Bir köyün mezarlığında

Yaşlı teyze o kadar sıkılmıştı ki…

Yanına gelen torunlarına hep “Allah canım alsa da kurtulsam!” diyordu.

Bir gün torunundan kendisini köyün mezarlığına götürmesini istedi…

Bu dünyadan göçüp giden annesini, babasını, halasını, teyzesini, yeğenlerini ve sevgili oğlunu ziyaret etmek istedi…

O gün mezarlıkta yaklaşık 2 saat geçirdi. Torunu uflayıp puflarken… Cep telefonundan mesajlaşırken…

Yaşlı teyze, her mezarı tek tek dolaştı… Mezarların üstünü temizledi… Uzun uzun dualar okudu… Dertleşti onlarla…

Mutlanmıştı doğrusu… Yüzünde bir gülümseme belirdi… Bir ferahlık hissetti içinde…

O gece mutluluğu gözlerinden okunuyordu… Torununa meyve soyarken “Keşke şu mezarlıkta bekçi olsam, tek tek mezarları temizlerim, onlara yarenlik ederim. Bana bir ekmek getiren olsa yeter…” dedi.

7 Temmuz 2010

Ankara

Ölüm kokusu…

Ölüm kokusunu “Boooozaa!”, “Boooozaa!” seslenişleri odanın ve sokağın dışına taşır.

Bozacı bu sokakta aldığı kokuyu ancak gece 23:46 gibi mezarlığın yanından geçerken aldı bir daha.

17-2-2000 (22:57:36)

yine oradaydın!

Tüldeki koca yırtıktan gecenin koyu karanlığında parlayan şu karşıki evin ışıkları çekti beni kendine.

Tüm vücudunun silueti parladı birden o camın ardında bir arabanın farları sayesinde, ben de izledim seni doya doya, ahlayıp vahlayıp başımı yerlere vurarak.

Odamda beslediğim kırmızı karıncaların kraliçesi çağırdı beni ve dönüp baktığımda odanın ortasındaki aynada da siluetin belirdi. (Sanki hayal görüyormuşum gibi)

Gerçeği anlamak için bazıları çimdik atar, bense sadece sağ işaret parmağımı olanca hızıyla sağ gözüme sokar, çıkarırım, bu sefer de öyle yaptım, ikinci boğuma kadar taptaze kokan kan vardı ucunda, yanağımda kan vardı, usulca süzülüp dudağımdan içeri girdi, bana birlikte geçirdiğimiz anları hatırlattı, o sömürülmüş zamanı, başım çoktan eğilmiş, tüm gücümle, hışımla kaldırdım ve aynaya baktım biraz da ürkerek, YİNE ORADAYDIN, peki bu kan neydi?

3-6.01.98 Ankara

 

Bulutlar şehrinde reisim şimdi

Yine bir pazartesi ve yeni bir hafta umut dolu. Hafta sonunun vermiş olduğu o tatminkârlık ve de dostça yaşam sevinciyle iç içe…

Saat daha 9:03:45 ama ben dersten iyice kopmuş durumdayım. Yine “mıy, mıy” birşeyler anlatıyor Prof. adam ya da kadın kimin umurunda. Bulutlarda gezmek varken bunları düşünmek ve de bir an önce bitirmek zorunda olduğun okula geri dönmek bir kurbağının prens olduktan sonra tekrar kurbağa olması gibi aynen. Hoca birşeyler anlatıyor ama dinleyen kim. Aklın gitmiş dünlere belki de yaşanacak yarınlara. Gözün dışarıda çimlere tünemişlerde. Altlı üstlü, kızlı erkekli gruplar, tekil ve bunalım takılanlar… Ama sonunda hepsi dışarıda ve de hür. Gerçi şu an sen de zihinsel olarak hürsün. Bir anlatan var her zamanki gibi ve de dinlemek zorunda olanlar. Herkes dinliyor gibi yapıyor ama içlerini kim bilebilir ki! Belki onlarda senin gibi nerden biliyon? Her neyse ben yine hafta sonundaki o muazzam anlara ve sana döneyim. O gülüşün tekrar beliriyor gözümün önünde ve de sensiz geçen anlarıma beddualar okuyorum ama sen şimdi koca İstanbul’dasın, benden tam 456 km. uzaklıkta…

Daha yeni kalktın veyahutta da hala masum masum, mışıl mışıl uyuyorsun. Belki de rüyanda ben varım. Ne kadar çok isterdim şimdi yanında olup senin o halini görmeyi. Bir öpücük olsaydım yanağında. Seni kendine getiren. Biraz ürperti ve biraz şaşkınlık içinde şöyle bir silkinir ve “sen miydin canım? Günaydın!” deyişini duymak sevinçlerin ve duyduğum sözcüklerin en güzeli.

