Medet Umdum “Saç Köpüğü”nden

“Yeter!” dedi ve telefonu büyük bir hınçla kapattı genç kız, karşısındaki erkeğin afallamasını dahi hissetmeden. Oturduğu sandalyede iyice küçülüp, bu alemde yalnız olduğunu anladı. Ve hıçkırıkların ardı arkası kesilmedi. Bir hamlede telefonun kablosunu çekti prizden. Daha fazla onun sesini duymaya dayanamazdı çünkü. Evet, yalnızdı. Keşke ev arkadaşları şu an yanında olsaydı da sığınacak bir kuş kafesi olsaydılar ona. Hırçın kartalın hapsedileceği…

Ama yoktular, hepsi diğer arkadaşlarına ders çalışmaya gitmişlerdi. O ise evde oturup televizyon seyretmek, biraz kafa dinlemek istemişti. Ne kadar da masum bir istekti bu halbuki, ta şu telefona kadar. Bunları düşününce biraz daha burkuldu içi. Ne yapacağını bilemez bir halde kendi odasına gidip en sevdiği beyaz geceliğini giydi. Şu an tek sığınağı olan yatağına gelişi güzel uzandı. Canı sıkılıyordu, ama elden gelen bir şey yoktu. Acaba Serdar’ı arayıp kendine neden böyle davrandığını sorsa mıydı? Bu düşünceyle birlikte ayağa kalması bir oldu. Odanın loş ışığında tüm karşı duvarı kaplayan aynaya, kendine şöyle bir bakındı. Sanki eski Zeynep değildi, ya da öyle görmek istemiyordu. İyice yaklaştı aynaya, nefesiyle buğulandırdı onu. Sonra da sağ avucuyla siliverdi kendinden korkarcasına. Tekrar yaptı ve bir şeyler yazmak isteği geldi içinden. Ama yazdıktan hemen sonra siliniyorlardı. Komodinin üzerinde duran ruju aldı eline ve de yazmaya başladı.

Az önce ölümü gördüm sözlerinde

Yazdıklarını okumadan; ruju, içindeki tüm kini kusan bir hışımla yere fırlattı. Tekrar yatağa oturup başını ellerinin arasına aldı. Düşünmek istemiyordu ama düşünüyordu işte. Ne yapmalıydı? Müzik setine ilişti gözü; belki neşeli bir şey onu kendine getirebilirdi. James Galway, Jean Pierre Rampal, Zamphir… Hepsi de derdine deva olamadılar. Gözü çekmecede duran Dream Theater albümüne ilişti. Bu, Serdar’ın hediyesiydi. Eline aldı kırmak amacıyla ama kıyamadı. İstemeden de olsa eli müzik setine uzandı

tıpkı kahve falımızda çıktığı gibi.

ve müziğin ilk tınılarını duymaya başladı. Bu müziğin onu daha da karamsar yapacağını bile bile nasıl katlanıyordu? Buna bir anlam veremedi. Müziğe kaptırdı kendini bir an. Sıkılınca da gidip geçmek bilmeyen zamandan öç alırcasına saatle oynadı. Onu her sabah gerçek hayata döndüren saat. Evirdi, çevirdi ama yine zamana sahip olamadı. Kütüphanedeki tüm kitapları tek tek karıştırdı bir umutla. Ama nafile, kafasını boşaltamıyordu. Birden hatırladı;  bugün en yakın arkadaşından aldığı “Bülent Üstün’ün çizdiği Kötü Kedi Şerafettin” karikatür albümü halen çantasından çıkarılmayı bekliyordu. Dudağında hafif bir gülümseme ile çantasını açtı, kitabı aldı ve okumaya başladı. Sayfalar ilerledikçe üzerindeki ağır sis perdesi yavaş yavaş aralanmaya başladı; hatta içinden birkaç ufak kahkahanın fışkırmasına sebep oldu. Evet, biraz daha iyi hissediyordu kendini şimdi, gülümsemeyle dolu ve bazı okuduklarından utanmanın verdiği hafif kırmızı yanakları ile. Gözü yine aynaya kayınca eski Zeynep gülümsedi sanki ona. Okumaya devam. Çabucak kitabın sonu gelmişti, onun uykusuyla beraber. Hemen yorganını çekti başına, duasını etti, hemen uyuması için her zaman yaptığı kendince sihirli şeyi yaptı…

Saç köpüğüyle saçlarına şekil veriyordu

“Zıııııırrrr!”, “Zıııııırrrr!”  sesleri ile uyandı, komodinin üzerinde çalar saati arayarak. Tabii ki bulamadı. Her zaman olduğu gibi yine orada, işte masanın üzerinde duruyordu; kim koyduysa oraya? Kendini külçe gibi hissederek kalktı ve saati susturdu. İyi de bu saati kim kurmuştu? Hatırlayıverdi; herhalde akşam saatle oynarken olmuştu. “Saat sabahın 08:32’si. Off! Bu yapılır mı? Adama ya!” Tekrar yatağa doğru ilerledi. Yatağın üzerinde bir karikatür albümü. Aynada iki kıtalık şiir benzeri birşeyler yazılı ama ne? Daha yakına gidip okumaya başladı. “Hıımm!” dedi. “Bunları ben mi yazmışım acaba! Neyse, herhalde uzun gecenin bir doğurganlığı idi bunlar.”

