BAVULUMDAN ÇIKANLAR

Melek Cavlı’nın İngiltere dönüşü bavulundan çıkanların listesi

1

-Luton Havaalanı-

[Konuk Yazar: Melek Cavlı]

Hep yolculuğa çıkarken liste yapılır, yapılanların üzeri çizilir ya da yanlarına bir tik atılır.

Bu sefer benimki dönüş listesi oldu.

Hem uzun süredir görülmeyen arkadaşla hasret gidermek, hem de bir hudut dışı ülkesi görmek niyetiyle her 9.00-18.00 çalışanın yaptığını yapıp bayram tatili birleştirilerek izin uzatma taklaları sonucu kendimi Londra Stansted Havaalanında buldum.

İngiltere sonrası bavuldan çıkanlar, kendiliğinden bir liste oluşturdu.

Bu listenin acelesi yoktu!

Yapılacakların sırası, önceliği yoktu.

Gayet sakin bir şekilde günyüzüne çıktılar.

2

-Hyde Park-

Taze hava

İçime çekmeye doyamadım… Bizim Karadeniz havasını andırıyor ama daha tazesi…

Kötü Su

Şişe suyun sertliği enterasandı… Bizimkilere haksızlık etmeyelim…

Çeşit çeşit sandviç

Kısaca sandviç memleketi İngiltere…

Vejeteryanından, tavuklusuna, balıklısına her tür mevcut. Sandviç satan mağazalar her köşede karşıma çıktı.

Katlanır bisiklet

Her yaş, her kıyafet, her hava buna müsait. Mini etekle bisiklet binme özgürlüğü var memlekette…

3

-Londra-

Bira

Bu çok yer kapladı, açık-koyu rengi, acısı-tatlısı çeşit çok… Favorim “Guinness” ve “Cider”dı!

4

Fish and chips

Yemeyeni dövüyorlardı, yiyip dayaktan kurtuldum! Taze okyanus balığını okyanusa karşı yemek ayrı bir keyif.

5

-Whitstable-

Şapkam

Her an bir kraliyet düğününe katılırsam şapkam hazır olsun istedim, örf ve adetlere önem veriyorum sonuçta!

6

-Camden Market-

Otobüs, metro, tren biletleri

“Bu Londra’nın trafiği bitmez arkadaş!” diyemedim maalesef, İstanbul’dan hazırlıklıydım oysa. Trenler hızlı olduğu kadar pahalı da ama buna değer!

7Yağmurluk

Şemsiye kullanmayı sevmemek sadece lafta kalır. Yağmurluk ya da şemsiye her an bir İngiliz’in çantasından çıkabiliyor.

Brit Rock

The Beatles, Rolling Stones, Amy Winehouse her yerde… Gözler Morrissey’i aradı durdu…

8

-Beatles Coffee Shop
St. John’s Wood Underground Station – Londra-

Kartpostallar

Nazikçe yalvarışlar sona erdi ve sonunda kendi kartpostallarımı kendim gidip aldım hudut dışından… Harne Bay, Londra, Canterbury, Whistable, Cambridge artık koleksiyonumda..

9

Kurşun kalemler, kitap ayraçları

National Gallery, National Portrait Gallery, Gulbenkian, British Library, Tate Modern, Cambridge vb.

10

Harita

Rehberlerim çok ve yetenekliydi! Aldığım haritaları hatıra kontenjanından saklarım artık.

Sessizlik

Kornasız metropolitan varmış gezegende! Pazar sessizliği her gün yaşanıyor. Hoş, biz artık Pazar sessizliğini de yaşayamıyoruz şehr-i İstanbul’da…

11

-Canterbury-

Kibarlık

Yolda omuz atan çıkmadı oysa zırhımı yanımda götürmüştüm.. Teğet geçip giden İngiliz’in “sorry, sorry..” nidaları hala kulağımdadır..

Güleryüz

Tanımadığım bunca insan bana niye gülümsüyor?!! Gözgöze geldiğim herkeste hafif bir tebessüm, bir selam verme, bir merhaba deme durumları vardı. Acaba bana mı diyor, yoksa arkamda tanıdık birini mi gördü şüphesi olmadı değil… Sonra duruma alışıldı tabi… “Soğuk İngiliz” görmedim nihayetinde…

Kahverengi okyanus ve bol bulut

Aslında bunları bavula koymayacaktım, yeterince mavi ve parlak değildi, sızmış bir şekilde! Şimdi anlıyorum neden bu kadar çok İngiliz’in Türkiye’nin güneyine yerleşmesini…

12

-Herne Bay-

Ters otobüs durakları

Sırf insana verilen kıymet görülsün diye taşıdım bunu bavulda, anlam ve önemi oldukça ağırdı.

13

-Herne Bay-

Parklar

#Gezi yıkılırsa hemen yerine koyayım diye koydum bavula… İçindekilerle birlikte koymak lazımdı bavula ama onca özgür insanı Türkiye’ye getirip o insanlara hayatı zindan etmeyeyim dedim. Onlar yine bisiklete binsin, parklarda uzansın, oyunlar oynasın, özgürce konuşup fikirlerini paylaşsınlar istedim.

