Medet Umdum “Saç Köpüğü”nden

“Yeter!” dedi ve telefonu büyük bir hınçla kapattı genç kız, karşısındaki erkeğin afallamasını dahi hissetmeden. Oturduğu sandalyede iyice küçülüp, bu alemde yalnız olduğunu anladı. Ve hıçkırıkların ardı arkası kesilmedi. Bir hamlede telefonun kablosunu çekti prizden. Daha fazla onun sesini duymaya dayanamazdı çünkü. Evet, yalnızdı. Keşke ev arkadaşları şu an yanında olsaydı da sığınacak bir kuş kafesi olsaydılar ona. Hırçın kartalın hapsedileceği…

Ama yoktular, hepsi diğer arkadaşlarına ders çalışmaya gitmişlerdi. O ise evde oturup televizyon seyretmek, biraz kafa dinlemek istemişti. Ne kadar da masum bir istekti bu halbuki, ta şu telefona kadar. Bunları düşününce biraz daha burkuldu içi. Ne yapacağını bilemez bir halde kendi odasına gidip en sevdiği beyaz geceliğini giydi. Şu an tek sığınağı olan yatağına gelişi güzel uzandı. Canı sıkılıyordu, ama elden gelen bir şey yoktu. Acaba Serdar’ı arayıp kendine neden böyle davrandığını sorsa mıydı? Bu düşünceyle birlikte ayağa kalması bir oldu. Odanın loş ışığında tüm karşı duvarı kaplayan aynaya, kendine şöyle bir bakındı. Sanki eski Zeynep değildi, ya da öyle görmek istemiyordu. İyice yaklaştı aynaya, nefesiyle buğulandırdı onu. Sonra da sağ avucuyla siliverdi kendinden korkarcasına. Tekrar yaptı ve bir şeyler yazmak isteği geldi içinden. Ama yazdıktan hemen sonra siliniyorlardı. Komodinin üzerinde duran ruju aldı eline ve de yazmaya başladı.

Az önce ölümü gördüm sözlerinde

Yazdıklarını okumadan; ruju, içindeki tüm kini kusan bir hışımla yere fırlattı. Tekrar yatağa oturup başını ellerinin arasına aldı. Düşünmek istemiyordu ama düşünüyordu işte. Ne yapmalıydı? Müzik setine ilişti gözü; belki neşeli bir şey onu kendine getirebilirdi. James Galway, Jean Pierre Rampal, Zamphir… Hepsi de derdine deva olamadılar. Gözü çekmecede duran Dream Theater albümüne ilişti. Bu, Serdar’ın hediyesiydi. Eline aldı kırmak amacıyla ama kıyamadı. İstemeden de olsa eli müzik setine uzandı

tıpkı kahve falımızda çıktığı gibi.

ve müziğin ilk tınılarını duymaya başladı. Bu müziğin onu daha da karamsar yapacağını bile bile nasıl katlanıyordu? Buna bir anlam veremedi. Müziğe kaptırdı kendini bir an. Sıkılınca da gidip geçmek bilmeyen zamandan öç alırcasına saatle oynadı. Onu her sabah gerçek hayata döndüren saat. Evirdi, çevirdi ama yine zamana sahip olamadı. Kütüphanedeki tüm kitapları tek tek karıştırdı bir umutla. Ama nafile, kafasını boşaltamıyordu. Birden hatırladı;  bugün en yakın arkadaşından aldığı “Bülent Üstün’ün çizdiği Kötü Kedi Şerafettin” karikatür albümü halen çantasından çıkarılmayı bekliyordu. Dudağında hafif bir gülümseme ile çantasını açtı, kitabı aldı ve okumaya başladı. Sayfalar ilerledikçe üzerindeki ağır sis perdesi yavaş yavaş aralanmaya başladı; hatta içinden birkaç ufak kahkahanın fışkırmasına sebep oldu. Evet, biraz daha iyi hissediyordu kendini şimdi, gülümsemeyle dolu ve bazı okuduklarından utanmanın verdiği hafif kırmızı yanakları ile. Gözü yine aynaya kayınca eski Zeynep gülümsedi sanki ona. Okumaya devam. Çabucak kitabın sonu gelmişti, onun uykusuyla beraber. Hemen yorganını çekti başına, duasını etti, hemen uyuması için her zaman yaptığı kendince sihirli şeyi yaptı…

