Ruşen Özgür Özcan, Tayfa kitapkafe ve Küçük Prens

Bir insan, bir mekan ve bir kitap:

Ruşen Özgür Özcan, Tayfa kitapkafe ve Küçük Prens

 

 Ruşen1

Küçük Prens Koleksiyonerleri Röportaj Dizisi: Ruşen Özgür Özcan

Küçük Prens koleksiyonerleri röportaj serimize Ankara’da bize Tayfa kitapkafe gibi bir ortam sağlayan Ruşen Özgür Özcan dostum ile devam ediyoruz.

Müdavimi olduğumuz Tayfa kitapkafe’de 2013 yılı ilkbaharında “Dünyanın Küçük Prens Kitapları Sergisi”ni açmıştık. İlk sergimizin açılmasında emeği geçen Ruşen, Tayfa kitapkafe ve dostlarının yeri bir başkadır.

Ruşen Özgür Özcan kimdir?

Felsefeci ve Tayfa kitapkafe işletmecisi olan Ruşen dostum kendini şöyle anlatıyor: “40 yaşındayım. Tayfa kitapkafe’de güzel şeyler yapmaya çalışıyorum iki buçuk seneyi aşkın bir süredir. Daha öncesinde barmenlik, otel müdürlüğü ve mühendislik yaptım. Jeoloji mühendisliği ile başladığım üniversite hayatım felsefe eğitimi ile bitti. Mühendislik ile felsefe arasında; bilgisayar mühendisliği, mimarlık, tıp, uygarlık tarihi vb. konularında çeşitli üniversitelerde derslere girdim. Çok daha öncesinde okumayı öğrendim. Nasıl okunacağını merak ederek öğrendim okumayı, okudukça daha çok merak ettim her şeyi. Bilmeyi istedim ta baştan beri, o yüzden de hep kendimle uğraştım, kendimi sevdim bu yüzden de. İnsanlarla uğraşıyorum, sevdiklerimle uğraşıyor-uğraştıklarımı seviyorum.”

Ruşen ve Tayfa kitapkafe ile şu adreslerden iletişim kurabilirsiniz:

Tayfa kitapkafe internet sitesi: http://www.tayfa.com.tr/

Tayfa kitapkafe facebook adresi: https://www.facebook.com/tayfa.kitapkafe

 Ruşen3

Yıldıray Lise: Küçük Prens kitabında sizi en çok ne etkilemiştir?

Ruşen Özgür Özcan: İnsanlara nasıl düşünmeleri gerektiği, nasıl davranmaları gerektiği ve hatta nasıl hissetmeleri gerektiği öğretiliyor. Toplumsal olarak kendilerine biçilen rollerin içinde kalarak yaşıyorlar. Küçük Prens bunların O KADAR DA doğru olmadığını söyler bana. Ayrıca olaylara ve şeylere yaklaşım tarzıyla-bakış açısıyla çok yakından ilgili olduğunu da söyler.

Yıldıray: Küçük Prens ile ne zaman ve nasıl yollarınız kesişti?

Ruşen: Okumaya başladığım ilk zamanlardan beri Küçük Prens’i okurum. İlk okuma zamanlarında elime ne geçerse okuduğumdan çok seçici değildim tabii ki. Ancak bir süre sonra senede en az bir kere okuduğum bir kitap haline geldi.

küçük prens

Yıldıray: Küçük Prens ile ilgili neler biriktiriyorsunuz? Koleksiyonunuz nelerden oluşuyor ve neyi amaçlıyor?

Ruşen: Çok kısa bir süre öncesine kadar hiçbir şey biriktirmiyordum. Sadece okuyup anlamaya çalışıyordum. Tayfa kitapkafe’de yaptığımız “Dünya’nın Küçük Prens Kitapları Sergisi” ile beraber Küçük Prens kitapları toplamaya başladım. Henüz pek yeni bir koleksiyoncuyum ve açıkçası çok da ilgilenemiyorum şahsen ama dostlar ve arkadaşlar sağ olsunlar, onların destekleri ile devam ediyorum kitap biriktirmeye.

Yıldıray: Ne zamandan beri bu koleksiyonu yapıyorsunuz? Nasıl başladınız?

Ruşen: 2012 yılı sonu 2013 yılı başında ortaya çıkan sergi fikriyle beraber koleksiyon fikri de oluştu. Yıldıray Lise’nin ve Mehmet Sobacı’nın destekleri ile başladı diyebilirim.

Yıldıray: Koleksiyonunuz nasıl oluştu? Kendiniz mi alıyorsunuz yoksa yardım eden dostlarınız var mı?

Ruşen: Şu anda benim aldığım Küçük Prens kitabı sayısı sanırım 2 ya da 3’tür. Diğer kitapların tümü arkadaş ve dostların hediyesi ile eklenmiştir koleksiyona.

 

Yıldıray: Koleksiyonunuzun son durumu hakkında bilgi verir misiniz? Kaç parça var?

Ruşen: Koleksiyon deyip duruyorum ama bendeki Küçük Prens kitapları sayısı şu anda 35 sadece. Dediğim gibi şahsen pek ilgilenemedim, arkadaş ve dostların katkısıyla bu kadar oluyor pek de uzun sayılmayacak zaman içinde.

Yıldıray: Koleksiyonunuzu internet üzerinde veya farklı yollarla paylaşıyor musunuz?

Ruşen: Şu anda hayır ama bildiğim kadarıyla yakın bir zamanda bu da gerçekleşecek. 🙂

Yıldıray: Koleksiyonunuzun geleceğiyle ilgili hedefleriniz var mı? (sergileme, bağışlama vs.)

Ruşen: Sergileme durumu her zaman söz konusu ancak tabii ki öncelik daha önce olduğu gibi kitap sayısı benden daha fazla olan arkadaşların koleksiyonlarındadır. Onların da arzusu doğrultusunda yapılan sergilere benden de kitap isterlerse seve seve katkıda bulunurum sergilere. Ortak sergi-karma sergi fikri de söz konusu olabilir tabii ki.

Yıldıray: Diğer koleksiyonerlerle iletişiminiz ve işbirliğiniz var mı?

Ruşen: Yıldıray Lise ve Mehmet Sobacı ile sürekli olarak görüşmekteyim, diğer koleksiyoner arkadaşların da 3-4 tanesi ile de tanışma fırsatım oldu.

Yıldıray: Beğendiğiniz koleksiyonlar var mı? Mutlaka şu koleksiyon parçası bende olsaydı dediğiniz durumlar oldu mu?

Ruşen: Her koleksiyonun kendine has özellikleri var; bir tanesi basılan her kitabı içerirken bir diğeri sadece Türkçe/yabancı dil ve lehçelerde basılmış kitaplardan birer örnek ihtiva ediyor. Bir başkası küçük prens aksesuarlarını ve/veya oyuncaklarını da kitapların arasına katmış durumda. Dolayısıyla her koleksiyon içerdiği anlam nedeni ile değerlidir ve tüm koleksiyonları beğeniyorum. Misal Yıldıray Lise’nin koleksiyonu da harikadır, Mehmet Sobacı’nın koleksiyonu da. İki koleksiyon birbirinin aynı değil yani aynı şeyler biriktirilmiyor birebir olarak, bu sebeple koleksiyonları birbirleriyle kıyaslamadan değerlendirmek isterim ve dediğim gibi şimdiye kadar gördüğüm ve duyduğum tüm koleksiyonları beğendim. Şu koleksiyon parçası bende olsaydı dediğimde bunu arkadaşlarıma söylüyorum ve mümkünse bana geliyor zaten o parça. 🙂 Şaka bir yana koleksiyoner arkadaşların ellerinde olan benim şahsen ulaşamayacağım tüm parçalar bende olsaydı harika olurdu.

Yıldıray: Kendimden biliyorum koleksiyonculuk serüveninde birçok ilginç anılar yaşanıyor. Sizin başınızdan geçen ilginç olaylardan bazılarını paylaşır mısınız lütfen.

Ruşen: İlginç olup olmadığını bilemiyorum ama sergi fikri zamanından sergi sonuna kadar geçen süre benim için çok önemliydi. O arada yaşadıklarım hayatıma olumlu anlamda çok etki etti. O zamanlarda yanımda olan insanlarla beraber yetersiz imkanlarla şimdiye kadar pek örneği görülmemiş güzel bir şey başarmanın hazzı ve birliktelik çok önem taşıyor benim için. Koleksiyonculuk da o zamanlarda ortaya çıktı zaten.

sergi

Yıldıray: Yeri gelmişken sorayım; 2013 yılı ilkbaharında Tayfa kitapkafe’de yaptığımız “Dünyanın Küçük Prens Kitapları Sergisi” fikri nasıl doğdu?

Ruşen: 2011 yılının sonbahar-kış aylarında ortaya çıkan bir durum küçük prens kitapları sergisi yapmak. Ortak bir arkadaşımız vasıtası ile Yıldıray Lise ile tanıştık. Tayfa kitapkafe’de bir sergi yapalım ve bunu nasıl yaparız diye başladık. Mekanın sergiye hazırlığı, sergi süresince sunulacak küçük prens kitapları ve hediyelik eşyaların tedarik edilmesi, sergi süresince yapılacak söyleşi ve etkinliklerin ayarlanması, sergi ve etkinlik afişlerinin yapılması gibi bir çok konu çıktı önümüze. Sergi fikrimizi ilgili olduklarını düşündüğümüz bir iki kuruma açtıysak da bize serginin yapılması için maddi bir katkı veremeyeceklerini söylediler. Bunun üzerine yapılabilecek her şeyi biz yapmaya karar verdik ve işe giriştik. sergileme ünitelerinin yapımında, hediyelik eşyaların üretiminde bir çok kişinin çokça emekleri var. Günler ve haftalar süren çalışmalar sonucunda Dünyanın Küçük Prens Kitapları Sergimizi 29 Mart 2013 tarihinde açtık. iki ay kadar sergimiz açık kaldı. Sergi sırasında güzel ve önemli insanlarla söyleşilerimiz oldu, bir çok şey öğrendik ve üzerine konuştuk. Beklemediğimiz ölçüde ilgi gördü sergi, bir kez daha anladık ki insanlar Küçük Prensi seviyorlar. Yıldıray Lise sergi süresince her gün ziyaretçilere kitapları ve hikayelerini ve çocuklara küçük prensi anlattı. tayfa kitapkafe olarak yaptığımız şeyden çok memnun kaldık çünkü yola çıkış amacımız olan Ankara için – kültür ve sanat için- güzel şeyler yapmak düşüncesine çok uygun bir şey yaptık.