14

-Cambridge-

Kurallar

Yassahları delmeye çalışan bir cins yaşamıyor İngiltere’de… Müze’de inadına fotoğraf çekmeye çalışıp nasıl kurallar “delinemez”i test ettim. Hoop hemen bir görevli yanıma gelip kibarca uyardı. Türklüğüme vermiştir bu davranışımı kesin…

Çay

Sütlüsü farklı deneyimdi tabi ancak asıl soru; “İngilizler çay içiyor da, biz ne içiyoruz acaba?”ydı. Earl Grey, Lady Grey, Yorkshire Tea, English Breakfast Tea, Twinings, Yumchaa Earl Grey Blue Star tadı damağımda kalanlar…

15

-Leas Cliff Hall, Folkestone-

Kraliyet üyeleri

Çok kalabalık aile, sadece yeni doğanı sığdırabildim bavula, o da her yerde karşıma çıkıyordu, markette uyurken yakaladım.

16

-ASDA, Canterbury-

Geri dönüşen ülke

Bu madde için ayrı bavul satın aldım. Tek bir bavula bu sistemi sığdıramazdım. Evler, mağazalar, yollar her yerde herkes maksimum düzeyde tüketileni geri dönüştürmeye programlanmış…

17

-Canterbury-

Hibrid otobüs

Biz otobüslerin sadece rengini yeşil yapabildik oysa! Dışı kırmızı ama fonksiyonu yeşil otobüsler her yerdeydi…

18

-10 Downing Street-Londra-

Mimar

Şehri binalara hapsetmeyiz, eskileri dimdik ayakta tutarız dediler, kaptım getirdim!

19

-Victoria Street, Londra-

20

-St Pancras Hotel, Londra-

Tarım

Köylü hala oralarda efendi sanırım, üretim devam ediyor, sanıldığı gibi sadece tüketim memleketi olmamış İngiltere…

21

-Folkestone yolu-

 

Yazı ve Fotoğraflar: Melek Cavlı

Eylül 2013, İstanbul

22

-Southbank Civarı, London Eye-

Melek Cavlı’nın blogumdaki diğer yazıları:

Yalnız Değildi Çocukluğum

Kadınlarım

Ama Arkadaşlar İyidir!

Ama Arkadaşlar İyidir!

[Konuk yazar: Melek Cavlı]

 

Arkadaşlar yapboz parçaları gibidir, biriyle sabaha kadar hiç durmadan konuşup, biriyle saatlerce hiç konuşmadan oturabilirsin.

Biri seni hiç dinlemediğin birinin konserine sürükler, biriyle de sayısız kez Yeni Türkü konserine gidersin.

Biriyle aynı anda kediden korkup kaçar, birinin kedili evinde oturup film izlersin.

En yakının The Smiths dinlemez belki ama taze arkadaşla Morrissey konserine gidersin.

Yapbozun parçaları sende birleşir.

Bir bakmışsın 7 aydır tanıdığın biriyle tatile gidiyorsun, 7 yıllık olanla hiç gitmemişken…

Üçgeni birleştiren uç sensindir, diğer uçlar sana bağlı ama birbirlerinden bağımsız ve bihaberdirler.

Oysa hepsi senin arkadaşın…

Yapboz hep zor birleşir!

Her biriyle ayrı takılmak sıkar bazen ama bir araya da gelemezler.

Büyük yapboz daha zor birleşir!

Arkadaşlar senin her bir huyun, refleksin, alışkanlığındır.

Vazgeçmesi zordur, kolay çıkaramazsın hayatından kolay bulamadığın gibi…

Parçalar durur işte bir kenarda, bir türlü başlayamadığın yapboz gibi…

Parçalar çoksa, birleştirmesi zaman alır.

Ama arkadaşlar iyidir!

Biriyle ağlar, biriyle güler, biriyle içer, biriyle kusarsın hatta.

Eskiler daha bir ayrı tutulur.

Ama yeniler de dinç tutar insanı.

Arkadaşlar seni yansıtır.

Çünkü sen seçersin onları.

Hayatında olmalarının kararı sendedir.

Vazgeçmekte sana kalır…

Kimiyle bir ömür devam edersin yola, kimi ise seni yarı yolda bırakır.

Senin aynandır onlar, hepsinde senden bir şeyler vardır.

Kimi sinirli, kimi sakin, kimi melek, kimi şeytandır.

Toplamı sensindir.

İyidir işte; sinirliyken sakinle takılır, bazen ağlarken güldüreni ararsın.

Bütün sensin, parçalardan gelir enerjin.

Onlar ne kadarsa sen de o kadar edersin…

Aynaya iyi bak!

Kendinle yüzleş, iyi gelir…

Nisan 2012,İstanbul

Melek Cavlı

cavlim(at)gmail(nokta)com 

Editörün notu: Bu yazıyı okurken aklıma Tabutta Röveşata filminin en önemli sahnelerinden biri geldi. Belki de filmin en güçlü cümlesiydi bu. Mahsun (Ahmet Uğurlu) aşık olduğu kıza (Ayşen Aydemir) “ama arkadaşlar iyidir!” diyordu.

Konuk yazar Melek Cavlı’nın blogumdaki diğer yazıları:

Yalnız Değildi Çocukluğum

Kadınlarım

4 doğa okuluna katıldım ama hala tadına doyamadım!

