yolları ufak ufak yine bunlardan döşeliydi ama bizimkiler dikdörtgendi, bunlardan biraz daha büyük ve bizimkilerin toprak harcı daha fazlaydı; sıkı sıkıya birleştirirdi onları. Hep koşup oynardık etraflarında ta ki bir huysuz oto gelip bizi onlardan ayırana dek. Sonra tekrar dönerdik kaldığımız yere, bazen unutur tekrar hop baştan, en kolayı hep buydu. Hep seninle eş olurdum ben, seni korur ve desteklerdim. Sonra oyun biter evlerimize döner, ben sensiz dakikalarla başbaşa kalır ve koca bir geceyi yıkıp sabahı zor ederdim. Sabah erkenden senin fırına gidişini ve sıcacık ekmeklerle dönüşünü görene dek camda sabırsızca sana çaktırmadan beklerdim. Ama içimden bir ses hep “Ulan! Bu senin onu gözlediğini biliyor ama sana çaktırmıyor” diye bir düşünceye sevkederdi. Hele o kışın soğuk, ilik donduran sabahlarda eve bir dönüşün vardı ki işte o zaman sen bir başka görünürdün gözüme… değerin bir kat daha artardı bende. Yine o ufak ufaklar şahittir bu gördüklerime.

Bir andımız vardı hatırlaması zor şimdi. Ikınsam, sıkılsam yine de hatırlamam. Hatırlayamam da işin gerçeği. Ama özü hep dost kalacağımız ve her an birbirimizin yanında olacağımızdı. İnşaallah doğru anımsatıyordur nankör zaman bana bunları…

Nereden çıktı şimdi bu yazdıklarım ben de bilemiyorum. Ufak ufaklar beni alıp buralardan, bunları anımsatmış oldu birdenbire. Hiç böyle düşünmezdim eskiden ve de yazamazdım bir kelime bile…

Birazdan postaya vereceğim bu yazdıklarımı sana ulaşması için, ama adresin yok bende, meçhul bir yer mi bunları gönderdiğim, yoksa çok yakınımda mı ahh bir bilsem! Belki hiç eline geçmeyebilir bu yazdıklarım, belki saniyesinde elinde olur. Ne bilem yahu! Bilsem böyle düşünürmüyüm; çıldıracak, kafayı sıyıracak gibi olurmuyum hiç. Gerçekleri görmezden gelip sırf duygularımla hareket etmek… bana göre değil ki, bunları uzun yıllar önce yitirmiş değil miydim? Allah kahretsin yine geldiler, yine girdiler beynimin en derinlerine. Yine hayatım bir kabus mu olacak? Yoksa bu badireyi de atlatıp bir kademe daha mı yükseleceğim bu zorlu yarışta? Yoksa, yoksa?.. ne? yoksa ne? söyle de bilelim herkesin bilmeye hakkı var, benim de.

Ne diyordum az evvel, şimdi ne? Yine hayat acımasızca dişlerini geçirdi tüm benliğime, halbuki o tek yadigarındı bana. Ona bile sahip çıkamadık. Tüh! Bize yazıklar olsun!

Yeter! Yeter! Daha fazla yazmak bizi uzaklaştırıyor buralardan. Biz burada kalmalı ve savaşmalıyız sonuna kadar. Ne? ne zaman koparsa bu sicim, işte o zaman tüm benlik ve hayat anlamını kazanacak. Bizim için önemli olan o değil mi? O değil mi yaşama sebebimiz ve sevincimiz?

Bunların hepsini ben mi yazdım dedim bilgisayar başında gözlerimi oğuşrutup dururken. İlk gözlerimi açtım, tırtıllar geziyor ekranda, ne oluyor yine demişimdir herhalde içimden. Sonra bir tuşa bastım ve screen saver (ekran koruyucu) yok oldu. Tüm bunları tekrar tekrar okudum, bir çok şeyi değiştirmek istedim ama elim gitmedi. Öyle kalsın, sihiri bozulmasın dedim. Hemen bir yazıcı çıktısı aldım ve bir daha okudum, imla ve gramer hatalarını düzelttim. Ve bir çıktı daha aldım, sonra bir tane daha. Dedim biri bende kalsın. Ama sonra yırttım ve o dosyayı tamamen sildim hafızadan, çöp kutusuna bile uğramadan. Kitaplıkta zarf aradım, baktım sürüyle renk var, hangisini seçmeli acaba? Siyah en uygunu geldi bana. Nedenini sen iyi bilirsin. Toprak muazzam değil midir bize hayat veren? Mektubumu kapattım ve misk-i amberlerle yıkadım.

Sıra adrese geldi, dedim yaz “DOSTA” diye gitsin. O nasıl olsa bir yolunu bulur ve gider. Hemen çıktım evden, bir an önce sana ulaştırmalıyım bunu. Ama saat sabahın 4:25’i, bu saatte açık postahane nereden bulacaksın be gerzek? Hiç düşünmedin mi bunları? Ahh aptal kafam, yine tırnak yemeye başladım. Kendimi bilemediğimden. Şimdi düşün bakalım, ne bulacaksın çözüm olarak bay ukala, herşeyi bilen?!

Uzandım boyluboyunca toprağa yıldızlara dalıp gitmişim. Kendime geldiğimde başımda bir bekçi “Hemşerim! Gecenin bu vakti evine gitsene yahu, ne arıyorsun burada?” demez mi. Gel de çık bakalım işin içinden. En iyisi cevap vermemekti, ama sorsamıydım en yakın ve açık postahaneyi. Yok, boşver nereden bilecek. Zaten çoktan düdüğünü üfleyerek uzaklaşmış baksana.

Kalk yine yürü nereye gittiğini bilmeden. Baktım koca bir okyanus çıkmış önüme, nereden peydalandı ulan bu? Ankara’nın ortasında bu da nereden çıktı şimdi. Üstelik bir de yağmur yağıyor, utanmasa sel olup gideceğiz nereye kimbilir. Keşke! Nerede bizde öyle şans. Işhhş! Yağmur düştü yine toprağa, aldı içimden bir parçayı da söktü, o koku, o koku, ölürüm o kokuya, keşke bunu sürseydim şu mektuba. Kendimden geçiyorum, elim ayağım kesildi. Ne yapacağım şimdi ben, bu gözyaşları da nereden çıktı, yağmura karışıp toprağın bağrını delen. Başım iki elimin arasında sanki migren ağrılarım tutmuş gibi. Allah kahretmesin! Ne yapacağım ben şimdi derken mektup yok, nerede yahu bu? Uçmadı ya! Sadece teri kalmış ellerimde, herhalde gitti ama nereye, kime ve nasıl? İnşaallah sana ulaşmıştır, evet kesinlikle sana… Adres doğruydu, ama kesinlikle doğru. Senden başkasına gidemez o. Ama, nasıl bilmem. Bilemem ki. Gel soralım ufak ufaklara onlar belki bilirler!

                                    30.11.97 (00:53) Ankara

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s