İşte o an

          “Tüm gün yuvaya yiyecek bulabilmek için çalış; tam buldum deyip yüklendin geliyorsun. Yolda insan denen mahluğun küçükleri sopayla önünü kesip seninle akıllarınca dalga geçiyorlar. Olacak iş mi şimdi bunların yaptıkları? Bir o yana, bir bu yana koşturttular; yönünü şaşırtmak için. Birbirlerine hava atıyorlardı yaptıklarıyla övünerek.

            Bayağı uğraştılar, ama zavallı kırmızı işçi karınca hep doğru yönü buluyordu. Çok sinirlendiler bu küçük yaratığın sabrına ve kararlılığına. Biri dayanamayıp sopayla vücuduna vurup yaraladı onu. Sanki ona zarar verince herşey düzelecek. Böbürlenerek ayrıldılar oradan.”

            Zavallıcık kendini çok bitkin hissediyordu. Zar zor toparlayabildi kendini. Etrafı kolaçan edip ağzından düşürdüğü çekirdek kabuğunu tekrar yüklendi. Bu sefer, yük istiap haddinin aşıldığını işaret etti ama yuvaya boş dönemezdi bu sıcakta. Canhıraş yoluna devam etti her 150 karınca adımında bir molayla. Ne kadar devam etti bu, hiç mi hiç anlayamadı. Yükün altında iyice ezildi, ezildi… Yorgunluk tüm vücuduna ağır ağır yayılmıştı çoktan. Artık tüm gücünün bittiğini hissederek olduğu yere yığıldı. Gözlerindeki karaltı büyüdü, büyüdü, sanki onu içine hapsetti. Ne oluyor demeye kalmadan büyüyen karaltıyı muazzam bir koyu mavilik kapladı; gözden uzaklaşarak küçülen sonsuzlukta. Bu böyle devam etti: Siyahlığın içinde koyu mavilik…

            “Sefa! Sefa! Oğlum nerdesin ya?” diye bağıran Emre denizden koşarak çıktı. Kuma ayak basar basmaz kocaman bir “ohh!” çekerek.

            “Ne o lan! Yoksa kocaman bir karınca mı gördün kabuslarındaki gibi? Niye benzin solmuş, böyle?” Bunları bir kahkaha izledi.

            “Ne gülüyon ya! Ayıp ama. Vallahi ayıp senin şu yaptığın. Zaten içim yandı o karıncaya vurdum diye. Sen de gelmiş alay ediyon.”

            “Tamam. O zaman anlat bakalım; n’oldu da korktun böyle?”

            “Dur bir soluklanayım.” Biraz kum alıp avucuna sıktı sıkabildiği kadar ve yavaş yavaş bıraktı yere doğru. Bu yaptığına hayranlıkla, büyülenmiş gözlerle daldı, ruhunu okşarcasına.

            “Hadi be oğlum, anlat artık!”

            “Tamam. Tamam. Anlatıyorum.” Dedi derin bir nefes alarak. Biraz rahatladığı her halinden belli…

            “Ali ile yarışmaya karar verdik. Şu tekneden dalıp kıyıya kadar yarışacaktık. Hemen aceleyle daldık. En hızlı şekilde attım kulaçlarımı. Yolun yarısına geldim gelmedim, denizin içinde koyu bir mavilik sardı tüm etrafımı. Kendi yalnızlığımı, kendimi, gerçeği gördüm orada. Bu bir anlık görüntü tüm hayatımın mânâsı gibiydi: Acılarım, dertlerim, sevinçlerim, başarılarım… Kısacası yaşadığım her şey, yaşayacağım her şey. Orada BEN vardım. Evet, ben. Kendim.

            Gerçeği gördüm. Tüm bunların sebebini. O’nu gördüm. Çok korktum Sefa, çok. Hemen kafamı çıkardım sudan. Arkama baktım ama ne Ali vardı ne de başkası yanımda. Sonra koşarak çıktım sudan. Korkuyorum Sefa, tekrar o anı yaşamaktan korkuyorum.

… koyu mavilik…

… yu mavilik…

… mavilik…

… vilik…

… lik…

… …

Kırmızı işçi karınca bunları duyabildi mi acaba?

24.6.98 (16:15:12) / M. Ereğlisi Kumsalı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s