(Fotoğraf: Posof arazisinden bir kare)

2 ay önce Mart ayında Hopa’daki buluşmayla başlamıştı dostlukları, 8-10 Türk arkadaş toplanıp Sarp sınır kapısından zorlu ve rötarlı bir geçişten sonra Batum’da bir otelde karşılaştılar. Yıllarca ayrılık tohumlarının meyvelerinden istemeyerek nasibini almış kardeşleri ile ilk kez iletişime geçmenin şaşkınlığın izleri vardı yüzlerinde. 5-6 günlük birliktelikleri ile anladılar ki bugüne kadar geç kalmışlar tanışmak için, teşekkürlerle şükranlarını sundular Doğa Derneği’ne…

(Fotoğraf: Sabah etkinliği)

Çünkü doğa koruma çalışmaları ve yaşadıkları dünyayı algılamaları için toplamıştı Doğa Derneği onları. Türkiye’nin değişik yerlerinden, Azerbaycan’dan, Ermenistan’dan ve Gürcistan’dan  kardeşleri ile yaşadıkları doğaya saygı için toplanmışlardı. O kadar ısınmışlardı ki birbirlerine bugüne kadar belki de hiç yapmadıklarını yaptılar, mutfağa girdiler, oyunlar oynadılar şakalaştılar kardeşleri ile. Ayrıldılar ama sancısını duyarak geç kalmışlığın acısıyla ve 3 hafta sonra Posof’a onlar davet ettiler kardeşlerini, 1 haftada orda yaşadılar ve yaşadıklarının farkına vardılar. Doğa Derneği mayıs ayında da İspir’de toplayacaktı onları ama sabırsızlanıyorlardı. Zaman geçmiyordu, buluşmayı bekliyorlardı, tekrar kardeşleri ile paylaşmak için hayatı.

(Fotoğraf: Dünyaya kendi penceremizden bakıyoruz)

25 Mayısta bir kaç arkadaş buluştular Erzurum’da, beraber geçtiler İspir’e, bekliyorlardı kalacakları yerde kardeşlerini sabırsızlıkla, biraz geçte olsa gelmişlerdi yorgun argın, yarı Gürcü yarı Türk Özer eşlik etmişti onlara. Türk kardeşlerini görünce yorgunlukları geçti bir anda, onlarda özlemişti dostlarını. Yemek yediler sohbetler gece yarısını buldu, uyuya kaldılar öylece…

(Fotoğraf: Güven ve liderlik)

Sabah erken kalkmaya çalıştı bir kaçı, kaldıkları yerin tadını çıkarmak için saldılar doğaya kendilerini. İspir’e yakın Çoruh’un hemen kıyısında ahşaptan yapılmış bungalov evlerin arkasında güzelim orman ağaçları arasında sessiz sakin bir yer seçmişti onlara Doğa Derneği.

Sabah ilk öğrenmeleri, birbirlerini ne kadar tanıdıklarına ait bir testle başladı ve hepsi başarılıydı çünkü dost olmuşlardı kısa zamanda, sırdaş olmuşlardı, yandaş olmuşlardı yaşadıkları farklı coğrafyalara rağmen…

Önceden Yıldıray hocaları ve Damla verdikleri ödevleri sorguladı. Çoğu yapmıştı, ama zaten hayatlarının bir parçası olmalıydı bu ödevler, bunun farkındaydılar. Hocalarını iyi algılıyorlardı. 5 gün boyunca yapacaklarını ve yaşayacakları programı öğrendiler, hayatlarına zaten yön vermeye başlamışlardı. Bakış açılarını göstermek için bir kağıt parçasındaki delikten baktılar dünyaya, aralarındaki iletişimi başkalarına yaymak için, belki de bundan sonraki bireysel düşüncelerini insanlığa anlatmak için İLETİŞİM dersi aldılar Damla’dan, birbirleri ile yoğun iletişerek.

“Bir avuç fındık iyi gelir; Yersen…”  diyerek Yeliz ikramda bulunur Giresun’dan, yerler iyi gelir umuduyla…

(Fotoğraf: Arazi çalışmasından bir kare)

Çoruh’un azgın sularında yetişmiş alabalık pişirilir bir yandan, öğlen yemeğine hazırlanır, bu yemekte dostluklar pekiştirilir.  Yıldıray sürdürülebilir kalkınma dersindeyken, tam da fikirler uçuşurken, gök gürlemesiyle elektrik kesilir, duraksarlar bir anda, tam da sürdürülebilir kalkınmadan bahsederken olacak şey midir? Ama hayat hep böyle değil midir? Tam da depara kalkacağımız anda engellerle karşılaşmaz mıyız? 5-10 dakika aradan sonra yılmadan devam ederler, hayatı ve hayatın sürdürülebilirliğini sağlamak adına. Elektrik kesintileri ara ara devam eder. Loş romantik ve yağmur sesleri ile inleyen salonda hepsi hafif yorgun, hafif solgun, öğrenmenin verdiği zevkin ağırlığını taşırlar, vazgeçmez hocaları “zaman nakittir” der, düşünür… Dersin sonuna doğru o toprak senin bu dağ benim demeden sınırları kaldırırlar ve 4 ayrı ülke insanı bir araya gelip, bu bölgelerimiz için neler yapabiliriz, nasıl bu doğa katliamına dur deriz…

(Fotoğraf: Dr. Özge Balkız izleme konusunda ders anlatıyor)

Kıskanır yağmur, ağaç, çiçek ve kuşlar, keşke bütün insanlık bu üç-beş kardeşten ders alsa demeye başlarlar. Ağaçlar onların ahengini alkışlar dans ederler, bülbüller öter,   akkuyruksallayan biraz daha sallar kuyruğunu  onların coşku dolu hallerine ve çevredeki canlılar “Dünyada insanlık ölmemiş” der,  lisanı halleriyle alkışlar onları…

(Fotoğraf: Arazi çalışmasında Abdullah Keskin manzaraya hayran kalırken)

Akşamın gelmesiyle acıkmışlardır. İspir’e inerler, sohbetle karışık yemeklerini yerler, kendi içlerinde yasaları bile vardır. Hatta cezaları bile, kendi aralarında konuştukları zaman tatlı, dondurma ısmarlarlar. Gürcistan’dan kardeşim Lexo tatlı cezasını öder yemekten sonra saat 2’lere kadar sürer sohbetleri, uyurlar uyanırlar, birkaçı sabah erken kalkar dağlara salar kendini, sabah sporu bahanedir, birlikte geçirilecek zamanı genişletmektir amaçları…