Yıldıray: Tayfa kitapkafe sergimiz dışında birçok etkinliğe de ev sahipliği yapıyor. Biraz Tayfa kitapkafe ve bu güzel etkinliklerden bahseder misiniz lütfen?

Ruşen: Tayfa kitapkafe “Dünyanın Küçük Prens Kitapları Sergisi” dışında da kendimizce değerli olan etkinlikler ve buluşmalara ev sahipliği yaptı. Şu anda aklıma gelenleri sıralayayım isterim: Permakültür buluşmaları, çocukların güzel zaman geçirebilecekleri haftasonu çocuk etkinlikleri, tek kişilik ve iki kişilik tiyatro oyunlarının sahnelenmesi, yazları açık havada olmak üzere tüm yıl sinema günleri ve sayılamayacak kadar kurum ve kişilerin bir araya geldiği toplantılar ve buluşmalar.

Tayfa kitapkafe henüz üç yaşında bile değil ancak şu zamana kadar bize söylenenlerden anladığımız yaptıklarımız insanlar tarafından sevilmiş ve seviliyor. tayfa kitapkafe öncesinde olmayan ancak tayfa kitapkafe öncülüğüyle gerek Ankara gerekse diğer kentlerde yaygınlaşmaya başlayan etkinliklerin ortaya çıkması bizleri sevindiriyor.

Tayfa kitapkafe kendisini şöyle anlatır:

“Together we stand, divided we fall” –“Birlikte kuvvetliyiz, bölünürsek kaybederiz”

Örneğinde olduğu gibi bir aradayken, birlikteyken bir şeyleri başarabiliriz. Tayfaların yaptığı da bu biçimdeymiş gibi geliyor. Tayfa deyince aynı seviyede insanların olduğu bir grup geliyor akla… Ne görevleri ne de nitelikleri ayrılmıştır. Ve tayfa geminin ilerlemesi için beraber çalışır. Bu bütüncül ve sürekli hareket ve çalışma ile ilerlenir. Birisinin aksaması durumunda bir başkası yerini alabilir çünkü hepsi tayfadır. Tayfa şemsiyesinin altında toplananlar hem ilerleyişi sağlarlar hem de ilerlerken yola çıkan sıkıntıları gidermek ve devam etmek için uğraşırlar. Belirli bir amaçları, hayalleri, gidilecek yolları vardır. Hepsi tek tek bireydir ancak hepsi bir arada tayfadır ve karşılaşılan sıkıntılar bireylerin çözeceğinden daha zorlu olacaktır. Bu durumda tayfa olarak girişilir işe. Her türlü engel sadece tayfa tarafından ortadan kaldırılacaktır. Bu engel kaptan olarak bile ortaya çıktığında şu söz kendini gösterecektir: “Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi.”

İlerleyebilmek, birbirimize destek olmak ve yaşama müdahale edebilmek. Bunun için de TAYFA olmak gerekir.

Tayfa sadece bir kafe ya da kitapçı değildir. Tayfa kitapkafedir; kitapçının bahçesine masa sandalye koyarak kafe olmayı veya kafenin içine kitap serpiştirerek kitapçı olmayı hedeflememiştir. Kitabı ve kafeyi beraber düşünmenin sonucunda ortaya çıkarılan bir yapıdır.

Tayfa bir kamusal alandır. Herkese açık ve her türlü paylaşıma uygun ortam sağlamaya çalışandır. Tayfa zamansal ve mekansal koşulları elverdiğince herkese ve herkesin ürettiklerinin paylaşımına açık bir ortamdır.

Tüm bunları yaparken tayfa son söz olarak şunu söyler:

“We are all in the same boat” – “Hepimiz aynı gemideyiz”

ve tayfa kitapkafe üç yıla yakın bir zamandır birlikte olduğu herkese çok teşekkür eder.

tayfa

Yıldıray: Bu koleksiyonu oluştururken size bir şeyler kattığını veya sizi değiştirdiğini düşündünüz mü hiç?

Ruşen: Küçük Prens kitaplarını biriktirmeye başlamak daha doğrusu hangi Küçük Prens kitaplarını biriktireceğimi düşünmek; beni dünyanın diğer dillerinde Küçük Prens’in nasıl okunduğu üzerine ve diller üzerine yeniden düşünmemi sağladı. Öteden beri başka dilleri görmekten veya duymaktan hoşlanırım ve ilgi duyarım. Koleksiyonculuk fikri Küçük Prens hikayesinin diğer diller ve kültürlerde nasıl yer aldığını düşünmeme yol açmıştır. Beni değiştirdi mi? Mutlaka değiştirmiştir koleksiyonculuk fikri ve pratiği. Ama asıl değişikliği her okuduğumda zaten kitabın kendisi yapıyor.

Yıldıray: Ana koleksiyon dışında başka Küçük Prens malzemeleri de biriktiriyor musunuz?

Ruşen: Hayır biriktirmiyorum. Elimde 3-5 parça küçük prens aksesuarı var ama onlarla bir koleksiyon yapmayı düşünmüyorum. Oluşmakta olan koleksiyonumun amacı diğer dillerde Küçük Prens’in ne ifade ettiğini anlamaya çalışmaktır bir yandan da. Küçük Prens hikayesinin diğer dillerdeki tınısını ve o dilleri konuşan/okuyan insanlar için ne anlam ifade ettiğini merak ediyorum.

Yıldıray: Küçük Prens kitabının bu kadar sevilmesinin sırrı nedir sizce?

Ruşen: Zaman ve mekandan bağımsız olarak herkese anlatmak istediği hikayeyi anlatabilmesidir. Herkesin hikayesini anlatmıyor asla ama herkese anlatıyor hikayeyi. O yüzdendir ki herkes kendisi için zannediyor anlatılan hikayeyi o yüzden de seviyorlar. Küçük Prens’in ağzından dünyanın tüm dillerinde ve herkese anlatabilen bir hikaye olmasıdır sırrı.

Yıldıray: Kitabın sizi etkileyen bölümleri hangileridir?

Ruşen: Küçük Prens kitabı bütüncül olarak çok değerli ve anlamlıdır ancak benim için öne çıkan noktalar, bakış açısı ve anlayış farkını ortaya koyan fil yutmuş boa yılanı anlatısı ve gezegenleri dolaşarak insanları ve anlayışları hakkında bilgi sahibi olduğu kısımlardır.

Yıldıray: Sizce küçük Prens kitabının en önemli mesajı nedir?

Ruşen: Genel olarak şeyleri anlamak için bakış açımızı-anlayışımızı değiştirmemiz gerektiğini (yani bence yamuk bakmak gerektiğini *Slavoj Žižek) ve bize öğretilenin değil bizim öğrendiğimizin önemli olduğunu söyler.

yamukbakmak

 (Tayfa kitapkafe’nin merdiven duvarında asılı Cristiana Ceppas’ın “yamuk bakmak” başlıklı fotoğraf)

Yıldıray: Türkiye’de bir Küçük Prens Müzesi kursak, sizce içinde mutlaka olması gerekenler nelerdir?

Ruşen: Öncelikle pek tabii ki dünyanın her dilinde yazılmış kitaplar, o kitapların ait olduğu dillerin kültürlerini inceleyebileceğimiz, o dilleri karşılaştırabileceğimiz olanak veya ortam. Sürekli Küçük Prens okumaları dinleyebileceğimiz bir mekan.

3Eylül2014, Ankara

Fotoğraflar: Ruşen Özgür Özcan arşivi

Ali Lidar Küçük Prens kitabını okuyunca “Büyümek kirlenmektir” demiş.

Küçük Prens Koleksiyonerleri Röportaj Dizisi: Ali Lidar

1

Küçük Prens koleksiyonerleri röportaj serimizin 4. konuğu felsefe öğretmeni ve yazar Ali Lidar.

Yazar (OT Dergisi’nde aylık olarak yazılarını keyifle okuyoruz, Karpuz Kabuğuna Yazılar Yazmak adlı bloğunu da takip ediyoruz) ve Eskişehir Anadolu Lisesi felsefe öğretmeni Ali Lidar yıllar sonra tekrar okuyup etkilendiği Küçük Prens kitabını ve objelerini 4 yıldır biriktiriyor.

 4

Ali Lidar kimdir?

Ali, kendini şöyle anlatıyor: “Okumaya ve yazmaya sevdalı, başkalarına tuhaf gelen şeyleri biriktirmeyi seven, kendisi de tuhaf bir garip ademim işte.”

Ali Lidar’ı takip etmek isterseniz, lütfen aşağıdaki adresleri ziyaret ediniz.

Blog adresi

Facebook adresi

Twitter adresi

Instagram adresi

 

Yıldıray Lise (YL): Küçük Prens kitabında sizi en çok ne etkilemiştir?

Ali Lidar (AL): Küçük Prens’le kurduğumuz gönül bağı malum. Bu bağın sonuçlarından biri de derin bir etki elbet. En büyük etki ne dersen büyümek ve kirlenmek arasındaki zorunlu ilişkiyi çok naif bir şekilde göstermiş olması.

YL: Küçük Prens ile ne zaman ve nasıl yollarınız kesişti?

AL: Okuduğum ilk birkaç kitaptan biriydi Küçük Prens. Ama o zamanlar çok da üzerinde durmamıştım. Yıllar sonra tesadüfen tekrar elime geçtiğinde birkaç saat içinde okuyup neredeyse büyülendim. O gün, bu gündür de bitmeyen bir tutkuyla tekrar tekrar okumaya devam ediyorum.

 8

YL: Küçük Prens ile ilgili neler biriktiriyorsunuz? Koleksiyonunuz nelerden oluşuyor ve neyi amaçlıyor?

AL: Türkçe’de ve basılı diğer dillerde Küçük Prens kitapları başta olmak üzere olabilecek her şeyi biriktirmeye çalışıyorum. Defterler, biblolar, anahtarlıklar vs.

YL: Ne zamandan beri bu koleksiyonu yapıyorsunuz? Nasıl başladınız?

AL: Yaklaşık dört yıldır koleksiyon yapıyorum. Koleksiyona başlama hikayem biraz özenti aslında. İnternette dolaşırken yurt dışında yaşayan bir Küçük Prens biriktiricisinin sitesini görmüş ve hayran kalmıştım. Onun üzerine kendi kendime ben neden böyle bir işe girişmiyorum ki dedim ve sonrasında buralara kadar geldik işte.

 7

YL: Koleksiyonunuz nasıl oluştu? Kendiniz mi alıyorsunuz yoksa yardım eden dostlarınız var mı?

AL: Başta öğrencim ve arkadaşım Emre Ütükler olmak üzere pek çok tanıdığımın, öğrencimin ve arkadaşımın emeği var koleksiyonun oluşmasında. Bu vesileyle buradan her birine ayrı ayrı teşekkürlerimi sunmak isterim.

