Zehir Deryasını Kurutmak

İstiyorum seni her şeyden çok
her şeyden yoğun yaşamak
sonuna kadar her şeyimi sana vermek
tüm yaşamımı ve değerlerimi
sana ihtiyacım var ne olur geri gel, gitme bu gece
biliyorum suçlu benim
bunu ilk kez itiraf ediyorum ne olur geri gel
bu gözyaşlarının hatırına…
 

daha fazla yazamadı. Gözlerinden düşen yaşların ve sabahtan beri fıynk fıynk diye çekip durduğu kıpkırmızı burnunun isyanından o da artık pes etti. Gerçek yüzyüze gelindiğinde hakikaten acı oluyormuş. Herkes rahat rahat atıp tutarken kimse gerçeği ve onun doğurduğu sonuçları düşünmeden konuşuyormuş. Bunlar geçti. Yitirmemek için çok uğraş verdiği aklından. Ama takatı kalmamıştı artık, ne yapıp edip kafayı yemeli ve bu dertlerden, üzüntülerden; kendini soyutlamalı yaşamdan.

Elindeki kaleme ve de önündeki kağıtlara bir daha ümitsizce baktı. Aylar sonra yazabildiği ilk şeylerdi bunlar. Bu anın hayalini kurup durmuştu onunla tanıştığından beri. Ama nafile, bu anı elde etmek için yaptığı her uğraşı, onun bedeninde ve sıcacık gülümsemesinde eriyip gitmişti. Onun için bir şeyler yazmasına bile izin yoktu. Başlangıçta böyle olacağını bilseydi yapar mıydı böyle, başlar mıydı bu ilişkiye? Bilemezdi ki böyle olacağını. Hayatında sadece bir iki kişiye karşı hissettiği şeyleri görünce yüreğinin derinliklerindeki vadide, artık çok geçti bazı şeylere dur demek için. Zaten açtı, bunlara ve bu hislere. Biraz doyursa ruhunu fena da olmazdı ama… Nereden bilebilirdi ki onun elinde yalan bile söylemeyen bir Pinokyo olacağını. Kendini, benliğini yitirmeye başladığını (en sonunda da kendisinin eski kendi olmadığını anlamıştı ama artık çok geçti!) ancak şimdi anlayabiliyordu. Bilse, yapar mıydı? Halbuki herşey öyle güzel görünüyordu ki. Akşama kadar çalışıyor, onu özlüyor, tüm akşam beraber oluyorlar ve sabah tekrar işe gidiyordu. Bir aralar işe gitmenin bile çok lüzumsuz bir şey olduğunu sanmıştı, ama parasızlığın ne demek olduğunu bildiği için buna cesaret bile edemedi. Tüm gün, o gözünde tütüyor ve hep onun hayali dolduruyordu benliğini. O insanın içini her an ısıtabilen gülüşü ve de o içi her zaman gülen gözleri… Her şey mükemmel gidiyordu. Bulutlar üzerinde seyahat eder gibiydi sanki. Sanki bir ada satın almış ve tüm fantazilerini bu ada üzerinde gerçekleştirme mutluluğuna ermişti. Yani, hayat mânâsını kazanmış ve istediği her şeye kavuşmuştu. Mutluydu da. Hayatta bundan başka bir şey isteyip istemediğini dahi soramayacak kadar aptallaştırmıştı bu aşk onu.

Aylardır hep böyleydi bu.

Tüm dostlarını hayatından silmişti bu ilişkiden sonra. Halbuki hayatta en değer verdiği şeydi dostları. Onlarla bir dakika dahi geçirmek için herşeyini verirdi. Ama değişti. Anlamını ancak şimdi çözebildiği bir metamorfoza girmişti. Gözlerindeki bağlar ancak bu göz yaşları ile eriyip gidiyordu. Dostlarını düşündü bir an, ne haldeler, neler yapıyorlar acaba. Onu affedebileceklerine ihtimal bile vermiyordu ama yarından tezi yok bunu sonuna kadar deneyecekti. Tekrar eski “o” olacaktı. Aklı öyle buyuruyordu, hem de ilk defa yüreğinden gelen sesle aynı nakaratı yakalayarak.

Ne olmuştu, ne yapmıştı da bu rüyadan uyanmıştı. Telefonun yanında duran kağıdı tekrar okudu. Yine bir anlam veremedi. Yoksa bir iyilik meleği gelip artık şu çocuğun yakasından düş mü demişti ona. Öyle miydi acaba. Bu gidişin gerçek sebebini bilmek için her şeyini verebilirdi. “Yoksa, tekrar kocasının yanına mı döndü?” diye sordu, kafasının içinden bir ses. Cevap veremedi. İhtimaller o kadar çoktu ki. Hangi birini tahmin edebilirdi ki.