Ders başlar Türkiye’deki örnekleri anlatır hocaları Yıldıray, Damla canlandırmıştır sabah onları, Eray fotoğraf karelerini almıştır zamanı durdurmak için. Film seyretmeye başlarlar, farklı bir filmdir. Bir de bakarlar ki kendileri tek değildir, çalışan çabalayan insanlar vardır, doğa uğruna. Mutlu olurlar…

Kastamonu’da Küre Dağları’nı gezerler, Antalya’ya iner kaplumbağaları severler, İstanbul’da ekolojik tarım yaparlar, bir anda bedenlerinden sıyrılırlar, sanki ruhları doğa koruma yapanlarla beraberdir, onlarla sevinir, onlarla üzülürler… Tam da dalmışken, bulutların üzerinde süzülürken bir anda İspir’e özgü kuru fasulye kokusu gelir, he birazcıkta acıkmışlardır. Tekrar İspir’de olduklarını hatırlar ve yemeğe geçerler. Yemek arasında röportajlar yapılır. Doğa okulu öncesi ve sonrası değişimlerini anlatırlar.

(Fotoğraf: Bahtiyar Kurt (turuncu polarlı) stratejik planlama anlatıyor)

Bir de bakarlar gözleri görmüyor, birbirlerinin elini tutmuş, arka arkaya bir yola çıkmışlar, en öndekinin gözleri onların gözü kulağı olmuş. Birbirlerine güvenin son noktasını yaşıyorlar. Liderleri görüyor, duyuyor, onların yerine karar veriyordu, bu onları birbirlerine daha da bağladı.

Derken Akdeniz foku ile tanıştılar, hayran kaldılar, aşık oldular. Cem kardeşimin kulağı çınlasın neredeyse onun kadar duygusaldılar. Birden Foka doyamazken Bahar Bilgen ile karşılaştılar. İzmit Körfezi’nde alan savunma konusunda kavgalı süreci yaşadılar. Dalıp dalıp çıktılar İzmit Körfezi’nin sığ sularına, bazen balık kartal oldular, bazen engel çıkaran bir bürokrat. Ne güzel anlatır Baharcım iyi yaşasın ki yaşatsın.

(Fotoğraf: Bahar Bilgen İzmit Sulakalan koruma deneyimini anlatıyor)

Ertesi gün erken kalktılar, dağlara, yaylalara, bayırlara koşmak istiyorlardı. Kahvaltıyı sabırsızlıkla yaptılar. Koşa koşa arabalara ve sonra yola koyuldular. Sağa sola bakıştılar. Sulara, ağaçlara, yollara ve dağlara baktılar. Israrla arabayı durdurup, yürüyerek hissetmek istediler beraberce hayatı. Tam yürümeye başlamışken… Yükseklerde dağların tepesine doğru bir kaya kartalının bakışları dikkatimi çekti. Selamlıyordu bu dostluğu. Onları gördükten sonra daha bir ahenkle uçmaya başlamıştı. Saksağanlar yol göstermeye başlamıştı. Devam ettiler doğa kendini bir başka gösterdi onlara alkışlıyordu her canlı sanki onları. Akşama kadar sürecek miydi bu güzellik, daha nelerle karşılaşacaklarını bilmeden devam ettiler. Vücutları yorgun düştü arabalara isteksiz ama meraklı gözlerle bindiler, dinlenmek istiyorlardı ama dinlenmediler, dinlenmek istemediler.

(Fotoğraf: Arazi çalışmasından bir kare)

Bir kızıl akbaba gözkırptı, bir şahin ben de buradayım dedi. Alakarga yolu kesti, tekrar inmek istediler. Yürüdüler… Merhabalar yükseldi doğaya, ayrılamıyorlardı içlerinden. Su daha güzel çağlıyordu, kuşlar daha hoş ötüyordu, ağaçlar raks ediyorlardı. Bir köyde köylülerle oturup yerel yemeklerini yediler, sohbet ettiler, bir anda onlar gibi yaşamak istediler, şehirlerden uzak hayatla iç içe. Çaylarını sabırsızlıkla içtiler. Tekrar saldılar dağlara taşlara kendilerini, bulundukları yerin Sıra Konaklar olduğunu öğrendiler. Sıra sıra konaklara baka kaldılar.

Sonra Geçitağzı köyüne ulaştılar. Kaçkarlar gözlerini dinlendiriyor, gökkuzgun dansa davet ediyor, keten kuşu, tarla çintesi, kiraz kuşu, kızılsırtlı örümcek kuşu ve kara tavuk başlarını döndürmeye başlamıştı. Güneş batarken bu sefer üzgün veda ediyordu, batmak istemiyordu, dağların arasından süzülerek zorlanarak ayrılıyordu. Son ışıklarını daha canlı vermeye çalışıyordu. Mest olmuşlardı. Şehirler dışındaki yaşamın bu kadar hareketli olacağını bilememişlerdi. Dönüş yolunda kopmak istemiyorlardı doğadan, kaya kartalı veda duruşunda onlara el sallıyordu. Acıktıklarını bile unutmuşlardı. Günü konuştular. Gece yarılarına kadar yorgunluklarını hatırlamak istemiyorlardı. Uyudular gülümseyerek, hayata söz verdiler. Bundan sonra doğaya saygı duyacaklardı. İnsan olarak verdikleri zarara engel olacaklardı.