 

YL: Koleksiyonuzun son durumu hakkında bilgi verir misiniz? Kaç parça var?

AL: Kitap olarak 113 parça var şu an elimde. 58 farklı dil ve lehçede. Tabi benim koleksiyonum hayli genç bir koleksiyon bu yüzden çok ciddi eksiklerim var. Ama her geçen gün sayı artmakta umarım birkaç yıl içinde pek çok eksiği giderilmiş ciddi bir koleksiyona sahip olabileceğim

 6

YL: Koleksiyonuzu internet üzerinde veya farklı yollarla paylaşıyor musunuz?

AL: Hayır. Koleksiyon ve sergiyle ilgili birkaç fotoğraf paylaşmak dışında herhangi bir paylaşımım olmadı internet üzerinden.

YL: Koleksiyonunuzun geleceğiyle ilgili hedefleriniz var mı? (sergileme, bağışlama vs.)

AL: En son birkaç ay önce (7-11 Nisan 2014 tarihlerinde) Kütüphanecilik Haftası’nda çalıştığım okulda (Eskişehir Anadolu Lisesi) bir Küçük Prens sergisi düzenledik. Gayet sevimli bir sergi oldu. Beş gün açık kaldı. İkibin civarında ziyaretçimiz oldu. 100 kitap ve bir kaç obje sergiledim. Ziyaretçilerden biri, elli yaşında bir abi çocukken okuduğu Küçük Prens’i hediye olarak getirmiş, o çok güzel bir anı oldu. Koleksiyon büyüdükçe bu tür sergileri sıklaştırmak gibi bir düşüncem var elbette ama bakalım.

 5

YL: Diğer koleksiyonerlerle iletişiminiz ve işbirliğiniz var mı?

AL: Çok saygı duyduğum ve örnek aldığım iki koleksiyoncu abim var. Çok kıymetli Mehmet Sobacı ve Yıldıray Lise. Yeri gelmişken buradan da ifade edeyim en çok onların desteğini bekliyorum. [Destek vereceğiz tabii ki]

 

YL: Beğendiğiniz koleksiyonlar var mı? Mutlaka şu koleksiyon parçası ben de olsaydı dediğiniz durumlar oldu mu?

AL: Mehmet abinin koleksiyonuna gıpta etmemek mümkün değil. Tabii Yıldıray Lise koleksiyonuna da öyle. Valla öyle spesifik olarak şu parçaya özeniyorum diyemem çünkü bende olmayan her parçaya çok özeniyorum.

 3

YL: Kendimden biliyorum koleksiyonculuk serüveninde birçok ilginç anılar yaşanıyor. Sizin başınızdan geçen ilginç olaylardan bazılarını paylaşır mısınız lütfen.

AL: Öyle anlatmaya değer çok ilginç bir şey hatırlamıyorum ama benim çok hoşuma giden bir şey var. Defalarca oldu bu. Hiç tanımadığım, sadece internet üzerinden beni takip eden ya da tanıyan insanlar adresimi istiyor ve bulundukları ülkeden Küçük Prens yolluyorlar bana. Bu gerçekten, insanı çok mutlu eden bir şey.

 

YL: Bu koleksiyonu oluştururken size bir şeyler kattığını veya sizi değiştirdiğini düşündünüz mü hiç?

AL: Beni şöyle değiştirdi diyebileceğim net bir değişikli yok sanırım. Ama elbette ki etkileri oldu. Sen de çok iyi bilirsin ki bu türden bir koleksiyon ciddi bir sabır ve emek istiyor. Ki benim ne kadar sabırsız bir adam olduğum düşünülürse bu anlamda bana ciddi bir katkısı olduğunu söyleyebiliriz sanırım.

 2

YL: Ana koleksiyon dışında başka Küçük Prens malzemeleri de biriktiriyor musunuz?

AL: Evet abi. Yukarda da belirttiğim gibi Küçük Prens ile alakalı her ne varsa toplamaya gayret ediyorum.

YL: Küçük Prens kitabının bu kadar sevilmesinin sırrı nedir sizce?

AL: Bence en büyük sır, büyük küçük her şeyin kendinden bir şeyler bulabiliyor olması. Okuduğum en evrensel mesajlara sahip kitap olduğunu düşünüyorum Küçük Prens’in.

YL: Kitabın en çok sevdiğiniz bölümü hangisidir?

AL: Son bölüm abi. Gitmek zorunda olan Küçük Prens’in sessizce yana devrildiği bölümü her okuduğumda içimi yakar.

YL: Sizce küçük Prens kitabının en önemli mesajı nedir?

AL: Büyümek kirlenmektir.

YL: Türkiye’de bir Küçük Prens Müzesi kursak, sizce içinde mutlaka olması gerekenler nelerdir?

AL: Yazarın imzaladığı bir ilk baskı müthiş olur bence

 9

Fotoğraflar: Ali Lidar arşivi

Ali Lidar ve koleksiyonu ile ilgili olarak diğer röportajlar:

Merve Akıncı’nın röportajı

TRT 4’te yayınlanan söyleşi:

11ağustos2014

Melissa Mey’in Yol Arkadaşı Küçük Prens

Küçük Prens Koleksiyonerleri Röportaj Dizisi: Melissa Mey

 

Uzun bir aradan sonra Küçük Prens koleksiyonerleri röportaj serimize devam ediyoruz. 3. konuğumuz fotoğraf sanatçısı Melissa Mey.

 melissa_mey1

Melissa Mey kimdir?

Fotoğraf sanatçısı, gezgin, yazar, çizer, boyar. İşini “Tam anlamıyla işim yok benim. Sanatçının işi ne ise o.” diye tanımlıyor.

Küçük Prens’i bir yol arkadaşı yani “küçük adam” olarak isimlendiriyor: “Bu küçük adam benim hayatıma çok önemli bir yerde. Ve sanırım da hep öyle kalacak. Bakın onun vesilesi ile ne güzel dostlar edindim bile. Umuyorum Onu daha çok kişi okur, tanır, anlar ve hep  hatırlar. Böylelikle dünya çok daha güzel olacak düşüncesindeyim. “Büyükler hep yarınları düşünür” diyor şu an yanımda Küçük Prensim. Ne de haklı. Sadece çocuklar anı yaşarken bizler yarınları planlayarak güzel anlarımızı kaçırıyoruz.  Küçük Prens vesilesi ile seni ve diğer dostları tanımak çok güzeldi. Umarım o hayalleri en kısa sürede gerçek kılarız. İstanbul da toplanıp bol bol paylaşmak ve üretmek dileğiyle…”

1989 yılında öğrendiği ve kendince uyarlayıp MEYce adını verdiği Göktürk alfabesinde eşsiz bir küçük prens kitabı hazırlıyor. El yazısı olarak hazırlanan kitabı ilk hediye edeceği kişi benim.

Koleksiyonunu paylaştığı bir site yok ama kendisi ve Küçük Prens sosyal medyayı aktif olarak kullanıyorlar. Melissa Mey ve Küçük Prens adına instagram ve twitter hesapları var.

Melissa Mey’in Küçük Prens dostluğunu kendi kaleminden okumak isterseniz bloğunu ziyaret ediniz.

 

melissa_mey7

Yıldıray Lise (YL): Küçük Prens kitabında sizi en çok ne etkilemiştir?

Melissa Mey (MEY): Her cümle benim için önemli ve tüm kitap beni etkilemişken bu soruya cevap vermek biraz zor. Ama sanırım en sevdiğim bölümü tilki ile dostluğu. Bir de yılanla sohbeti. Gülüne duyduğu aşk apayrı. Tüm kitabı anlatmayayım. 🙂

 

YL: Küçük Prens ile ne zaman ve nasıl yollarınız kesişti?

MEY: İlk okuduğum yılı ne yazık ki hatırlamıyorum ama çocukken okumuştum. Ancak ben, pardon biz (yol arkadaşım Küçük Prens de aynı düşüncede) asıl yol kesişmemizi 2012 yılında Fas seyahatimde yaşadık.

Bu anı bloğunda şöyle anlatıyor: “… iki yıl önce Morocco seyahatimde oldukça hasta bir halde gece Casablanca’dan Marakesh’e giderken araçta sırt üstü uzanmış ve üşürken gökyüzündeki inanılmaz büyük yıldızları seyrettim. 2,5 saat sürdü bu kapkaranlık çöl yolunda o kocaman elimi uzatsam dokunacakmışım gibi duran yıldızları seyredişim. Sonra küçük prens geldi yanıma ve unuttun beni Mey dedi usulca sesiyle. Utandım ve hiçbir şey diyemedim. O da sessizce kayboldu zaten. Sohbet sırasında küçük prens aşkımdan bahsetmiştim bir arkadaşıma (murat s.), ertesi sabah erken başlayan kahvaltıda o arkadaşım elinde Fransızca küçük prens kitabıyla geldi. İlginç bir hikayesi vardı bu kitabın. Aslında sabah yürüyüşünde otel yakınında eski ve kapalı bir kilise görmüş ve benim için bakmış açık mı diye sonra yanında bir kitapçı ve küçük prens kitabı. Elbette güzel bir rastlantı sonucu o kitap yeniden küçük prensi hayatıma getirdi.”

melissa_kitaplar1

YL: Küçük Prens ile ilgili neler biriktiriyorsunuz?

MEY: Aslında farklı dillerde basılmış kitaplarını ancak artık ona ait her şey gibi olmaya başladı.

 

YL: Ne zamandan beri bu koleksiyonu yapıyorsunuz? Nasıl başladınız?

MEY: Son ve yeni koleksiyonum 2012 sonlarında başladı.

 melissa_mey6

YL: Koleksiyonunuz nasıl oluştu? Kendiniz mi alıyorsunuz yoksa yardım eden dostlarınız var mı?

MEY: Koleksiyonum artık dostların hediyelerinden oluşur oldu. Böylesi daha anlamlı benim için.

 

YL: Koleksiyonuzun son durumu hakkında bilgi verir misiniz? Kaç parça var?

MEY: Son durum pek iç açıcı değil. Yolda olanlar var. Gelemeyen, gelen ama hala buluşamadığımızdan bana ulaşamayanlar var. Sayısını bilmiyorum. Sayılar büyüklere ait ama diyebilirim ki çok güzel hikayeleri olan küçük prenslerim var. 🙂

 melissa_mey4

YL: Koleksiyonuzu internet üzerinde veya farklı yollarla paylaşıyor musunuz?

MEY: Hayır. Belki ileride biraz daha büyüdüğünde olabilir.

 

YL: Koleksiyonunuzun geleceğiyle ilgili hedefleriniz var mı? (sergileme, bağışlama vs.)

