CITIZEN SEA – YURTTAŞ DENİZ

CITIZEN SEA

 

If the sea were human

Who would it be?

Surely

Dutch

 

YURTTAŞ DENİZ

 

Ne olurdu

Deniz insan olsa

Ne olacak?

Hollandalı olurdu

 

Reference – Kaynak:

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Hollandalı Dörtlükler – Quatrains of Holland

Translated by – Çeviri: Talat S. Halman

1977, Cem Yayınevi, İstanbul

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Mr. Dağlarca is one of my favorite Turkish poet (1914 – 2008,  Istanbul). He is most prolific poet of Turkish republican poetry with more than 60 collections.

Wikipedia link for the master Dağlarca: http://en.wikipedia.org/wiki/Faz%C4%B1l_H%C3%BCsn%C3%BC_Da%C4%9Flarca

From now on, I will share some of his work in English adn Turkish from his deep poetry pool.

******

Dağlarca, en favori Türk şairlerimden biridir (1914-2008, İstanbul). 60’dan fazla yayınıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin en üretken şairidir. Dağlarca üstad ile ilgili daha detaylı için bakınız: http://tr.wikipedia.org/wiki/Faz%C4%B1l_H%C3%BCsn%C3%BC_Da%C4%9Flarca

Bundan böyle, üstadın derin şiir havuzundan örnekleri İngilizce ve Türkçe olarak sizinle paylaşacağım.

Bir aşk hikayesi

(Alıntıdır. Kişisel arşivimde ayrı bir yeri olan bu hikayeyi tekrar okuyunca Özcan Yüksek’in Binbir Gece Masalları tefsirleri düştü aklıma. Onun için paylaşıyorum).

Bu öyküyü bir filmde dinlemiştim. Aklımda öyküden başka bir şey kalmadı. Bir de anlatanın kör olduğu.

Bir gün kral diyarın en güzel prenseslerini çağırdığı bir davet veri. Güzel olmasına kızların hepsi güzeldir ama kralın kızı prenses gibi de yoktur.

Kralın askerlerinden biri nöbet beklerken prenses önünden geçer. Bakış o bakış. Prensese hemen açık olur.

Basit bir askerin, kralın kızının yanında lafı mı olur? Ama her nasılsa, eninde sonunda prensesle tanışmayı başarır. Onsuz dayanamayacağını, beraber olamayacaklarsa ölmek istediğini söyler.

Prenses, askerin aşkının gücünden etkilenir. Ona şöyle der: “Eğer benim balkonumun önünde yüz gün ve yüz gece bekleyebilirsen

Ben de senin olacağıma söz veriyorum.”

Asker başlar beklemeye.

Bir gün, iki gün, yirmi gün geçer.

Prenses her akşam balkonundan, aşağıda bekleyen askere bakar. Ne zaman baksa asker hiç kımıldamadan dimdik durmaktadır.

Yağmurda, karda, rüzgarda hep orda bekler.

Kuşlar askerin kafasına pisliklerini yapar, arılar onu her bir yerinden sokar.

Asker yerinden kımıldamaz.

Günler geçer, asker bekler.

Doksan günün sonunda bembeyaz, taş kesilmiş gibi durmaktadır. Gözlerinden boşalmakta olan yaşları tutamaz. Uyuyacak takati kalmaz.

Ve bitmek tükenmek bilmeyen bu zaman boyunca Prenses de bekler.

Sonunda doksan dokuzuncu gece gelmiştir.

Asker arkasını dönmeden gider.

Hikayenin sonunu şaşkınlıkla dinleyene kör adam şöyle der,

“ve sakın bunun ne anlama geldiğini sorma çünkü ben de bilmiyorum. Sen anladıysan bana söyle.”

Alıntı: GÜNDÜZ VASSAF’ın Uçmakdere adlı köşesinde 30 Kasım 2003 tarihinde yayımlanmıştır.

Baobab ağacım

(Fotoğraf: İnternetten alınmıştır.)

 

“…Bir Arap öyküsü içinde işitmiştim. Bir gün şeytan gelmiş, baobabların hepsini ters çevirmiş, ağaçlar artık hep öyle kalmış. Başka bir baobab öyküsü daha işitmiştim. Onu da anlatayım:

Baobab yeryüzündeki ilk ağaçlardan biriymiş. Sonra sıraltı ağacı (yuka), sonra hurma ağacı yeryüzüne çıkmış. Baobab, palmiye ağacını gördüğünde çığlıklar atmış ve ondan daha uzun olmak isteğini söylemiş. Sonra ateş ağacı belirmiş, kızıl çiçekleri baobabı büsbütün kıskandırmış. Sonra baobab, enfes yemişleriyle incir ağacını görmüş ve onun gibi meyveleri olması için dualar etmiş. Tanrılar bu kadar hasetlik yeter demiş ve baobabları söküp tepetaklak yeniden toprağa dikmişler, böylece sesi artık çıkmaz olmuş…”

Alıntı: CİNİSTAN (aşk ve kaybedilen dünya) – Özcan Yüksek