(Fotoğraf: Damla ve Abdullah kulaktan kulağa fiskos yapıyor)

Yine sabah erken uyandılar bülbül sesleri ile, Yıldıray doğayı koruma ve planlama konusunda aldıkları kararları nasıl uygulayacaklarını anlattı yol gösterdi. İzlemenin önemini Özge Balkız paylaştı onlarla, stratejik planlama yapmaları gerektiği hakkında Bahtiyar Kurt deneyimlerini aktardı. Dolup dolup taştılar, yağmur ziyaret etti tekrar selam getirdi Kaçkarlardan.

Akşam oldu, gece oldu, neredeyse sabah oldu, son gecelerini yaşıyorlardı. Gün ağarana kadar sohbet ettiler, şakalaştılar, yine bedenleri bitap ve harap düştü ama gülümsüyorlardı. Gülerek uyuyorlardı, yüzlerinde bedenlerinden sıyrılmış, dünyayı kapsamış ruhlarının izi vardı.

Haykırıyorlardı sanki evrene, dostluğu, hoşgörüyü, saygıyı, tahammülü, sabırı, çalışmayı, dinlemeyi…

(Fotoğraf: Abdullah, Yıldıray Lise’ye Urfa işi bir hediye veriyor)

26-30 Mayıs 2008

İspir / Erzurum

Abdullah KESKİN

İletişim: keskinab(at)yahoo.com

Editörün notu: Abdullah Keskin bu yazıyı gönderip başlık ve fotolarla yazıyı düzenleyip yayınla deyince ben de böyle bir başlık attım! Abdullah ilki hariç tüm doğa okullarına öğrenci ve denetmen olarak katılan ve hepsini yerinde gören bir dostumuz. Umarım bundan sonrakilere de katılma şansı olur.

Fotoğraflar: Damla Akyıldız

Doğa Okulu: Sıcacık bir dost çayı

Uçak  biletimi  alıyorum  nereye mi? Van’a!

Tanrım  ilk  defa Ankara’dan  öteye  uçuyorum. Çok heyacanlıyım. Doğa Okulu  sayesinde yıllardır gitmek istediğim yerde olucam. Herseyin güzel  geçeceğini hissediyorum. Çünkü  ilk Doğa Okulu 2’nin buluşması Datça’da yapılmıştı  ve doğrusu tadı  damağımdaydı!! Dostunun kendi eliyle verdiği çay gibi, o çayla içtiğin tereyağlı köy  ekmeği  gibi!

Böyle  heyecanlıydım  işte  ikinci  ayağına katılırken… Öyleydi  işte  Doğa Okulu… Öyle  bir lezzeti  vardı…  Sanki  samimiyetin lezzeti! Yıldıray’ın gözlerinde hep  ‘’Yaa acaba birşey öğrenebiliyorlar mının, dur öğretirken eğlendirmeyi de unutmayayımın’’ tatlı bir heyacanı vardı. Bendeniz   projenin  mimarıyım, hocayım bilmemleyim havaları nerde? Biz o  havalara alışıktık  halbuki! Kasıntı, sıkıntı  belki  onlarca eğitim almıştık! Yıldıray  hoca  ve  Damla, Lale, Ferhat, Bahtiyar Hoca!  Hem hepsi  çok  zeki,  hem yaratıcı  ve hem de  fırlamaydılar!! Datça, Van, Kastamonu… Hem gezerken, hem onca bilgiyi edinirken hem de uygulamalı dramalarla olayları sanki  yaşarken ‘’’Vayyy  dedim insan isterse ne  kadar  faydalı bir işi kotarabiliyor!’’ Hem de ‘’bakın bakın ben ne yapıyorum!”un altını  çizmeden, sıcacık dost çayları dağıtır  gibi yapabiliyor!

Yıllar  geçmiş…  Galiba 6  yıl! Ve galiba kimseyi yüzyüze görmedim! Ama zamanın geçtiğini çok hissetmiyorum. Face’de görüşüyoruz… Bazen  tatlı tatlı  anıyoruz o günleri gülüşüyoruz..

Handaaan! Van’daki  yöresel  ev yemekleri  yapan lokantanın adı  neydi? Gene unuttum!!

Muraaat! Datça’dan  arayıp ‘’ Heee, heee… Ben neredeyim bil bakalım?’’ deyip  beni sinir  etme lütfen!!

Melihhh!  Biz  lavuk mu, yavuk mu neydik abi?

Turan, Abdullah!  Vallahii gelicem  bi gün Urfa’ya!

Bir daha bu kadar samimiyetle planlanmış ve kotarılmış bir başka eğitim projesine denk gelir miyim? Yine öyle heyecanlanarak alabilir miyim uçak  biletini?

Bir cümle var  kimindi  hatırlamıyorum  şöyle diyor: “Bazı insanlar büyüklüğünü geldikleri yerden alır, bazı insanlar ise geldikleri  yere  büyüklüğünü  verir’’.

Yok mu Yıldıray hocam yeni bir eğitim planı?

Seve seve heryere! 🙂

11Temmuz2012

Gözde Özelce

İletişim için: gozdeozelce(at)gmail.com

Fotoğraflar: Yıldıray Lise ve Damla Akyıldız

Kasabadan ODTÜ’ye 90’lar

90’lı yılları da 80’lerdeki gibi ikiye ayırdım yine. Aslında tek cümleyle özetlemek gerekirse 90’ların ilk yarısında liseli kız halimle kasabayı arkamda bırakmanın hayalini kurarak, ikinci yarısında da hayalimdeki üniversite öğrenciliğimi yaşayarak ve beni ben yapan bazı özelliklerimi edinerek geçirdim diyebilirim.