Saç köpüğüyle saçlarına şekil veriyordu

“Zıııııırrrr!”, “Zıııııırrrr!”  sesleri ile uyandı, komodinin üzerinde çalar saati arayarak. Tabii ki bulamadı. Her zaman olduğu gibi yine orada, işte masanın üzerinde duruyordu; kim koyduysa oraya? Kendini külçe gibi hissederek kalktı ve saati susturdu. İyi de bu saati kim kurmuştu? Hatırlayıverdi; herhalde akşam saatle oynarken olmuştu. “Saat sabahın 08:32’si. Off! Bu yapılır mı? Adama ya!” Tekrar yatağa doğru ilerledi. Yatağın üzerinde bir karikatür albümü. Aynada iki kıtalık şiir benzeri birşeyler yazılı ama ne? Daha yakına gidip okumaya başladı. “Hıımm!” dedi. “Bunları ben mi yazmışım acaba! Neyse, herhalde uzun gecenin bir doğurganlığı idi bunlar.”

Tekrar  “Zıırrrr!”, “Zıııırrrr!” Daha yeni susturdum şunu deyip arkasına dönünce bu sesin saatten gelmediğini anladı. Kapı ziliydi çalan; acı acı. Kim bu, sabah sabah diye söylendi. Gidip diyafondan  “Kim o?” diye seslendi aşağıdaki münasebetsize.

Sanki içimizden biri.

“Ben Serdar. Güzelim açar mısın?” İçi bir tuhaf oldu. Cevap vereceği şu bir iki saniye sanki bir ömür gibi geldi ona. Ne diyeceğini bilemedi. İçindeki fırtınalara kaptırarak kendini, gayri ihtiyarı dış kapı otomatına bastı. Ve birden odasına doğru hızlıca koştu. Aynadaki yazıyı ne yapıp edip silmeliydi. Serdar onu görmemeliydi. Avucuyla ovuşturdu aynayı, ama kurumuş ruj bir türlü çıkmıyordu. Çaresizlik içinde etrafına bakındı. Komodinin üzerindeki saç köpüğü yetişti imdadına. Bir güzel sıktı onu aynaya ve sağ avucuyla siliverdi hemen tüm yazılanları. İzi kalmıştı yine, ama hiç olmadı, okunmuyorlardı. Fakat, eli ve geceliğinin sağ kolu tamamen kıpkırmızı kesilmişti. Bu sefer dairenin zili çaldı. Gidip açtı kapıyı, sağ elini kapının arkasında tutarak.

Hafifçe gülümsedi dudaklarını oynatarak;

“Günaydın güzelim! Dün gece için çok, ama çok özür dilerim. Biliyorum affetmeyeceksin, ama o talihsiz telefon görüşmesinden sonra yazdığım şu dizeler belki bir nebze yumuşatır seni. Yine özür diliyorum. Sınava geç kaldım, hemen gitmem lâzım ama istersen senin yanında kalabilirim.” (Nefes nefese bir halde)

         “Sen sınavına git!” (Sinirlice)

         “Tamam. Ben gidiyorum o zaman. Hoşçakal! Bana bir şans öpücüğü

verir misin?” (İçeriye doğru bir hamle yapar ve kızı sol yanağından öper.)

Yarın sabah herşey düzelecek

Asansörün kapısı kapanınca genç kız elindeki kağıdı yere düşürür ve eğilerek kapının önündeki gazete ve ekmek ile onu da alır. Ekmeği mutfağa, diğerlerini ise kendi odasına bırakır.

Yüzünü yıkadıktan sonra çay suyunu ateşe koyar ve şofbeni yakar. Güzel bir duş onu kendine getiren ve herşeyi unutturan. Ondan sonra da kıvır kıvır saçlarını tarama faslı. İşte en sevdiği an. Banyodan sonra saçlarını kolayca taramak özgürlüğü. Sadece bu anlarda söz geçirebiliyor saçlarına. Her an isyankâr duranlara. Biraz ferahladıktan sonra kendisine ödül olarak güzel bir kahvaltı sofrası donatır. Her şey hazırdır artık, güzelce kahvaltısını yapar ve son keyif çayını koyar bardağına, her zaman gazete okurken içtiği.