Kendini hiç bu kadar çaresiz ve de sahipsiz hissetmemişti. Hep bu haldeki insanlara sorular sorup durumlarını anlamak isterdi. Onlar da her zaman tarifi namümkün, “bunu yaşa da gör, o zaman anlarsın” der dururlardı. Şimdi anlıyordu onları ve çektikleri o ruhsal acıları.

Ürperiverdi birden yine. Sandalyede bir ileri bir geri sallanarak bir şeyler düşünüyor gibi dişlerini sıkıyor ve yeni bir hayata can verecekmiş gibi gergin duruyordu yüzü.

“Tüh!” dedi birden kendi kendine konuşmaya başlayarak. Bilgisayarın yanına gidip uzunca bir süredir dokunmadığı tuşlara dokundu. Parmakları önce şöyle bir okşadı onları ve daha sonra bir şeyler yazmaya başladı. Sadece tuşlara dokunuyor ve ardı ardına gelen kelimeleri kafasına kazıyordu. Bilgisayarı açıp bunları yazmakla vakit kaybetmeyecek kadar hızlı geliyorlardı. Ayların birikimi bir bir dökülüyordu oraya. Tüm hecelerini kafasına kazıdı. Sonra da oturup az önce klavyede yazdığı şeyleri kağıda da yazdı, daha doğrusu yazmaya çalıştı çünkü bir iki kelime aklından uçup gitmişti. Onların yerine farklı kelimeler kullandı; daha öncekilerin ne olduğunu sormadan kendine.

Boş gözlerle bakıp kaldı kağıda dökülen mısralara. Yeniden yazmalıyım, tüm bu zehirleri söküp atmalıyım beynimden ve vücudumdan. Yıkanıp, paklanıp öyle çıkmalıyım yarın sabah bu kapıdan yeni bir hayata doğru. Tüm bunlar geçiyordu kafasından; artık hayatını üzerine kuracağı ögeyi bulmuştu: Yazmak. Yine devam etti yazmaya. Taa ki gözleri yanıp, beyni durana dek. Öylece sızıp kaldı. Uyandığında içindeki yazma sevincini duyumsadı tekrar ve yine yazdı, yazdı, yazdı… Günlerce hiç bir şey hissetmeden sadece yazdı. Hıncını kalemin ucundan alırcasına yazdı. Kağıtları kazıyarak yazdı. Tüm benliğini tekrar kazanarak yazdı. Yazdıkça kendine geldi ve yine yazdı. Tüm zehir akıp gittikçe yine yazdı. Tek isteği bir an önce yazdığını bitirip, akan zehir deryasını kurutmaktı. O kurumadığı müddetçe kendine rahat yoktu.
Bir öğle vakti uyandığında artık bu olayın sonuna geldiğini anladı ve bir cümle yazarak yazdıklarının sonunu getirmiş oldu. Derin bir ohh çekti. Banyoya gidip aynada kendine bakınca önce bir tiksinti sonra da bir sevinç ve sevgi duydu içinde. Güzel sıcak bir duş aldı yaklaşık bir saat süren. Güzelce tıraş oldu. Sadece bayramlarda giydiği elbisesini giydi. En güzel parfümünü sürdü ve evden dışarı kaçarcasına adımını attı bir bahar günü. Güneşin sıcaklığını ve sevecenliğini duydu suratında, hafifçe bir gülümsedi ona merhaba dercesine. Yeşil ağaçları ilk kez görüyormuş gibi yakından inceledi. Herşeyi, herşeyi ilk kez görür gibiydi. İçinde yaşama sevincinin en muazzamını hissederek birazcık dolandı sokaklarda ve sonra taksiye atlayıp tüm dostlarını tek tek dolaştı. Hepsinden özür diledi. Acayip hafiflemişti şimdi. Kendine geliyordu yavaş yavaş. Benliğine tekrar kavuşuyordu. Onlara her şeyi anlatmış ve artık tek yaşam desteği olan yazmak fiilinde arkasında olmaları için yardım istemişti. Hepsi seve seve yardıma hazırmış zaten. Bunu farkedebildi önlerinde eğik bir başla dururken.

Onların yardımlarıyla daha da bir aşka gelip yazmaya başladı artık. Hatta o akşam yazmaya başladığı romancığı tekrar tekrar gözden geçirip bir yayınevine götürme cesaretini bile buldu kendinde. Bunu eski Aykut yapabilir miydi acaba diye düşünüp durdu hep. Bu cesareti daha önce yakalayabilmek için neler neler yapmıştı. Ama bir türlü muvaffak olamamıştı. Sonra da zaten o gelip tüm yaşamını değiştirmişti. Evet o artık sadece bir “o” idi bu genç yazar için.

Aykut’un kitabı çok iyi bir satış grafiği yakalayarak tam 43 baskı yaptı. Hiç kimse böyle bir başarı beklemiyordu. Ama okuyanlar 21. yüzyılın eşiğindeki gençlerin dramını, sorunlarını, sefaletlerini, benlik yitirişlerini, direnmelerini ve yeniden hayata sımsıkı bağlanmalarını buluyordu. Bu onlar için bir el kitabı olmuştu artık.