İlk yarı

Doğu Almanya ile Federal Almanya’nın birleşmesinin gölgesinde, yakışıklı Jess Dayı gibi bir sevgilim olsun hayalleriyle Full House  “sitcom”unu hiç kaçırmadan izlemenin yanında Tolga Savacı ve Aydan Şener’li Samanyolu dizisinin hayranı olarak 90’lara başlamış oldum. Kendime ait bir odam yoktu ama mutfak ders çalışmam için akşam yemeğinden sonra bana tahsisliydi hep. Mutfakta ders çalışıp ders aralarında da Dr Alban’ın “It’s My Life”, Haddaway’in  “What is Love” gibi şarkıları dinlerdim. Ne anlattığını bilmeden yabancı müzik dinlediğim yıllarda İngilizce öğreneceğim bir bölümde okuyarak şu şarkıların ne anlattığını idrak edeceğim günleri iple çekerdim.

(Full House dizisinden bir bölüm)

Almanya’dan göç etmiş bir ailenin mensubu olarak, televizyonda Berlin Duvarı’nın yıkılışını izlerken çok heyecanlanmıştım. Henüz bu iki ülkenin birleşmesinin önemini kavrayamamış olsam da sonradan çok duyduğum“Doğu Bloku yıkıldı!” cümlesine şahit oluşumu net hatırlıyorum.

Bu dönemin fon müziği benim açımdan Aşkın Nur Yengi’nin “Sevgiliye” albümüydü.

(Fotoğraf: http://urun.gittigidiyor.com/)

90’ların ilk yarısı çocukluktan ergenliğe geçişime şahit oldu. 80’lerdeki sokak oyunları yerini okuldan eve yürüyüşlerde arkadaşlarla şakıyarak konuşmalara, ev önü kıkırdamalarına, birbirinin evinde vakit geçirmelere bıraktı. Kız arkadaşlarıma gidip pasta börek pişirip çay eşliğinde afiyetle yerdik. Bir de  artık uzun uzun telefon konuşmaları sonucu annemlerin “daha şimdi okuldan geldin, ne konuşuyorsunuz bu kadar” serzenişleri yankılanırdı. Saatlerce telefonda ne mi konuşurduk? Tabii ki erkekleri ve dizilerdeki yakışıklı erkekleri ve yine erkekleri J. Bu dönemin fon müziği benim açımdan Aşkın Nur Yengi’nin “Sevgiliye” albümüydü.

90’ların özellikle ilk yarısında ard arda açılan özel televizyon kanallarıyla başım dönmüştü. Çatılara yerleştirilen çanak antenlerle TRT’nin sınırlı sunumundan seçenekler yelpazesine kavuştuk. İlk InterStar yayına başladı sonra adı Star TV olarak değişti. Onu Teleon takip etti, derken Show TV kırmızı noktalı yayınıyla hayatımıza girdi.  ATV’yi de unutmamak lazım tabii.

(Kolaj Yıldıray Lise – Fotoğraflar internetten alınmıştır)

TRT’nin ciddi haber sunucularına alternatif olarak hayatımıza Jülide Ateş, Gülgün Feyman ve en sonunda da Reha Muhtar girdi. 90’lı yılların Ana Haber Bültenlerinin uzun yıllar eksilmeyen ve eskiyemeyen esas yüzleri aslında Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz ve Ecevit’ti.

Özel kanalların en önemli olayından bahsetmeden olmaz. 1. Körfez Savaşını CNN Kanalına bağlanarak canlı canlı bize izlettirmelerini eminim herkes hatırlıyordur. Amerikanın Kuveyt’in işgaline savaşlı cevabını Holywood filmi gibi canlı canlı izlemenin korkunçluğuna 90’ların ortasında artan güneydoğuda kaybedilen canların gelen ve gelmeyen haberleriyle ölüm hergün evimizde ve soframızdaydı.

 (Fotoğraf internetten alınmıştır)

İkinci yarı

Liseli kızlarda Levi’s kotu olanlar ve olmayanlar ayrımıyla başlayan kıyafet modasının yanında,  yukarıda saydığım önemli olayların sebeplerini ve neden önemli olduklarını ergen halimle anlayamıyordum bir türlü.  Sorduğum sorulara da kimseden tatminkar cevaplar gelmiyordu. Kasabada yaşadığım güzel arkadaşlıkların yanı sıra bana kısıtlı gelen yaşam tarzından kurtulmanın  ve sorduğum sorulara tatminkar cevaplar almanın tek yolu iyi bir üniversitede ama illaki büyükşehirlerden birinde okumaktı. Bu yüzden lise öğrenciliğim ineklemekle ve pop patlamasının etkisinde geçti diyelim.

Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Kayahan ve Barış Manço dışında yeni nesil popçuların temkinli adımlarla özel televizyon ve radyolarda yer bulması 90’ları simgeleyen en önemli olaylardan biri benim için. Hakan Peker’in “Hey Corc Versene Borç” şarkısı, Yonca Evcimik’in “Aboneyim Abone”si gibi Anne Babaların “böyle şarkı mı olur” tepkilerine karşılık arkadaşlımızla inatla dinleyip dans ederdik. İzel-Çelik-Ercan Üçlüsünün “Allahım Bitmesin Bitmesin Bu Rüya” şarkısını Dershane servisinde çokça dinlediğimizi hatırlıyorum. Üniversite sınavına hazırlanırken fon müziklerim Ace of Base’in “All That She Wants”, “The Sign” ve “Happy Nation” şarkılarıydı.