Tekrar  “Zıırrrr!”, “Zıııırrrr!” Daha yeni susturdum şunu deyip arkasına dönünce bu sesin saatten gelmediğini anladı. Kapı ziliydi çalan; acı acı. Kim bu, sabah sabah diye söylendi. Gidip diyafondan  “Kim o?” diye seslendi aşağıdaki münasebetsize.

Sanki içimizden biri.

“Ben Serdar. Güzelim açar mısın?” İçi bir tuhaf oldu. Cevap vereceği şu bir iki saniye sanki bir ömür gibi geldi ona. Ne diyeceğini bilemedi. İçindeki fırtınalara kaptırarak kendini, gayri ihtiyarı dış kapı otomatına bastı. Ve birden odasına doğru hızlıca koştu. Aynadaki yazıyı ne yapıp edip silmeliydi. Serdar onu görmemeliydi. Avucuyla ovuşturdu aynayı, ama kurumuş ruj bir türlü çıkmıyordu. Çaresizlik içinde etrafına bakındı. Komodinin üzerindeki saç köpüğü yetişti imdadına. Bir güzel sıktı onu aynaya ve sağ avucuyla siliverdi hemen tüm yazılanları. İzi kalmıştı yine, ama hiç olmadı, okunmuyorlardı. Fakat, eli ve geceliğinin sağ kolu tamamen kıpkırmızı kesilmişti. Bu sefer dairenin zili çaldı. Gidip açtı kapıyı, sağ elini kapının arkasında tutarak.

Hafifçe gülümsedi dudaklarını oynatarak;

“Günaydın güzelim! Dün gece için çok, ama çok özür dilerim. Biliyorum affetmeyeceksin, ama o talihsiz telefon görüşmesinden sonra yazdığım şu dizeler belki bir nebze yumuşatır seni. Yine özür diliyorum. Sınava geç kaldım, hemen gitmem lâzım ama istersen senin yanında kalabilirim.” (Nefes nefese bir halde)

         “Sen sınavına git!” (Sinirlice)

         “Tamam. Ben gidiyorum o zaman. Hoşçakal! Bana bir şans öpücüğü

verir misin?” (İçeriye doğru bir hamle yapar ve kızı sol yanağından öper.)

Yarın sabah herşey düzelecek

Asansörün kapısı kapanınca genç kız elindeki kağıdı yere düşürür ve eğilerek kapının önündeki gazete ve ekmek ile onu da alır. Ekmeği mutfağa, diğerlerini ise kendi odasına bırakır.

Yüzünü yıkadıktan sonra çay suyunu ateşe koyar ve şofbeni yakar. Güzel bir duş onu kendine getiren ve herşeyi unutturan. Ondan sonra da kıvır kıvır saçlarını tarama faslı. İşte en sevdiği an. Banyodan sonra saçlarını kolayca taramak özgürlüğü. Sadece bu anlarda söz geçirebiliyor saçlarına. Her an isyankâr duranlara. Biraz ferahladıktan sonra kendisine ödül olarak güzel bir kahvaltı sofrası donatır. Her şey hazırdır artık, güzelce kahvaltısını yapar ve son keyif çayını koyar bardağına, her zaman gazete okurken içtiği.

Gazete?!

Odasına gidip gazeteyi değil de Serdar’ın yazmış olduğu kağıdı alıp gelir; heyecanla, bir koşuda.

Sen o, o sen. Birlikte mutluluğa…

Çayından kocaman bir yudum alarak okumaya başlar. İlk kıta bittiğinde oldukça şaşırır; elindeki çay bardağı öylesine kayar elinden yere doğru. Bunlar onun bu sabah aynada okuduğu mısralar, dün gece kendinin yazdığı…

Son mısrayı okuyunca

alın yazınız, kanla.

hisseder ancak sağ bacağından akan sıcacık kanı. Bardağın parçalarının sebep olduğu. Sanki içindeki tüm pisliği akıtan…

(09.06.98 / 22:20:38) / AnKara

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s