***

Aynı şehrin bir başka yerinde ise çoktan kırk yaşını doldurmuş bir kadın yeni kocasının kendisine hediye ettiği “Zehir Deryasını Kurutmak” adlı kitabı eline aldı ve yazarının adını görünce dona kaldı. Belki arka kapakta bir fotoğrafı vardır diye hışımla çevirip baktı ama arka kapakta gördüğü tek şey beyaz bir yüzeyde siyah bir noktayı merkezleyen dairelerdi. Ne mânâya geldiğini anlamadan içinden bir şeyler söyledi ama onun haricinde kimse duymadı, duyamadı.

Ancak yirmi dakika sonra kitabın kapağını açıp önsöz başlığı altında şu mısraları okudu:

 
SENSİZLIK İYİ BİR ŞEYMİŞ MEĞER!
 
düşün bakalım nedenini bunların
bir cevap bulabilecek misin?
kendi dışında arıyorsan
cevabı,
bil ki o senin içinde
kaynağını senden alan muazzam derin bir zehir kuyusu.
ona bir deli karataş atmış
kırk akıllı çıkarmaya çalışıyor…
bu akıllılardan biri de ben miyim
diye düşündüm bu gece
ama olmadığımı anladım..
sevindim birden,
titredim…
nedenini bilmeden
uyumuşum,
kalkınca anladım doğruyu
bulduğumu.
yeni bir gün
yeni bir hayat getirdi
bana beraberinde.

tekrar sevmeye başladım:
Küstüğüm hayatı,
ümidimi yitirten zamanı,
hep üstüme gelen kalabalıkları,
arayıp sormadığım dostlarımı,
alt üst olmuş inançlarımı,
bana senden öncesini hatırlatan her şeyi
ama her şeyi…
silip attığım anılarımı dahi.

insanlığımı hatırladım,
düşünmeyi tekrar öğrendim,
konuşmayı da…
senin kokunla doymuş koku reseptörlerimi boşalttım.
temiz havanın
özellikle yağmurdan sonra duyduğum kokunun kıymetini
ve de özlemini anladım.
Durdum bir an ve düşündüm:
Ulan! sen benden neleri almışsın da bîhabermişim…
şimdi anladım gerçekleri.
gözlerimin ve dizlerimin bağları çözüldü
ansızın.
bu sefer hayatı yakalamak için koştum son sürat
körebenin sonunda…
uçarcasına
doğruca gözlerinin mavisi gökyüzüne
orada beni bekleyen yazı perisine…

Bunları okuduktan sonra tüm duyularının aşırı derecede hassaslaştığını anladı ve ağlamak için kendini koyverdi ama yapamadı. Halbuki hemen ağlayabilirdi o.

Bir solukta 97 sayfalık kitabı okumaya koyuldu ve 3 saat içinde bitirdi. Son cümleyi: “Ve zehir deryası artık kurudu!” okuyunca kitabı kapattı ve sandalyede bir yığıntı halinde kalakaldı. Bir şeyler hissediyor muydu bunun farkında bile değildi. Tek duyduğu bir baş ağrısı ve mide bulantısıydı. Sandalyeden tek hamlede kalkmaya çalıştı ama sendeleyerek son anda düşmekten kurtuldu. Yatak odasına gidip gardrobun alt çekmecelerinin birinden kocasının beylik tabancasını çıkardı. Gözlerini kapayıp beynine dayadı tabancayı. Bir şeyler hatırlamaya zorlayarak beynini iyice yordu. Bu karardan belki de vazgeçirir diye korkarak. Öylece kendinden geçmişken bir bebek ağlaması duydu. Bu sesin ne olduğunu başta anlayamadı. Beyni kontrolü ele geçirmeye çalışıyor o ise beynine hükmetme gayreti içindeydi. Bebeğin sesi tümüyle beyinden yana rüzgarlar estirip kontrolü beyne teslim etti. İşte o zaman algılayabildi bebeği. Aykutu uyanmış annesinden büyük bir ihtimalle meme istiyordu. Dönüp huşu içinde baktı ona. Bir de elindeki silaha bu nereden çıktı dercesine. Büyük bir korku kapladı içini. Silahı hemen ortadan kaldırdı ve hıçkırıklarla yavrusuna gitti, gömleğinin düğmelerini çözerek çocuğu süt dolu iri sol memesine bastırdı. Bebek sütü emerken o gevşiyor ve bebeğe daha bir şefkatle bakıyordu. “Ne yapacağım ben şimdi?” dedi içinden. Bu sefer bebek de duymuştu bunu ama meme emmeyi kesip cevap vermeyi bile lüzumsuz görmüştü. Sadece zehir deryasından zehir emdiğinin farkında olmadan memeye yapışıp kaldı.

Anne sütüyle ZEHİR, akabilecek bir yer bulmuş ve akıyordu artık sonsuza dek kurumamak üzere.

19.9.98 (16:46:43)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s