MEY: Sergilemek isterim ama bunun için çok yolum var. Bağış ise MEY ölecek bir gün ve ardında bir müze bırakmayı istiyor. Öyle olursa o müzede kalmasını ve satılacaksa da o müze yararına olmasını isterim.

melissa_mey5

YL: Diğer koleksiyonerlerle iletişiminiz ve işbirliğiniz var mı?

MEY: Sizler dışında şimdilik yok ancak iletişime geçmem gerektiğini görüyorum. Umarım bir diyalog kurarım.

 

YL: Beğendiğiniz koleksiyonlar var mı? Mutlaka şu koleksiyon parçası ben de olsaydı dediğiniz durumlar oldu mu?

MEY: SeninSobacı ve Kazım İnal’ın kitaplarını gördüğümde elbette bende de olmasını çok isteyip kısa süreli bir panik ve hırsa büründüm. Ancak dediğim gibi benim yolum farklı ilerliyor. O nedenle başka koleksiyonerleri takip etmedim hiç. Edersem büyükler gibi sayılara takılırım ve üzülürüm.  Belki değişirim bende… Bir gün, kim bilir?

 melissa_mey3

YL: Kendimden biliyorum koleksiyonculuk serüveninde birçok ilginç anılar yaşanıyor. Sizin başınızdan geçen ilginç olaylardan bazılarını paylaşır mısınız lütfen.

MEY: Adını vermek istemediğim bir arkadaşım, bir sabah beni aradı ve kahve için buluştuk. Elinde 3 tane küçük prens kitabını görünce nasıl mutlu olduysam o an kalkıp sarılmak ve mutluluğumu göstermek istedim ama pek uygun bir ortam değildi ve bunu sadece kocaman bir gülümsemeyle tuttum. O ise sen böyle gülümsersen sana tüm dillerdeki küçük prensleri getiririm demişti. Elbette kıpkırmızı bir yüz ile çok mu fazla sevindim sorusuna kapıldım.

Bir başka beni şaşırtan ve mutlu eden olay ise kendine Küçük Prens diyen bir dostumun yine kendi için yaptığı ve sadece bir tane olan çok güzel bir Küçük Prens gezegeni seramiğini hediye etmesi oldu. Gezegen, bir basketbol topu büyüklüğünde ve oldukça ağır. Bu eşi benzeri olmayan sanat eserine en az kendi kadar iyi bakacağıma inandığı için bana vermesi inanılmaz kıymetli. Böyle çok keyifli anılar elbette oluyor.

 melissa_mey2

YL: Bu koleksiyonu oluştururken size bir şeyler kattığını veya sizi değiştirdiğini düşündünüz mü hiç?

MEY: Elbette. Güzel hikâyeler kattı hayatıma. Her bir kitabın bir hikâyesi var. Uzak yollardan benim için emekle geldi her biri. Üzerinde bir not ile geldiler. Bana ulaştığında karşımdakine nasıl mutlu olduğumu, bir kitabın beni nasıl mutlu ettiğini göstererek. Büyükler için bir kitaptan böylesi mutlu olanı görmek çok şaşırtıcı. Onları şaşırtıyorum sanırım. Sonra sabırla beklemeyi öğretti. Bir kitabın yolunu sabırla bekliyorum. Ama bende o tipik koleksiyoner hırsı hiç olmadı. O tehlikeli bir durum ve o moda girmeyi istemiyorum. Öyle anlarda kendimi hemen uyarıyorum ve sakın diyorum. “Bu başka bir yol ve büyük olma MEY “ diye incecik bir ses duyuyorum ensemde ve bir bakıyorum benim küçük adamım dik dik duruyor omzumda. O yüzden sakince, keyifle, dostların beni anımsayarak gittikleri yerlerden kitabı almalarını, bir not ile sürpriz yaparak bana vermelerini, kocaman gözlerimin daha da kocaman olarak gülümseme ve sevinçle onlara sarılıp bu koleksiyonu tamamlamayı tercih ediyorum.

 

YL: Ana koleksiyon dışında başka Küçük Prens malzemeleri de biriktiriyor musunuz?

MEY: Aslında sadece her dil ve lehçeden birer kitap diye düşünmüştüm. Ama artık Küçük Prens’e dair ne görülse paylaşılıyor benimle ve elbette bundan çok mutluyum.  Küçük Prens objelerini alıyor ya da hediyeleri geldiğinde hayır diyemiyorum. Ne yazık ki benden de alınıp geri verilmeyen Küçük Prenslerim oluyor. Yani evet, gelirse ve gitmezse birikiyor.

 melissa_mey8

YL: Küçük Prens kitabının bu kadar sevilmesinin sırrı nedir sizce?

MEY: Çok samimi ve yalın bir dille yazılmış olması ve elbette hepimizden bir hikâye taşıması diye düşünüyorum.

 

YL: Kitabın en çok sevdiğiniz bölümü hangisidir?

MEY: Zor bir soru bu sevgili Yıldıray, her bölümü çok sevdiğimden nasıl ayıracağım bilemedim. Ama gülüne aşkı, tilkiyle ve yılanla diyalogu beni çok etkiler. Vedalaşma anı, son bölümde. Ama kendimle özdeşleşen bölüm, gün batımlarını izlediği yer. Tam 43 kez izlemiş bir keresinde. Ben çocukluğumun her akşamı neredeyse izlerdim. “Biliyor musun? İnsan günbatımlarını çok kederliyken seviyor…” VI. Bölüm J

 

YL: Sizce küçük Prens kitabının en önemli mesajı nedir?

MEY: Benim için her bir cümlesi önemli birer hatırlatma. Ama en çok büyüdüğümüzde unuttuğumuz çocukluğumuzu hatırlatmasını seviyorum. Çünkü büyüyünce aksine her şeyi daha küçük algılıyoruz. Daha az duyuyor, daha az anlıyor, daha az dinliyor ve görüyoruz. Her şey yaşın aksine azalıyor… Kitabın en önemli mesajı bir çocuk ruhuyla algılayabilmek.

melissa_mey9

YL: Türkiye’de bir Küçük Prens Müzesi kursak, sizce içinde mutlaka olması gerekenler nelerdir?

MEY: Benim küçük prens hikâyem bir yerlerinde olmalı. Kitap koleksiyonları ve objeleri dışında o müzede fotoğraflarımın olmasını çok isterdim.

 

14temmuz2014

 

Melissa Mey internet siteleri: www.melissamey.com ve http://meyontheroadforphoto.blogspot.com.tr/

Melissa Mey Twitter ve Instagram hesaplarını takip ediniz!

Küçük Prens Twitter ve Instagram hesaplarını takip ediniz!

Fotoğraflar: Melissa Mey arşivi

 

Önder başardı! Siz de yapabilirsiniz!

Yürüyüşü sırasında “İnsanların hayalleri olması ne güzel. Daha da önemlisi senin gibi gerçekleştiriyor olabilmesi çok daha güzel” diyor bir berber Önder’e!

onder1

Önder Cırık Afyon Kocatepe’den İzmir’e yürüdü.

Hem de tam 14 günde 372 km katederek en sonunda İzmir’e vardı.

İzmir’de Gezi sürecinde kaybettiklerimiz için karanfileri denize bıraktı ve bir basın açıklaması yaptı.

karanfiller

Yol boyunca gördüklerini ve doğa korum ve kalkınma deneyimlerini blogunda bizlerle gün be gün paylaştı.

Keyifli bir dille bize anlattığı o hikayeleri mutlaka okumalısınız! Anadolu’yu yeniden tanımanızı sağlayacak hikayeler var.

Önder ile bu eylemi sırasında bir söyleşi yapmıştım. Bitirince de hemen yapalım dedik. Taze taze onun dilinden bu deneyimi anlatmak istedim.

Keyifle okuyunuz!

Yıldıray Lise (YL): Sevgili Önder, “Yürüdün ne n’oldu?” diye soranlara ne cevap verirsin.

Önder Cırık (ÖC): Kendi adıma söyleyecek olursam başladığım bir işi bitirmenin haklı gururunu yaşıyorum. Yalnız olunca ve doğada zaman geçirince daha yaratıcı olduğumun farkına vardım.

Genel olarak konuşmak gerekirse çok ses getirmek gibi bir niyetim zaten olamazdı. Çünkü Türkiye’de mevcut faşizm tüm kitle iletişim araçlarını elinde tuttuğundan erişebileceğim kesim sosyal medya ile sınırlıydı ve zaten öyle de oldu.

Ama verilen destekten gördüm ki herkes bir şeyler yapmak istiyor, fakat sistemin içinde olmuş olmaları onlara bu izni vermiyor. Kendilerini bende buldular sanki. Ama ben az kişiye ulaştım, çok ses getirmedim diye üzgün değilim. Bu eylemin değeri çok sonra anlaşılacak belki.

Merkez medya yazmamış olsa da ben her şeyi yazdım, takipçilerimle paylaştım. Belki bu günlüğü bir kitap haline getirebilirsem çok sonraları daha fazla kişiye ulaşabilirim diye düşünüyorum.

Benim için anlamlı bir eylemdi ve değdiğine de inanıyorum.

YL: Yürüyüş sırasında blogunda günlük olarak yaşadıklarını anlattın ama genel olarak ne öğrendin bu yürüyüş sırasında.

ÖC: İnsanın sınırı olmadığını öğrendim. İlk gün 30 km yürüyünce pert olan ayaklarım son gün 40 km yürüdüğümde daha bir 40 km yürüyebilecek haldeydi. Yine çok kıymetli ve değerli, Türklere bırakılmayacak kadar güzel bir ülkede yaşadığımı üzülerek bir daha fark ettim. 10 senedir içinde bulunduğum doğa koruma camiasında yapılan bir çok aktivitenin para israfı ve zaman kaybı olduğunu üzülerek fark ettim. Başka bir doğa koruma modeli geliştirdim, ama şimdi bunu kendime saklama taraftarıyım.

YL: Seni en etkileyen anlar, konular ne oldu yürüyüşün sırasında?

ÖC: Sıradan vatandaşın her şeye olan kayıtsızlığı düşündüğümden çok vahim. Tarih dersen yok, vatandaşlık bilinci dersen yok, doğa ve çevresi ona hiç birşey ifade etmiyor, muhakeme ve analiz yeteneğinden yoksun, her gün TV denen kutudan beynine zerk edilenden başka hiçbir düşünce ve görüşü yok, sadece ve sadece salt paranın peşinde koşan bir güruh. Bu durum beni çok üzdü.

