Nilüfer’in 90’ları

Benim için 90’ların başı, siyah önlüğü terk etmek demek. Çünkü 80’lerin başlarında doğanlar bilir, maviden önce siyahtı okul önlüklerimiz. İlkokulun bitişi, pek de çalışmadığım ve neden girdiğimi dahi bilmediğim Anadolu Liseleri Seçme Sınavı…

Yine Ankara, hep Ankara benim için.

Yine Ankara, hep Ankara benim için. Sıhhıye’deki ilkokulumdan sonra yine Sıhhıye’deki tarihi Taş Mektep-Atatürk Lisesi’ne geçişim… Yeni bir dille tanışmak, uydurarak söylediğin çoğu şarkının aslında İngilizce olduğunu fark etmek, sözlerini alıp şarkıyla beraber söylemeye çalışmak… Hayatımda çok önemli yeri olduğunu düşündüğüm o okulda üzerimde -bedenime uygun olsa da- hep büyük duran, büyük gözüken o lacivert ceket… Güzel dostluklar, arkadaşlıklar, adı hiç unutulmayacak değerli öğretmenler, müdür muavinleri… O lisedeki son günlerim, koşturmacalarla okuldan dershaneye gidişler, testler, sınavlar…

(Ankara Atatürk Lisesi)

O zamanlar Ankara’da çocuk olmak, çocukluğunu yaşayamadan bu kente, kentin insanına adapte olmaya çalışmaktı bence. Evlerimiz –ki 10 ayrı evde oturduk 25 yaşıma kadar- hep okuluma uzaktı, hep erkenden kalkılır yollara düşülürdü. Otobüs sırası, İstiklal Marşı törenine yetişememe korkusu, sabahları tıkanıp kalan şimdi Ankamall’in bulunduğu, o zaman Et-Balık Kavşağı olarak adlandırılan yolda geçen stresli dakikalar…

“… kimliğim ve kişiliğimin oluşumuna hatta eşimi seçmeme sebep olan bir nokta var… “izcilik””

Sıkıcı Ankara’da, annemin deyişiyle “problemli apartman çocukları” idik biz (kardeşim ve ben). Ama tam da o yıllarda benim bugün sahip olduğum meslek (eczacı – farmakognost), ama daha önemlisi kimliğim ve kişiliğimin oluşumuna hatta eşimi seçmeme sebep olan bir nokta var. Belki garip gelecek ama o nokta “izcilik”. İlkokulun 4. sınıfında babamın yıllar önce amcamla izcilik yaptığını öğrenmem, tam da seksenlerin sonu-doksanların başında okuldaki izcilik faaliyetlerine katılmam. İlk gittiğim kamp Çamkoru’daki o zaman bize İsmet İnönü’nün köşkü dedikleri tesisteydi. Sonra Çeşme, Gökova, Buca, defalarca Çamkoru, Bolu ve belki adını unuttuğum illerde ünite, mahalli (Ankara izcileri) ve milli (tüm Türkiye izcileri) kamplara katıldım. Bunda ne var ki diyebilirsiniz tabii. Ama 10 yaşlarında diğer izcilere yemek yapmak, o yemeği servis etmek, bulaşığını yıkamak, gece yarısı elinde bir fenerle soğukta nöbet tutmak, ateş yakmak… Ne eziyet bir çocuk için değil mi?

(Ankara Çamkoru İzcilik Tesisi – ilk izci kampımdan bir fotoğraf)

 

“…doğaya âşık oldum…”

Hayır kesinlikle değil, ben orada arkadaşlığı, paylaşmayı, insanları dinlemeyi öğrendim. Doğayı gördüm (böcekler, akrepler, çiçekler, mantarlar, ağaçlar, tilkiler, geyikler, kuşlar) ve çok sevdim, yalnızlığı, sessizliği, ışıksız gökyüzünü, insansız ormanı o yaşta yanımda annem-babam yokken tanıdım. Belki de bu sebeple doğaya âşık oldum, ve o yaşlarda eğer bir gün evlenirsem o kişinin benim gibi doğayı seven, ona âşık olan ve doğada benim gibi büyülenen, kendini oraya ait hisseden bir erkek olması gerektiğini düşündüm… İşte sıkıcı başkentte çocukluk – ilk gençlik yıllarımın çoğu tam da bu sebeplerle kamp anıları ve hayalleri ile doludur.