Biri “Remzi!” mi dedi; bana mı öyle geldi.

“Remzi! Remzi! Are u with me?”

Bir silkiniş ve kolçaktakileri karıştırış…

“Yes sir!” hemen not alıyormuş gibi yapma vaziyeti.

“O.K. then.”

Uff! Yine ucuz sıyırdık bu işten, Allah’tan iyi bir imajımız var adamda da ordan

kazanıyoz.

Ulan! Not alıyoz güya ama zaten birşeyler karalanmış bu kağıda. Herif görse sıçtığımızın resmidir.

“Oh, be!” dedim kendi kendime ve bir gülümsemedir aldı beni. Çaktırmamak için sol elimle kapattım ağzımı ama kesin sesim duyuluyordur. Millette bunda bu aralar birşeyler var ama nedir deyip duruyordur.

Nasıl gülmeyeyim ya! Bunlar şükür gülücükleri. Seni tanımadan çok önceleri ben evet ben yazmışım bunları öyle çok sıkkın bir anımda herhalde. O zamanları düşünüp gülmemek elde mi? Hele bir de bu anlarımı düşününce arada dağlar kadar fark var. Beni hayata döndürdüğün için çok sağol be yabangülüm. Seninle anlam kazanmış hayatım bunu gayet iyi anlıyorum şunları okuyunca günlüğümde:

“Bu gibi anlarda kendini o kadar yalnız hissedersin ki. Yanında sadece. Evet ama sadece bir kadının olmasını arzularsın. Ona dokunmak. Konuşmaktan çok dokunmak. Tensel açlığını bastırmak için sarılmak. Şöyle şehvetli bir öpüşme saatler süren… seni tüm bu dünyadan uzaklaþşırıp bulutlar şehrine reis yapacak olan. Sadece biri olsun yanında elini tutacak, kulak memelerini ovuşturacağın diye düşünüp durursun. Bunlar aşırı gelirse birilerine o zaman sadece güzel masum yüzlü, mavi gözlü kumral biri olsun. Onu seyredip dur. Saatlerce, günlerce sadece onun muazzam yüzüne ve enfes gülüşüne bak iç geçirerek. O da yeter insana. Bunları düşünmek de. Ama genelde böyle hissettiğinde hiç kimse olmaz yanında ve de senin için gider. Yapabileceğin tek şey iç geçirmek yalnızlığına. Bir de kendini tuvalette tuhaf suçluluk duygularıyla kaplı olarak meni deryasında bulmak var. Zor zamanlarda hep sonun olan. Yalnızken…”

 

14.4.98/Salı (19:18:00)/ Ankara

İşte o an

          “Tüm gün yuvaya yiyecek bulabilmek için çalış; tam buldum deyip yüklendin geliyorsun. Yolda insan denen mahluğun küçükleri sopayla önünü kesip seninle akıllarınca dalga geçiyorlar. Olacak iş mi şimdi bunların yaptıkları? Bir o yana, bir bu yana koşturttular; yönünü şaşırtmak için. Birbirlerine hava atıyorlardı yaptıklarıyla övünerek.

            Bayağı uğraştılar, ama zavallı kırmızı işçi karınca hep doğru yönü buluyordu. Çok sinirlendiler bu küçük yaratığın sabrına ve kararlılığına. Biri dayanamayıp sopayla vücuduna vurup yaraladı onu. Sanki ona zarar verince herşey düzelecek. Böbürlenerek ayrıldılar oradan.”

            Zavallıcık kendini çok bitkin hissediyordu. Zar zor toparlayabildi kendini. Etrafı kolaçan edip ağzından düşürdüğü çekirdek kabuğunu tekrar yüklendi. Bu sefer, yük istiap haddinin aşıldığını işaret etti ama yuvaya boş dönemezdi bu sıcakta. Canhıraş yoluna devam etti her 150 karınca adımında bir molayla. Ne kadar devam etti bu, hiç mi hiç anlayamadı. Yükün altında iyice ezildi, ezildi… Yorgunluk tüm vücuduna ağır ağır yayılmıştı çoktan. Artık tüm gücünün bittiğini hissederek olduğu yere yığıldı. Gözlerindeki karaltı büyüdü, büyüdü, sanki onu içine hapsetti. Ne oluyor demeye kalmadan büyüyen karaltıyı muazzam bir koyu mavilik kapladı; gözden uzaklaşarak küçülen sonsuzlukta. Bu böyle devam etti: Siyahlığın içinde koyu mavilik…

            “Sefa! Sefa! Oğlum nerdesin ya?” diye bağıran Emre denizden koşarak çıktı. Kuma ayak basar basmaz kocaman bir “ohh!” çekerek.