Ama Banaz’da traş olduğum berbere İzmir’e yürüdüğümü söyleyince ki sözleri gerçekten beni çok etkiledi ve şaşırttı açıkçası. Dedi ki, “İnsanların hayalleri olması ne güzel. Daha da önemlisi senin gibi gerçekleştiriyor olabilmesi çok daha güzel”.

Yola çıkmadan aceleyle Büyük Taarruz hakkında birkaç kitap okumuştum. Kitapların birinde Türk ordusunun İzmir’e girmeden önceki son gece gökyüzünde ayın hilal konumunda olduğu bir yıldızın da tıpkı bayrağımızdaki gibi bu hilalin ortasına geldiği ve bunun Türk kurtuluşunu müjdelediği gibi bir bilgi vardı. Ben propaganda deyip önemsemedim. Hakikaten de o gece ay ve yıldızın konumu tıpkı bayrağımızdaki gibiydi. Daha sonra bu bilgiyi astronomi fotoğrafçısı arkadaşım Tunç’a sordum ve o da bilginin doğruluğunu teyit etti. O yıldız da Venüs’müş. Hatta 26 Ağustos gecesi de konumları bu şekildeymiş.

YL: Daha önceki söyleşimizde sormuştum ama yine sormak istedim. Ne tür zorluklar çektin?

ÖC: Araç trafiğinin olduğu yol kenarında yürümek çok zevkli değil. İlki asfaltta yürüyorsunuz ve tek bir hareket şekliniz oluyor. O da adım atmak. Araçların egzozlarını soluyor, yarattıkları rüzgara maruz kalıyorsunuz ve bu sıcak hava dalgası da yüzünüzü yakıyor, cildinizi kurutuyor. Diğer bir konu ise gürültü. Bunu müzik dinleyerek bir derece azaltabiliyorsunuz. Hava kararmaya başladığı zaman da tehlikeli olmaya başlıyor ve sürücüler sizi geç farketmeye başlıyor.

Onun dışındaki zorluk yolun ters tarafında yürüdüğüm için tabelaların fotoğrafını çekmeye karşı şeride çekmek ve tek başıma yürüdüğüm için pek kendimin fotoğrafını çekememek. Herkes fotoğraf soruyor. Fotoğraf çekmeyi seven biri değilim, kendimi fotoğrafımı çekmeyi hiç sevmem, tek başıma olduğum içinde çekemedim zaten.

YL: Bir basın toplantısı ile yürüyüşünü bitirdin. Nasıl geçti bu toplantı?

ÖC: İzmir’deki arkadaşlarım, Ulusal Kanal ve DHA muhabiri geldi sadece. Ulusal Kanal ile bir video röportaj, DHA muhabiriyle de bir foto röportaj yaptık. Zaten 9 Eylül İzmir’in kurtuluşu etkinlikleri ve Türk Yıldızlarının körfez üzerinde yapmış oldukları gösteri uçuşu nedeniyle gündem oldukça yoğun, meydan çok kalabalıktı. Gezi’de kaybettiklerimiz için denize karanfil atacak kıyıda bir aralık bile bulamadık. Herkes oturduğundan kıyıda rica edip 3-5 kişiyi foto için kaldırdık.

YL: İzmir’e varınca neler hissettin?

ÖC: Belkahve’den İzmir görününce “bu iş bitti” dedim. Oysa daha kordona 21 km yolum vardı. Çok mutlu oldum. Başlamış olduğum bir şeyi sonunda bitiriyordum. Bir de üniversite yıllarımı geçirdiğim, kıymetini o günlerde çok da anlayamadığım bu şehri çok özlediğimi fark ettim. Yeni bir şehre değil de, yeni bir ülkeye gelir gibiydim.

izmiringöründügüyer

YL: Peki bundan sonra neler yapmak istiyorsun?

ÖC: Yukarıda da söylediğim gibi öncelikli işim Kocatape’den İzmir’e olan günlüğümü derleyip bir kitap haline geliyor mu, gelmiyor mu ona bakacağım. Bir de bu rota oldukça hoşuma gitti. Yürüyüşçülerle, bisikletçilerle, belki turizmcilerle bu rotayı nasıl geliştirebiliriz, yaygınlaştırabilirizi tartışabiliriz. Çünkü tarihi, kültürel ve doğal açıdan çok değerli bir rota.

YL: Okuyucularımıza söylemek istediğin başka şeyler var mı?

ÖC: Sistemi zorlayabildiğiniz kadar zorlayın!  Basın açıklamamda da dediğim gibi özgür her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını yasal haklarının peşinde koşmaya davet ediyorum. Biz fazlasını değil, sadece hakkımızı istiyor, insana, doğaya, kişisel özgürlüklere saygılı bir HUKUK devleti istiyoruz.

direngezi

Unutmayın! Daha fazlası Önder Cırık blogunda!

12eylül2013

Fotoğraflar: Önder Cırık arşivi

Editörün Notu:

Soru: Bu eylemden sonra Önder artık “kimse beni sevmiyor!” demez değil mi?

Cevap: “Evet artık diyemez”.  

Önder Cırık yürüyor! Neden yürüyor? Nereye yürüyor?

Yolun açık olsun dostum!

Önder Cırık: “Yaptığım şey, 3-5 kişinin bile dikkatini çekip harekete geçirse, ne mutlu bana. Hele eylemimden birileri ilham alıp benzerlerini yaparsa daha da geniş kesimlere ulaşmamız mümkün olacak. Yürüyüş bittiğinde “zor” ve “üşenme” kelimeleri lügatımdan çıkmış olabilir.”

onder1

Dostum Önder Cırık, 26 Ağustos günü Afyonkarahisar Kocatepe’den yola çıktı ve İzmir’e doğru yürüyor.

Neden mi yürüyor? Cevabı aşağıdaki cümlelerde.

Sabah erken ve akşamüstü yürüyerek şu ana kadar 175 kilometrelik uzun bir yol katetti. Öğle saatlerinde Twitter ve Instagram üzerinden birçok önemli bilgiyi ve gözlemini paylaşıyor. Akşamlar ise dinlenme ve blog için yazı vakti oluyor.

9 Eylül günü İzmir’e varacak olan Önder ile yürüyüşü ile ilgili bir söyleşi yaptık.

Söyleşi için kendisine ulaştığımda Uşak’ta 175 km bakımı için dinleniyordu. Akşamüstü yine yollara düşecek.

onder2

Blogunda ve Twitter’da #KocatepedenIzmire tabelası ile yorumlarını ve fotoğraflarını anlık olarak paylaşıyor. Hem eğlenceli, hem öğretici bir yanı var Önder’in. Mutlaka takip edin derim!

Belki tüm bu yaşananlar bir kitap olarak çıkar karşımıza.

Yıldıray Lise (YL): Yürüyüş fikri nasıl ortaya çıktı?

Önder Cırık (ÖC): Yürüyüş fikrim hep vardı, ama şimdi yapmak yoktu. Bir gün Kocatepe’den İzmir’e yürüme fikrim yaklaşık bir senedir var. Fakat şimdi yapmama neden olan iki şeyden biri Ali İsmail Korkmaz’ın polis ve sivillerce öldürüldüğü görüntüleri izlemem ve Antalya’dan Gezi Parkı’na adalet yürüyüşü yapan 4 gence 6 otobüs dolusu polisle yapılan saldırı.

Yıldıray Lise (YL): Bu güzel yürüyüşün amacı nedir?

Önder Cırık (ÖC): Yürüyüşümün üç amacı var:

1. 3 aydır süren polis şiddeti ve şiddetin adeta ödüllendirilmesi

2. %10 seçim barajının kaldırılması, çünkü milyonlarca insanın mecliste temsil edilememesi

3. 10 yıldır tüm şiddetiyle devam eden doğa, tarih ve kültür katliamı.

[Neden yürüdüğünü Önder daha detaylı olarak blogunda Neden Yürüyorum? adlı yazısında anlatıyor. Aynı yazının İngilizcesi de var blogunda Why am I hiking?]

Yıldıray Lise (YL): Bugüne kadar yolda karşılaştığınız zorluklar neler oldu?

Önder Cırık (ÖC): İki topuğumun su toplaması dışında pek bir zorlukla karşılaşmadım. Yola çıktığım Kocatepe’den Uşak’a kadar konaklama yapılabilecek yer de yoktu. O nedenle 4 gün duş alamadım.

Yıldıray Lise (YL): Yol boyunca ilginç gözlemleriniz olmuştur. Birkaçını paylaşır mısın lütfen?

Önder Cırık (ÖC): Daha önce de gözlemlediğim, fakat bu sefer tamamen emin olduğum bir gözlemim var. İnsanımızın ölçü, mesafe algısı hakikaten yok. Çok uzak dedikleri 2 km, aha şurası dedikleri yere 14 km yürüdüm.

Tek başıma olduğum için yürürken haberlerde, internette kullanılacak fotoğraf çekemiyorum.

Pek tarih bilinci de yok insanımızın. Şöyle bir diyalog geçti bir tanesiyle:

-Yolculuk nereye?

-İzmir’e

-Yürüyerek?

-Evet yürüyerek.

-E bitmez ki o yol. Ne zaman varcan ya?

-9 Eylül Allah kısmet ederse

-Niye 9 Eylül?

-10 Eylül’de mesai var da

– Haaaa!

Yıldıray Lise (YL): 9 Eylül’de İzmir’e varınca kendine ne gibi değişiklikler olacak sence?

Önder Cırık (ÖC): Ayaklarımda bayağı bir değişiklik olacağı kesin. Kendimde ise sanırım bitirmenin gururu ve mutluluğu olur. Yaptığım şey, 3-5 kişinin bile dikkatini çekip harekete geçirse, ne mutlu bana. Hele eylemimden birileri ilham alıp benzerlerini yaparsa daha da geniş kesimlere ulaşmamız mümkün olacak. Yürüyüş bittiğinde “zor” ve “üşenme” kelimeleri lügatımdan çıkmış olabilir.

onder_harita
(Önder bugüne kadar bu kadar yürüdü!)

Yıldıray Lise (YL): Yürüyüş sonrası bu çabalarını nasıl devam ettirmeyi düşünüyorsun?

Önder Cırık (ÖC): Öncelikle her gün yazdığım bloğu derleyip toplamayı, belki ufak bir kitap haline getirmeyi düşünüyorum. Çünkü konuştuğumuz, Twitter’da yazdığımız paylaştığımız şeyler daha o gün uçup gidiyor. Ama bir kitap halinde yayınlanırsa çok daha geniş kitlelere ulaştırabilirim. Belki İngilizceye de çeviririm.

Yıldıray Lise (YL): Bu yürüyüşü takip etmek isteyenler seni nasıl izleyebilir?