Sınav sonucunu beklerken tüm yaz bisikletle İzmir Güzelbahçe’de turladığımı, o yaza damgasını vuran Gökhan Kırdar’ın “Yerine Sevemem” ve “Fayton” şarkılarını radyoda nasıl beklediğimi hatırlıyorum.  İnzivaya çekilmiş gibiydim. Sonra ODTÜ Sosyoloji’yi kazandığımı duyduğumda inanamamıştım. Tarkan’ın “Acayipsin” albümünü ezbere söylerken hayal ettiğim üniversite hayatını Ankara’da yaşamaya gidiyordum. Nihayet büyümüştüm! 🙂

ODTÜ’nün öğrencilerini şekillendirmesi sürecinden kendimce nasibimi aldım diyelim. 90’ların ilk yarısında ergenliğimde farkına varmaya başladığım toplumsal olaylarla ilgili çok sevdiğim bölümümde okurken tek tek cevaplar alıyordum. O yılların en ünlü tartışma programı olan Ali Kırca’lı Siyaset Meydanı’nı her gün, her derste amfi sıralarında yaşamak kendimi çok ayrıcalıklı hissettiriyordu. Sosyoloji bölümünde olmaktan aldığım hazla birlikte, İngilizcenin beni zorlaması ve parasızlık dışında hayal ettiğim kampüs ortamına çok yakın bir üniversite hayatı ve bilinçlenme yaşadım.

Bir ömür boyu sürecek dostlukların filizleri de hep bu yıllarda atıldı.

Yurt yaşamında çeşitli insanlarla tanışmak bana çok şey kattı. Hiç tasvip etmediğim sevmediğim insanlara da maruz kaldım. Bir ömür boyu sürecek dostlukların filizleri de hep bu yıllarda atıldı. Pop dışında müziklerin de olduğunu, ana akımda bana sunulanın dışında herkesin bilmediği, dinlemediği müzik türleriyle tanıştım. En sevdiklerim arasında mesela Asia Minor’ün “Sokak Boyunca” albümü, Düş Sokağı Sakinleri’nin aynı adlı ilk albümü hep bu yıllarda hayatıma girdi. Yurt Kantininde Kral TV’yi burnumu bükerek izlediğimi ama Şebnem Ferah’ın “Deli Kızım Uyan” şarkısında da mest olduğumu söylemeliyim. Kişiliğimde en büyük etkiyi bırakan ve hala başucu kitaplarım olan Oruç Aruoba okumalarım da ODTÜ’lü yılların bana bir armağanı.

(Fotoğraf internetten alınmıştır)

Platonik aşkları geride bırakarak ODTÜ’nün özel kampüsünde ateşlenen güzel bir aşkı yaşayarak, 99 yılında mezun olmanın burukluğu ve hayata gerçekten atılmanın sancısıyla bol krizli 2000’li yıllara girmiş oldum.

9 Mart 2012

Gonca Fide

Gonca Fide’nin Blogu: http://www.gonceleme.blogspot.com/

Kadınlarım

[Konuk yazar: Melek Cavlı]

Sevgisiz kadınlarla dolu etrafım

Yorgun, kuru ciltli kadınlar

Kırışık alınları ve çatlak dudakları…

Sevimsiz kadınlarla dolu etrafım

Sarı saçları, silikon dudakları…

Bronz tenli kadınlarla dolu etrafım

Pırıltılı çantaları ve donuk bakışları…

Etrafım yalnız kadınlarla dolu

Sevgisiz ve sevimsiz onlar.

Koca-karılarla dolu etrafım

Yalnız karı-kocalar onlar.

Kalabalık her yanım.

Yalnız kalabalıklarım da var.

Kadınlar yalnız, kadınlar sevgisiz, kadınlar çaresiz…

5 Mayıs 2006 – Bursa

Melek Cavlı

NOT: Bu şiir 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için Melek Cavlı tarafından blogumda yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Şimdi yayınlama şansımız oldu! Melek Cavlı’ya teşekkür ederiz!

Melek Cavlı blogumdaki diğer yazısı:  Yalnız Değildi Çocukluğum

Nilüfer’in 90’ları

Benim için 90’ların başı, siyah önlüğü terk etmek demek. Çünkü 80’lerin başlarında doğanlar bilir, maviden önce siyahtı okul önlüklerimiz. İlkokulun bitişi, pek de çalışmadığım ve neden girdiğimi dahi bilmediğim Anadolu Liseleri Seçme Sınavı…

Yine Ankara, hep Ankara benim için.

Yine Ankara, hep Ankara benim için. Sıhhıye’deki ilkokulumdan sonra yine Sıhhıye’deki tarihi Taş Mektep-Atatürk Lisesi’ne geçişim… Yeni bir dille tanışmak, uydurarak söylediğin çoğu şarkının aslında İngilizce olduğunu fark etmek, sözlerini alıp şarkıyla beraber söylemeye çalışmak… Hayatımda çok önemli yeri olduğunu düşündüğüm o okulda üzerimde -bedenime uygun olsa da- hep büyük duran, büyük gözüken o lacivert ceket… Güzel dostluklar, arkadaşlıklar, adı hiç unutulmayacak değerli öğretmenler, müdür muavinleri… O lisedeki son günlerim, koşturmacalarla okuldan dershaneye gidişler, testler, sınavlar…

(Ankara Atatürk Lisesi)

O zamanlar Ankara’da çocuk olmak, çocukluğunu yaşayamadan bu kente, kentin insanına adapte olmaya çalışmaktı bence. Evlerimiz –ki 10 ayrı evde oturduk 25 yaşıma kadar- hep okuluma uzaktı, hep erkenden kalkılır yollara düşülürdü. Otobüs sırası, İstiklal Marşı törenine yetişememe korkusu, sabahları tıkanıp kalan şimdi Ankamall’in bulunduğu, o zaman Et-Balık Kavşağı olarak adlandırılan yolda geçen stresli dakikalar…