            “Ne o lan! Yoksa kocaman bir karınca mı gördün kabuslarındaki gibi? Niye benzin solmuş, böyle?” Bunları bir kahkaha izledi.

            “Ne gülüyon ya! Ayıp ama. Vallahi ayıp senin şu yaptığın. Zaten içim yandı o karıncaya vurdum diye. Sen de gelmiş alay ediyon.”

            “Tamam. O zaman anlat bakalım; n’oldu da korktun böyle?”

            “Dur bir soluklanayım.” Biraz kum alıp avucuna sıktı sıkabildiği kadar ve yavaş yavaş bıraktı yere doğru. Bu yaptığına hayranlıkla, büyülenmiş gözlerle daldı, ruhunu okşarcasına.

            “Hadi be oğlum, anlat artık!”

            “Tamam. Tamam. Anlatıyorum.” Dedi derin bir nefes alarak. Biraz rahatladığı her halinden belli…

            “Ali ile yarışmaya karar verdik. Şu tekneden dalıp kıyıya kadar yarışacaktık. Hemen aceleyle daldık. En hızlı şekilde attım kulaçlarımı. Yolun yarısına geldim gelmedim, denizin içinde koyu bir mavilik sardı tüm etrafımı. Kendi yalnızlığımı, kendimi, gerçeği gördüm orada. Bu bir anlık görüntü tüm hayatımın mânâsı gibiydi: Acılarım, dertlerim, sevinçlerim, başarılarım… Kısacası yaşadığım her şey, yaşayacağım her şey. Orada BEN vardım. Evet, ben. Kendim.

            Gerçeği gördüm. Tüm bunların sebebini. O’nu gördüm. Çok korktum Sefa, çok. Hemen kafamı çıkardım sudan. Arkama baktım ama ne Ali vardı ne de başkası yanımda. Sonra koşarak çıktım sudan. Korkuyorum Sefa, tekrar o anı yaşamaktan korkuyorum.

… koyu mavilik…

… yu mavilik…

… mavilik…

… vilik…

… lik…

… …

Kırmızı işçi karınca bunları duyabildi mi acaba?

24.6.98 (16:15:12) / M. Ereğlisi Kumsalı

Mahalle arası futbol zevki…

13-14 yaşlarında siyahlar giyinmiş bir çocuk koşarak köşeyi döndü ve gözden kayboldu. Tam karşımda Cankurtaran Spor’un maç tahtası duruyor; çocukluğuma götüren bir an için beni. Buralarda hala var gençlik spor kulüpleri, mahalle takımları, o ruh…

Arkamdan az önce yanından geçerken Cemalim’i mırıldanan ses gürledi. Köşede duran iki gence: “Özcaan, Akın’ı çağır bana!”

“Akın, Akın!”

“Duydu mu?”

“Duydu, duydu!”

Akın koşarak geri döndü.

“Hadi, bu hafta oynuycaan.”

Arkadaki diğer çocuğa: “Koş, sen de koş, sen de oynuycaan.”

Yenisaraçhane çıkmazının huzurlu çocuğu da koşarak gitti, çocuğuyla okul bahçesinde top oynayan çocukları seyreden Cemalim’e.

Bunları yazdığım Erol Taş Kültür Merkezi’nde güzel bir çay içerken güle oynaya, hoplaya zıplaya yokuş aşağı geldiler, tam önümde diğer çocuklarla buluştular. Futbol topu havada uçuştu, düştü, yine havalandı. Hep beraber neşe içinde yine yokuşu koşarak çıktılar. Şimdi futbol oynuyorlardır okul bahçesinde, seviniyorlardır, paslaşıp yardımlaşıyorlardır, hırslarını boşaltıyorlardır, yeri gelince okkalı ama masum bir küfür. Hepsinin bir adı, lakabı vardır; kalede Rüştü… 08-3-2001 (12:31:31)