Önder Cırık (ÖC): Yürüyüşümü anlık takip etmek için: https://twitter.com/ondercirik [@ondercirik]

Günlük yazılarımı okumak için: www.ondercirik.com

Fotoğraf ve video paylaşımlarım instagram’da: http://instagram.com/ondercirik [@ondercirik]

Önder blogunda her günü eğlenceli bir şekilde uzun uzun anlatıyor:

–       Kocatepe’den İzmir’e Gün 1 (26 Ağustos 2013)

–       Kocatepe’den İzmir’e Gün 2 (27 Ağustos 2013)

–       Kocatepe’den İzmir’e Gün 3 (28 Ağustos 2013)

–       Kocatepe’den İzmir’e Gün 4 (29 Ağustos 2013)

–       Kocatepe’den İzmir’e Gün 5 (30 Ağustos 2013)

–       Kocatepe’den İzmir’e Gün 6 (31 Ağustos 2013)

–       Kocatepe’den İzmir’e Gün 7 (1 Eylül 2013)

–       Kocatepe’den İzmir’e Gün 8 (2 Eylül 2013)

–       Kocatepe’den İzmir’e Gün 9 (3 Eylül 2013)

–       Kocatepe’den İzmir’e Gün 10 (4 Eylül 2013)

–       Kocatepe’den İzmir’e Gün 11 (5 Eylül 2013)

–       Kocatepe’den İzmir’e Gün 12 (6 Eylül 2013)

–       9 Eylül 2013 günü Basın Açıklaması

 

Bu yürüyüş ile ilgili daha fazla bilgi almak isterseniz sosyal medyanın olanaklarını kullanarak Önder Cırık’ı takip edin derim.

Yolun açık olsun dostum!

01eylül2013 (Dünya Barış Günü’nde yayınlandı ve sonra Önder’in günlük yazılarının linkleri ile güncellendi.)

Fotoğraflar ve harita: Önder Cırık arşivi

 

Önder’in yürüyüşü ile ilgili bugüne kadar medyada çıkan seçme haberler:

Taraf Gazetesi: “Afyon’dan İzmir Körfezi’ne protesto yürüyüşü yapacak” 

Ulusal Kanal: “Yıkıma karşı tek başına Kocatepe’den İzmir’e yürüyor!” 

ATLAS Dergisi internet sitesi: “Önder Cırık neden yürüyor?” 

Sol Portal: “Bu kafayla biz metrobüs hattında daha çok angus kovalarız!” 

Işıl Şakraker: “Sadece sevginin var olduğu bir dünya gerçek”

Küçük Prens Koleksiyonerleri Röportaj Dizisi: Işıl Şakraker

“Dünyanın Küçük Prens Kitapları Sergisi” sonrası Gezi Parkı etkilerinden fırsat bulup yayınlayamadım.

Her Küçük Prens koleksiyonerine aynı soruları sormak üzere yola çıktığım bu güzel röportaj dizimin 2. röportajını uzay mühendisi Işıl Şakraker ile yaptım.

Işıl’ın gözünden Küçük Prens ve koleksiyonu bu yazıda.

 

Işıl Şakraker kimdir?

Işıl kendi kaleminden kendini şöyle anlatıyor: Ben 27 yaşında bir uzay mühendisiyim. Şu anda NATO ülkelerinin üye olduğu ve tesadüfen Belçika’da kurulmuş bir araştırma enstitüsünde doktora yapıyorum. Uzay mekiklerinin dünya veya herhangi bir gezegene inişleri sırasında aşırı ısınmasından dolayı kullanılan, Star Trek ağzıyla “ısı kalkanları” üzerine çalışıyorum.”

 SANYO DIGITAL CAMERA

Yıldıray Lise (YL): Küçük Prens kitabında sizi en çok ne etkilemiştir?

Işıl Şakraker (IŞ): Çok zor bir soruyla başladık. Sanırım beni en çok etkileyen şey, hayata dair her duyguyu içinde bulabiliyor olmanız. O günlerdeki psikolojinize göre her okuduğunuzda size başka bir şey anlatabiliyor olması.

YL: Küçük Prens ile ne zaman ve nasıl yollarınız kesişti?

IŞ: Ankara Tevfik Fikret Lisesi’nde hazırlık sınıfında, sonunda alıştırmalar olan Fransızca baskısını ders kitabı olarak almamız gerekti. Ben beş yıllık ilköğretim sisteminde okuduğum için 11 yaşındayken tanışmış olduk.

YL: Küçük Prens ile ilgili neler biriktiriyorsunuz? Koleksiyonunuz nelerden oluşuyor ve neyi amaçlıyor?

IŞ: Aslında sadece kitapları biriktiriyorum. Ancak çevrenizdeki insanlar hevesinizi öğrendikçe başka hediyelik eşyalar da geliyor, tabii ki hayır demiyorum. Örneğin küçük bir çiçek biblom var, doktora tezimi savunduğum gün jüriyle aynı masaya oturtacağım.

YL: Ne zamandan beri bu koleksiyonu yapıyorsunuz? Nasıl başladınız?

IŞ: Ben seyahat etmeyi çok seviyorum. İlk başlarda aslında “koleksiyon” fikri de yoktu kafamda. Fransızca ve Türkçe’den sonra ilk kez 2004 yılında üniversitedeyken bir öğrenci organizasyonuyla gittiğim Selanik’ten Yunanca’sını aldım. Amacım yine biriktirmek değildi. O sıralar Yunanca’ya çok merak sarmıştım, ben öğrenir bunu okurum diyerek aldım. Sonraları gittiğim başka yerlerden de almaya başladım.

Koleksiyon fikri kendi kendine gelişti. İçine girdikçe gördüm ki dipsiz kuyu ve hepsini kendim almaya kalkarsam çok büyük ihtimalle ömrüm her yere gitmeye yetmez. O yüzden eşten dosttan da istiyorum. Zaten sonradan farkettim ki az bulunur garip diller koleksiyonerler için örneğin Almanya’daki Tintenfass’ta çevriliyor. Yani gittiğiniz yerde oranın dilini bulamıyor da olabilirsiniz. Nitekim Malezya ve Endonezya’da neredeyse hiç kitapçı yoktu ve bulamamıştım.

gezmek

YL: Koleksiyonunuz nasıl oluştu? Kendiniz mi alıyorsunuz yoksa yardım eden dostlarınız var mı?

IŞ: Aslında yukarıda cevap verdim. Şimdilerde insanlar bu tutkumu bildikleri için ben istemeden kendiliklerinden de getiriyorlar. Şaka bir yana, öğrenci maaşımla hepsini toparlamak zor. İyi ki yardım edenler var! 🙂

YL: Koleksiyonuzun son durumu hakkında bilgi verir misiniz? Kaç parça var?

IŞ: Şu anda yanılmıyorsam 60 dil var. Bazı dillerde farklı baskılarım var, toplam kitap sayım 85 civarında. Yani yolum daha çooook uzun.

YL: Koleksiyonuzu internet üzerinde veya farklı yollarla paylaşıyor musunuz?

IŞ: Her ne kadar mühendis olsam da web sayfası yapma konusunda iyi değilim o yüzden kolayından bir blog sayfası açtım. Ancak pek güncel olduğunu söyleyemeyeceğim ve blog koronolojisi koleksiyonlar için pek uygun değil. İlk fırsatta güzel bir sayfa hazırlayacağım.

YL: Koleksiyonunuzun geleceğiyle ilgili hedefleriniz var mı?

IŞ: Aslında geleceği hiç düşünmedim. Benden çok daha fazla kitaba sahip olan koleksiyonerler varken sergilemeye kalkmam abes olabilir, ancak bağışlama fikri de, ilerde çocuklarıma bırakma fikri de çok hoş.

YL: Diğer koleksiyonerlerle iletişiminiz ve işbirliğiniz var mı?

IŞ: Mehmet Sobacı ve Yıldıray Lise’ye çok teşekkür ederim. Bana kitap hediye ettiler. Umarım ben de onlarda olmayan ilginç bir kopya bulunca onlara gönderme fırsatı yakalayabilirim. Bir yandan da size daha yakın birileriyle bu ilgiyi paylaşıyor olmak güzel.

YL: Beğendiğiniz koleksiyonlar var mı? Mutlaka şu koleksiyon parçası ben de olsaydı dediğiniz durumlar oldu mu?

IŞ: Kesinlikle. Sanırım her Küçük Prens koleksiyoneri gibi benim için de Jaume Arbones nihai hedef. En çok istediğim parçalar ise Braille alfabesinde yazılmış diller.

YL: Kendimden biliyorum koleksiyonculuk serüveninde birçok ilginç anılar yaşanıyor. Senin başından geçen ilginç olaylardan bazılarını paylaşır mısın lütfen?

IŞ: Ben bir araştırma enstitüsünde doktora yapıyorum. Burada çok fazla milletten insan var ve uzay mekikleri, uçak motorları gibi konular üzerinde çalışıyoruz. Herkesin teknik olduğu bir ortamda hayatın Big Bang Theory dizisinden hiçbir farkı yok. Bir keresinde posta kutumda şu yeni çıkan üç boyutlu kitaplardan birini buldum. Çekçe’ydi ve içinde gayet dokunaklı bir mektup vardı, sevindim. Velhasıl mektup bir mühendis elinden deneysel bir edebi çalışmaydı, yani ne dediğini çok da anlayamadım. Neyse ben kitap için çok sevindim ancak bu Çek arkadaş aradığını bulamamış olacak ki, gelip benden kitabı geri aldı. Bir de üstüne “Hırsız çingene, kitabımı çaldın” gibi laflar söyledi. Trajikomik bir durumdu. Neyseki sonunda sağ ve salim olarak doktorasını bitirebildi.

Bir keresinde de Hindistan’a giden bir arkadaştan kitap istemiştim. Koleksiyonumdan çok haberi yoktu ve bulamayınca bana Hintçe Tintin getirmişti. Komik hatıra olarak koleksiyonumla beraber duruyor.

YL: Bu koleksiyonu oluştururken sana bir şeyler kattığını veya seni değiştirdiğini düşündün mü hiç?

IŞ: Aslında bu kadar çok değişik dili ve kültürü bir arada görünce; herkese, herkesten kastım her ırka her dine her renge her cinse, hitap edebilen bir şeyin var olduğunu idrak ediyorsunuz. Günlük hayatta insan elinden çıkma savaş, ekonomi vb. gibi yapaylıklara ve mutsuzluk kaynaklarına bir adım yukardan bakabilmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Belki safça gelecek ama asıl olanın sevgi, renkler ve çiçekler olduğu bir dünya yaratabilmemizin mümkün olduğunu görebiliyorsunuz.

YL: Ana koleksiyon dışında başka Küçük Prens malzemeleri de biriktiriyor musunuz?