“… kimliğim ve kişiliğimin oluşumuna hatta eşimi seçmeme sebep olan bir nokta var… “izcilik””

Sıkıcı Ankara’da, annemin deyişiyle “problemli apartman çocukları” idik biz (kardeşim ve ben). Ama tam da o yıllarda benim bugün sahip olduğum meslek (eczacı – farmakognost), ama daha önemlisi kimliğim ve kişiliğimin oluşumuna hatta eşimi seçmeme sebep olan bir nokta var. Belki garip gelecek ama o nokta “izcilik”. İlkokulun 4. sınıfında babamın yıllar önce amcamla izcilik yaptığını öğrenmem, tam da seksenlerin sonu-doksanların başında okuldaki izcilik faaliyetlerine katılmam. İlk gittiğim kamp Çamkoru’daki o zaman bize İsmet İnönü’nün köşkü dedikleri tesisteydi. Sonra Çeşme, Gökova, Buca, defalarca Çamkoru, Bolu ve belki adını unuttuğum illerde ünite, mahalli (Ankara izcileri) ve milli (tüm Türkiye izcileri) kamplara katıldım. Bunda ne var ki diyebilirsiniz tabii. Ama 10 yaşlarında diğer izcilere yemek yapmak, o yemeği servis etmek, bulaşığını yıkamak, gece yarısı elinde bir fenerle soğukta nöbet tutmak, ateş yakmak… Ne eziyet bir çocuk için değil mi?

(Ankara Çamkoru İzcilik Tesisi – ilk izci kampımdan bir fotoğraf)

 

“…doğaya âşık oldum…”

Hayır kesinlikle değil, ben orada arkadaşlığı, paylaşmayı, insanları dinlemeyi öğrendim. Doğayı gördüm (böcekler, akrepler, çiçekler, mantarlar, ağaçlar, tilkiler, geyikler, kuşlar) ve çok sevdim, yalnızlığı, sessizliği, ışıksız gökyüzünü, insansız ormanı o yaşta yanımda annem-babam yokken tanıdım. Belki de bu sebeple doğaya âşık oldum, ve o yaşlarda eğer bir gün evlenirsem o kişinin benim gibi doğayı seven, ona âşık olan ve doğada benim gibi büyülenen, kendini oraya ait hisseden bir erkek olması gerektiğini düşündüm… İşte sıkıcı başkentte çocukluk – ilk gençlik yıllarımın çoğu tam da bu sebeplerle kamp anıları ve hayalleri ile doludur.

 

(Hayvanları hala küçüklüğündeki gibi -Elmyra gibi- seviyorum)

 

“Ankara dışında 90’larımın en büyük eğlencesi… Mihallıççık’a bağlı Yukarı Dudaş köyü”

 

Ankara dışında 90’larımın en büyük eğlencesi ise o zaman Ankara’yı terk edip dedelerinin köyüne dönmeyi seçen anneannem ve dedemin Eskişehir’in bir köyündeki evleriydi (Mihallıççık’a bağlı Yukarı Dudaş). Anneannem sağlık eğitimi aldığından ve köyde sağlık ocağı bulunmadığından ilk yardım ve iğne yapmak, tansiyon ölçmek gibi şeyler yapardı; dedem ise köydeki en okumuş adamdı belki, bakkal işletirdi. O bakkaldan bize verdiği lokumlar, tereyağlı kurabiyeler, gazozlar sevilmez mi J Asıl güzel olan ise evlerinin hem kümesi, hem ahırı, hem de ağılı olmasıydı. 90’ların yazlarında tavuklara, hindilere, kazlara yem vermek, köpek için yal hazırlamak, ineklere su ve yonca vermek, koyun ve keçi sağmak, çayırlarda özgürce koşmak, meyveyi dalından, yumurtayı tazecikken yemek en büyük kazançlarım oldu. Bu sebeple de eğer bir gün çocuğum olursa onun da bu zevkli ve öğretici şeyleri yapmasını, köy hayatını yaşamasını çok istiyorum. Aslında tezek kokusunun mide bulandırmadığı, hayvanlardan korkmanın ne saçma olduğu ama daha önemlisi köy halkının ne kadar yardımsever, candan olduğunu öğrendim orada. Harman yeri ne demek gördüm, at arabasına bindim, elime yaba aldım, tırmık da, çapa da… Ve Eskişehir’le bağlantım olmasa da hep bir yanım Eskişehirli oldu…

 

“90’lar… benim hayatımda Atatürk Lisesi, izcilik ve köy hayatını derinden yaşamak oldu.”

90’lar belki birçok şehir çocuğu için atari oynamak, “walkman”de Yonca Evcimik, Burak Kut, Serdar Ortaç veya New Kids On The Block, Ace of Bace, Metallica, hatta Dream Theater dinlemek olabilir. Ama benim hayatımda Atatürk Lisesi, izcilik ve köy hayatını derinden yaşamak oldu. Sonrası üniversiteye başlamak, yeni bir kapının açılması ve hiç gelmeyecek sanılan 2000’lere giriş…

Yonca Evcimik’ten “Tükendi Sevgiler”: 90’larda şarkılara klipler çekilmeye başlamıştı, dans ekibi olan nadir şarkıcılardan biriydi Yonca Evcimik.

6 Mart 2012

Nilüfer Orhan

Nilüfer’in blog adresi (farmakognozi): www.kognozi.blogspot.com