 

(Hayvanları hala küçüklüğündeki gibi -Elmyra gibi- seviyorum)

 

“Ankara dışında 90’larımın en büyük eğlencesi… Mihallıççık’a bağlı Yukarı Dudaş köyü”

 

Ankara dışında 90’larımın en büyük eğlencesi ise o zaman Ankara’yı terk edip dedelerinin köyüne dönmeyi seçen anneannem ve dedemin Eskişehir’in bir köyündeki evleriydi (Mihallıççık’a bağlı Yukarı Dudaş). Anneannem sağlık eğitimi aldığından ve köyde sağlık ocağı bulunmadığından ilk yardım ve iğne yapmak, tansiyon ölçmek gibi şeyler yapardı; dedem ise köydeki en okumuş adamdı belki, bakkal işletirdi. O bakkaldan bize verdiği lokumlar, tereyağlı kurabiyeler, gazozlar sevilmez mi J Asıl güzel olan ise evlerinin hem kümesi, hem ahırı, hem de ağılı olmasıydı. 90’ların yazlarında tavuklara, hindilere, kazlara yem vermek, köpek için yal hazırlamak, ineklere su ve yonca vermek, koyun ve keçi sağmak, çayırlarda özgürce koşmak, meyveyi dalından, yumurtayı tazecikken yemek en büyük kazançlarım oldu. Bu sebeple de eğer bir gün çocuğum olursa onun da bu zevkli ve öğretici şeyleri yapmasını, köy hayatını yaşamasını çok istiyorum. Aslında tezek kokusunun mide bulandırmadığı, hayvanlardan korkmanın ne saçma olduğu ama daha önemlisi köy halkının ne kadar yardımsever, candan olduğunu öğrendim orada. Harman yeri ne demek gördüm, at arabasına bindim, elime yaba aldım, tırmık da, çapa da… Ve Eskişehir’le bağlantım olmasa da hep bir yanım Eskişehirli oldu…

 

“90’lar… benim hayatımda Atatürk Lisesi, izcilik ve köy hayatını derinden yaşamak oldu.”

90’lar belki birçok şehir çocuğu için atari oynamak, “walkman”de Yonca Evcimik, Burak Kut, Serdar Ortaç veya New Kids On The Block, Ace of Bace, Metallica, hatta Dream Theater dinlemek olabilir. Ama benim hayatımda Atatürk Lisesi, izcilik ve köy hayatını derinden yaşamak oldu. Sonrası üniversiteye başlamak, yeni bir kapının açılması ve hiç gelmeyecek sanılan 2000’lere giriş…

Yonca Evcimik’ten “Tükendi Sevgiler”: 90’larda şarkılara klipler çekilmeye başlamıştı, dans ekibi olan nadir şarkıcılardan biriydi Yonca Evcimik.

6 Mart 2012

Nilüfer Orhan

Nilüfer’in blog adresi (farmakognozi): www.kognozi.blogspot.com

Nilüfer’in 90’ları” üzerine 2 yorum

  1. Merhaba
    Yazinizi tesadufen gordum.izcilikle ilgili olunca dikkatimi cekti.Bende 88 ya da 89 senesinde ayni yerde (inonu kosku)kampa gitmistim .Cok keyifli yillardi duygulandim o gunler aklima gelince.Fotografi gorunce o yillara gittim ne guzel seyler ogretmis o kamp bize…Hoscakalin…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s