IŞ: Aslında biriktirmiyorum ama hediye olarak biblolar, afişler, ajandalar, defterlerim var. Onun dışında bir de dövmelerimi biriktiriyorum diyebiliriz. Üç tane Küçük Prens dövmem var. En sevdiğim iş, el bileğimdeki kapalı boa resmini soran insanlarla yapılan sohbetler. Hiç beklemediğiniz kişiler “Aman tanrım ne kadar korkunç!” diye cevap verdiğinde aynı kitapta yaşanan sahne gibi başka bir frekanstan irtibata geçebiliyorsunuz. Tabii ki şapka diyenlerle ilişkiyi kesiyor değilim. Bu arada Formula 1 pisti diyen çok oluyor, onu da yaratıcı cevap olarak kabul ediyorum.

SANYO DIGITAL CAMERA

YL: Küçük Prens kitabının bu kadar sevilmesinin sırrı nedir sence?

IŞ: Hikayesini bir kenara bırakırsak, tüm insanlar için ortak olan sevgiyi ve karşınızdakinin varlığına olan saygınızı temel aldığı için bu kadar evrensel olabilmiş. İnsanın içindeki toplum tarafından susturulmuş çocuğa seslendiği için. Ayrıca her yaştan insana farklı da olsa bir şey anlatabilme becerisinden kaynaklanıyor.

YL: Kitabın en çok sevdiğin bölümü hangisidir?

IŞ: İşte bu soru daha da zor oldu. Birini söylesem diğeri üzülecek gibi geliyor. En iyisi hepsi deyip geçiştireyim kimse darılmasın…

YL: Sence Küçük Prens kitabının en önemli mesajı nedir?

IŞ: Sadece sevginin var olduğu bir dünyanın gerçek olduğu…

YL: Türkiye’de bir Küçük Prens Müzesi kursak, sence içinde mutlaka olması gerekenler nelerdir?

IŞ: Çizimler ve kitaplar olmalı. Öte yandan da her yaştan insanın izlenimini veya resimlerinin biriktirildiği koskocaman bir defter olabilir.

foto

23temmuz2013

 

Işıl Şakraker’in koleksiyonu sitesi: http://lillymarlin.blogspot.com/

E-posta adresi: isilsakraker(at)gmail.com

Fotoğraflar: Işıl Şakraker arşivi

Mehmet Sobacı: “Küçük Prens değil pilot olduğumu söyledim!”

Küçük Prens Koleksiyonerleri Röportaj Dizisi

1. Mehmet Sobacı

sobacı1

Uzun süredir aklımda olan ama bir türlü başlatamadığım bir serüven bugün başladı.

2012 yılında aklıma düşen ve Ankara’da TAYFA Kitapkafe’de devam eden “Dünyanın Küçük Prens Kitapları” sergimiz ile artan Küçük Prens sevgisini anlatma çabamız ile mutlaka çıkılacak dediğim bir serüven bu.

Önce Türkiye’deki, sonra dünyadaki Küçük Prens koleksiyonerleri ile blogumda “Küçük Prens Koleksiyonerleri Röportaj Dizisi” yapmak. Her koleksiyonere aynı soruları soracağım. Herkesin kendi öyküsü ile Küçük Prens’i anlatma şansımız olacak.

Bu önemli dizide seride ilk konuğum dostum Mehmet Sobacı. Küçük Prens kitapları koleksiyonerliğimin ilk günlerinde tanıştığım, koleksiyonlarımız için birbirimizi desteklediğimiz ve dost olduğum bir isim. Kendisinin Küçük Prens sevgisi ve koleksiyonu neredeyse tüm ülkede biliniyor.

Sobacı’nın gözünden Küçük Prens bu yazıda…

Mehmet Sobacı kimdir?

1963 Ermenek (Karaman) doğumlu. Cumhuriyet İlkokulu ve Ermenek Lisesi’ni bitirdi. 1980’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’na girdi; 1987’de Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Görünüm, Günaydın, Tan, Posta, 24 Saat, Ulus, Anadolu’nun Sesi, Karakare, Belediye Dünyası, Türkiye Golf Magazin ve Çankaya Çocuk Gazetesi’nde yayın tasarımcısı; Redekta, Barek, Don Quijote Tasarımevi, Angora ve Reta ajanslarında tasarımcı, sanat yönetmeni ve yaratıcı yönetmen olarak çalıştı. 1993’ten bu yana Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Tübitak Popüler Bilim Kitapları serisinin ilk kitaplarını tasarlayan Mehmet Sobacı, çok sayıda kitap kapağına da imza attı. ilef’in 1993-1995 döneminde yürüttüğü KATGEP’i (Karayolu Trafik Güvenliği Eylem Planı) hazırlayan ekibin bir parçası oldu. Sedat Simavi Vakfı 1. Genç Gazeteciler Yarışması (1986, Mehmet Düztaş ve Turan Yılmaz ile birlikte) ve İzmir Karşıyaka Belediyesi İnsan Hakları Kısa Film ve Belgesel Yarışması’nda birincilik (1990, Gülsen Ülker ve Müfit Sakallı ile birlikte); 18. Kristal Elma Açıkhava Dalı Hizmet Kategorisi’nde başarı ödülü (2006, Reta ekibi ile birlikte) kazandı. 1995’te kurulan Reklam Atölyesi’nin koordinatörlüğünün yanı sıra Reklamcılık ve Tanıtım Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürüten Mehmet Sobacı, halen Reklam, Reklam Kampanyaları, Reklamcılık Uygulamaları (I-II), Grafik ve Grafik Uygulamaları (I-II) derslerini veriyor. Bir çocuk babası.

[Benim için Sobacı; bir dost, imrendiğim bir Küçük Prens kitabı koleksiyoneri ve Küçük Prens müzemizin babası]

 sobacı2

Yıldıray Lise (YL): Küçük Prens kitabında sizi en çok ne etkilemiştir?

Mehmet Sobacı (MS): Sanırım tilki ile yaptığı konuşma. “Evcilleşmek” ve “evcilleştirmek”… Çok anlamlı buluyorum bu bölümü. “Başka?” diyorsan, gezegenine geri dönebilmek için bedenini geride bırakmak zorunda kalışı. Bu nedenle, pilotun Küçük Prens’i son olarak gördüğü yerin çizimini dövme olarak yaptırmayı düşünmüştüm yıllar önce. Sanırım bu yıl bunu gerçekleştireceğim.

YL: Küçük Prens ile ne zaman ve nasıl kesişti yollarınız?

MS: Henüz 12 yaşındayken doğduğum ilçeye (Ermenek, geçmişinde “tekerleğin değmediği yer” adıyla anılan bir dağ ilçesiydi) büyük olasılıkla sürgün olarak gönderilmiş bir Türkçe öğretmeni tanıştırdı beni Küçük Prens ile. Derste bölümler halinde okudu. Hemen ilçenin 2 kitapçısına koştum, ama, bulamadım. Bir sınıf arkadaşımın evinde vardı Küçük Prens. Arkadaşımın abisi İngiltere’ye kaçmıştı politik nedenlerle. Ona bir İngilizce baskısını göndermişti. O kitabı elimde nasıl tuttuğumu bugün bile çok net anımsıyorum. Çok kıskanmıştım.

Küçük Prens Kitaplığı iki adama adanmıştır. İlki Salih Çağdaş’tır. Kitabı bize okuyan Türkçe öğretmeni. Yakın geçmişte ekonomik nedenlerle canına kıydığı yolunda bir duyum aldım. Umarım isim benzerliğidir. Salih öğretmen, umarım yaşam çizgisini değiştirdiği öğrencilerine yenilerini ekliyordur. İkincisi ise üniversiteden. Bilgi Kaynakları ve Arşivcilik dersimize gelen Sami Nabi Özendim. Gerçek bir beyefendi ve öğretmendi. Milli Kütüphane’nin kuruluşunda görev almış, yöneticiliğini yapmış; sonra da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda anılan dersi vermeye başlamıştı. Kitaplığım bu iki “adam”ın ismini taşır.

YL: Küçük Prens ile ilgili neler biriktiriyorsunuz? Koleksiyonunuz nelerden oluşuyor ve neyi amaçlıyor?

MS: Yalnızca kitap. Elbette, zaman içerisinde bana armağan edilmiş birtakım eşyalar da (kolye, anahtarlık, yastık, boyalı ahşap kutu, pinler vb.) oldu. Hatta, Fransa’da bir Küçük Prens mağazasından birkaç parça eşya da aldım. Ancak, baktım ki çocuğumun rızkını bunlara yatıracağım, hemen vazgeçtim. Çünkü parfümden duş perdesine, kaleydoskoptan çarşafa her şeyini yaptılar. Kitap dışında hiçbir şeye para harcamıyorum artık. (Bu armağan kabul etmeyeceğim anlamına gelmiyor, doğal olarak. :)).

Koleksiyonum neyi amaçlıyor? Öncelikle, Türkçe’deki bütün baskıları toplamak. Şu ana kadar saptayabildiğimiz (Bunda senin de katkın var) 175 Türkçe baskının 128 tanesi koleksiyonda yer alıyor. Ben bir yayınevinin tüm baskılarını ayrı birer kitap olarak değerlendiriyor ve topluyorum. İkincil olarak dünyadaki baskılarını edinebilmek. Şu ana kadar taslaklar dahil (30’a yakın taslak var) 305 dil ve lehçede basılmış Küçük Prens. Bunlardan 117 tanesi var bende. Daha epeyce bir yolum var anlayacağınız. 🙂 Umarım ömrüm yeter buna.

YL: Ne zamandan beri bu koleksiyonu yapıyorsunuz? Nasıl başladınız?

MS: 20 yıla yaklaştı sanırım. Tuhaf ama (Bu büyükler tuhaf oluyor zaten), tam olarak hangi tarihte ve hangi ruh haliyle başladığımı anımsayamıyorum. Pek çok arkadaşıma (eğitmen, ebeveyn) Küçük Prens hediye ettiğimi anımsıyorum; ama, kitaplığıma 2. kitabı koyduğum günü anımsamıyorum. Bu yüzden gözünüzde küçük düşmem umarım.

YL: Koleksiyonunuz nasıl oluştu? Kendiniz mi alıyorsunuz yoksa yardım eden dostlarınız var mı?

MS: Olma’ mı! Başta sen… 648 kitap var kitaplığımda. Ben 200 tanesini eklemişim (“Almak” demek istemiyorum. Çünkü imece yoluyla bir şey yaptığımızı düşünüyorum). Kalan 448 kitap sayısı 250’yi aşan “Küçük Prens Dostu”ndan (Ben kitaplığa katkı yapanları böyle adlandırıyorum). Senin eklediğin 16 kitap var örneğin. Şeyda’nın, Derya’nın, Reyya’nın eklediği kitaplar… Jaume’nin, Victor’un, Zeynep Sıla’nın eklediği kitaplar… “Yardım eden Küçük Prens Dostlarım var” diyeyim. 🙂

YL: Koleksiyonuzun son durumu hakkında bilgi verir misiniz? Kaç parça var?

MS: Şu anda 117 dil ve lehçeden 648 kitap var. Bu söyleşiyi yayınladığın anda bu sayı değişebilir.

YL: Koleksiyonuzu internet üzerinde veya farklı yollarla paylaşıyor musunuz?

MS: Evet. İnternette yıllardır paylaşıyorum (www.mehmetsobaci.com). “Dünyanın Küçük Prensleri Sergisi”nde konuk koleksiyoner olarak fiziksel olarak da sergileme şansım oldu.

sobacı4

YL: Koleksiyonunuzun geleceğiyle ilgili hedefleriniz var mı (sergileme, bağışlama vb.)?

MS: Bir fotoğraf sanatçısının, Joseph Koudelka’nın bir sözünü not etmiştim yıllar önce. Aşağı yukarı şöyle bir şey söylüyordu; “Fotoğraf üzerine iri laflar etmek istemiyorum. Çünkü dünya hızla değişiyor ve ben, bu değişime ayak uydurmak istiyorum.” Evet, dünya hızla değişiyor ve ben de (olumlu yönde) bu değişimi yaşamak istiyorum (Burada söyleyeceğimi bir başka soruda sorduğun için bekliyorum. Az sonra!).

YL: Diğer koleksiyonerlerle iletişiminiz ve işbirliğiniz var mı?

MS: Tabii ki! Jaume Arbones, Jean-Jacques Sergent, Antonio Massimo Fragomeni, Jean-Marc Probst, Nazlı Çiğdem Sağdıç, Kazım İnal, A. Selen Selçuk, Öykü Şenhan, Emre Ünlüsoy, Işıl Şakraker, Zeynep Uçar (Adını anımsayamadığım dostlarımdan özür dilerim)… Yazışıyoruz, kitap değiştiriyoruz. Karşılıklı siparişlerimiz oluyor.

Bunu şu örnekle anlatayım. Jaume Brezilya’da yaşayan bir İspanyol. Bir gün mail atıp bendeki Türkçe ilk baskılardan birini istedi ve (bana göre) yüksek bir bedel teklif etti. Ona, o kitabın benim için çok değerli olduğunu (kendi dilimdeki ilk baskılardan biri ve çok değer verdiğim biri tarafından kitaplığa eklendiğini) belirttim ve teklifini kabul etmedim. O sırada Jaume’nin Küçük Prens’in ilk baskılarını topladığını bilmiyordum. Aradan bir süre geçti. Jaume kitaplıktaki Azerice ilk baskıya (ilk teklifine oranla daha düşük, ama benim için hala yüksek) bir para teklif etti. Bu sırada Jaume’nin ilk baskıların koleksiyonunu yaptığını öğrenmiştim. “Bu kitap benden çok senin kitaplığına yakışır” diyerek kitabı armağan ettim Jaume’ye. Mutluluğunu ifade ettiği sözcükleri paylaşmayacağım sizinle. Ama, şunu söyleyebilirim, 9 kitap gönderdi bana. Koleksiyonumda olmayan 9 kitap. Bazılarının yayıncısı ya da editörüydü. Jaume ile alışveriş yapmadık. Kitap değiştirdik. Benzeri bir durum Antonio ile de geçerli. Jean-Marc ile henüz bu düzeyde bir iletişimim yok (İngilizcem biraz zayıf). Michael Patel’e yazacak cesareti henüz bulamadım.

Bir başka örnek; bir gün bir mail aldım Jean-Jacques Sergent’tan. Benden bir Türkçe Braille kitap satın almak istiyordu. Koleksiyonumdaki Braille kopyalar okula yaklaşık 100 metre uzaklıktaki Sevil Sabancı Altı Nokta Kültür Merkezi’nde basılıyordu. Bir tane alıp hediye ettim Jean-Jacques’a. Bir süre sonra koleksiyonumda olmayan bir Breton lehçesi kitap geldi.

Evet, kitap alıyoruz. Ama, öykülerini anlattığımız kitaplar onlar değil. Örneğin, kitaplıktaki en pahalı kitabın öyküsünü anlatmıyorum sana.

YL: Beğendiğiniz koleksiyonlar var mı? Mutlaka şu koleksiyon parçası ben de olsaydı dediğiniz durumlar oldu mu?

MS: Beğendiğim koleksiyonlar da var, “mutlaka bende olmalı” dediğim kitaplar da. Michael Patel’in, Jean Marc Probst’un koleksiyonları akılları zorluyor.

Ama, aradan geçen 38 yılın getirdiği berraklaşma ile, kıskanmadan. Hiyeroglif diliyle yazılan kitabı isterim. Çingenece Küçük Prens’i de… Varlık baskısını da (kapaklısını… kapaksızı var bende) isterim.

12 yaşımdan farklı olarak, artık kıskanmıyorum.

YL: Kendimden biliyorum koleksiyonculuk serüveninde birçok ilginç anılar yaşanıyor. Sizin başınızdan geçen ilginç olaylardan bazılarını paylaşır mısınız lütfen.

MS: Senin bildiğin “Vedat örneği”ni paylaşmayacağım. Bu internette var zaten. Yeni iki şey: Mavibulut’un eksik baskılarını ararken bir sahaf “Abi, bu baskılarda değişen tek şey baskı numarası. Gerisi aynı” demişti. Ben de “Biliyorum, ben bir koleksiyonerim” dedim.

Bir diğeri, nadir kitaplar satmak iddiasındaki bir on-line alışveriş ortamında başka bir on-line alışveriş ortamında 12,80’den (lira) satılan kitaplara 50 lira fiyat koymanın yanlış olduğuna ilişkin mesajlar gönderdim. “Bulursan, alırsın” yanıtını aldım. “Buldum, aldım” yanıtını gönderdim. Üstelik 2 tane aldım. Biz koleksiyonerler, (Ne yazık ki) başka bir borsa oluşturuyoruz. Gittigidiyor ve Nadir Kitap’ta “Exupery” sözcüğünü aratın. Yazarın hangi kitapları hangi fiyata satılıyor, öğrenin. Koleksiyon yapıyoruz ama, mirasyedi değiliz.

YL: Bu koleksiyonu oluştururken size bir şeyler kattığını veya sizi değiştirdiğini düşündünüz mü hiç?

MS: Tabii ki… Ben bir öğretmenim. Bir işi öğretirken huysuzluk aşamasına geldiğimde Küçük Prens’in pilotla karşılaştığı anı anımsıyorum. Öğrencimi kırdımsa, özür diliyorum. Kırmamayı başardımsa sorununu dinleyip işleri öteliyorum.

Ve bir babayım… Canım kızım. Kendisi zaten dünyanın en değerli armağanı olan canım Sılam. Bana doğum günü armağanı olarak “el yazması (ve çizmesi) bir Küçük Prens kitabı hediye etmeye karar verdiğinde 14 yaşındaydı. Başladı. Sıkıldı sonra. Ama, benim koleksiyonumda (bilebildiğim kadarıyla) dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir kitap (defter) var. Sıla’nın yazıp çizdiği kitap. Hayatının dingin bir anında yeniden yazıp çizmesini isterim. Ama, -dediğim gibi- hayatının dingin bir döneminde…

YL: Ana koleksiyon dışında başka Küçük Prens malzemeleri de biriktiriyor musunuz?

MS: Hayır.

YL: Küçük Prens kitabının bu kadar sevilmesinin sırrı nedir sizce?

MS: Bunu ben düşünmüş olamam. Bir hocam şöyle demişti; “İnsana ilişkin şeyler, yeni biçimleriyle ifade edildiklerinde yeni ‘takipçiler’ bulacaktır (facebook, twitter… o yıllarda bunlar yoktu :))” Ne Moby Dick’e konu olan şey değişecek, ne Beyaz Diş’e… Küçük Prens kitapları biriktirmeseydim, Don Quijote kitapları biriktirirdim. Bu kitapları basan kapitalistlerin kütüphanelerinde bu kitaplar yoktur muhtemelen.

YL: Kitabın en çok sevdiğiniz bölümü hangisidir?

MS: Tilki ile karşılaştığı sayfalar. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde derse gittiğim yıllarda (1999-2001) “boğa yılanı-şapka” bölümünü öğrencilere okudum. Orada 1. sınıf öğrencilerine ders veriyordum. İçlerindeki (kaldıysa) çocuğa önem ve değer vermelerini anlatmaya çalıştım.

YL: Sizce küçük Prens kitabının en önemli mesajı nedir?

MS: Sevgili Yıldıray, bu sorunun yanıtını okurlara bırakmak eğilimindeyim. Yanıtı bilmediğimden değil, bilerek ”boş kağıt” veriyorum. Ancak, Yıldıray Lise’yi, Michael Patel’i, Jean-Marc Probst’u, Antonio Massimo Fragomeni’yi, Zeynep Uçar’ı, Nazlı Çiğdem Sağdıç’ı, Işıl Şakraker’i, Kazım İnal’ı, Jaume Arbones’i, Öykü Şenhan’ı, Emre Ünlüsoy’u ve M. Sobacı’yı tutkuyla bir araya getirdiğine göre, bir felsefesi, büyüsü olsa gerek. 18 Mayıs’ta “Dünyanın Küçük Prens Kitapları” sergisi kapsamında İoanna (Kuçuradi) hoca ile söyleşeceğiz. Bu sorunun yanıtını Kuçuradi hocadan dinleriz.

YL: Türkiye’de bir Küçük Prens Müzesi kursak, sizce içinde mutlaka olması gerekenler nelerdir?

MS: Kitap. Ve dahi, biz Küçük Prens konusunda ne yaparsak. Ve sanırım pek çok iyi şey yapacağız. İnternet müzesi fikriyle yola çıktık. Bunu gerçek bir müzeye dönüştürmek kurması güzel bir düş. Burada “Can baba” yetişiyor imdada: “Düşlerinde bile göremez işler / düşlerin gördüğü işleri.

 sobacı3

Sobacı’nın iletişim bilgileri:

Mehmet Sobacı Koleksiyonu: www.mehmetsobaci.com

Eposta: sobaci(at)gmail(nokta)com

 

Mehmet Sobacı ile yapılan diğer röportajlar

Kanal B TV

Habertürk Gazetesi

Akşam Gazetesi

16mayıs2013

Fotoğraflar: Oğuzhan Burak, Yıldıray Lise