Gazete?!

Odasına gidip gazeteyi değil de Serdar’ın yazmış olduğu kağıdı alıp gelir; heyecanla, bir koşuda.

Sen o, o sen. Birlikte mutluluğa…

Çayından kocaman bir yudum alarak okumaya başlar. İlk kıta bittiğinde oldukça şaşırır; elindeki çay bardağı öylesine kayar elinden yere doğru. Bunlar onun bu sabah aynada okuduğu mısralar, dün gece kendinin yazdığı…

Son mısrayı okuyunca

alın yazınız, kanla.

hisseder ancak sağ bacağından akan sıcacık kanı. Bardağın parçalarının sebep olduğu. Sanki içindeki tüm pisliği akıtan…

(09.06.98 / 22:20:38) / AnKara

Küçük mavi bir tarak

“Küçük mavi bir tarak!” diye nefes nefese uyandı genç adam. Yine aynı rüyayı görmüştü. Tam dört gündür hep aynı rüya… Biraz yatakta oturup derin derin nefes alıp verdi ve de sakinleşmeye çalıştı. Hemen sonra kalkıp koca bir yudum su içti korkusunu atmak için. Kendini sersem gibi hissediyordu. Her yanı özellikle de başı ağırıyordu. Evde bir aşağı bir yukarı dolanıp durdu belli bir süre. Kendine güzel bir sucuklu tost ile bir bardak sallama çay yaptı. Sabah sabah seyredecek fazla bir şeyi olmadığından ve de rüyayı unutmak için Kral TV eşliğinde kahvaltısını yaptı. Giyindi ve de evden dışarı adımını attı atacakken elektrikler kesildi. Zar zor bağlayabildi botlarını. Tam 12 katı merdivenlerden inmek onu daha güne başlamadan yordu. En sonunda kendini apartmanın dış kapısında buldu da rahatladı.
Bölümüne yine tam 20 dakikada varabildi. Şanslıydı çünkü okulu ikâmet ettiği semte çok yakın olduğundan yürüyerek gidip geliyordu. Akşamları da aynı yolu tersine katetmek ruhunu serinletiyordu. Dile kolay tam 4 senedir aynı yolu takip ediyordu. Yolla bütünleşip ırağı yakın ediyorlardı. Ama bu rüyaları gördüğünden beri sabah yürüyüşü ölüm gibi geliyordu ona. Hem bugünün salı olduğunu da unutmuş. Her salı takip ederek bölümüne kadar eşlik ettiği ve tek kelime dahi konuşamadığı Nalan’ı maalesef bugün görememişti. Bunun farkına ancak üçüncü derste varabildi. Bunu “Tühh! Allah kahretmesin!” faslı izledi. Ama elden gelen bir şey yoktu.

Bölümde 1 saat kadar oyalandı: internette sörf yaptı, e-mail cevapladı, uzaktaki arkadaşlarına kocaman bir merhaba dedi. Tuvalete gitti; elini, yüzünü yıkadı. Alt katta çömezler oturmuş labaratuvar raporu yazmakla meşguldüler. Onlara laf atmak istedi her zamanki gibi ama içinden gelmedi nedense. Zaten onu sus pus gören herkes “N’oldu? Moralin niye bozuk?” diye sordular. Cevap bile vermedi. Bazıları ona takıldılar. Bu sefer hiç ama hiç keyfi yoktu. Sadece “Küçük mavi bir tarak!” diyebildi. Herkes bön bön baktı suratına. O da yardım diler gibi masum. Yoktu bir cevap. Zaten ne dediğini dahi anlamamışlardı ki. Boşver deyip ayrıldı oradan ardına bile bakmadan ve en yakın ağacın altına oturdu yağan yağmura aldırmadan. O muazzam toprak kokusu iliğine kadar işleyene dek kaldı, orada. Fazla da sürmedi yağmur; şöyle gelip geçti. Bu sefer de gökyüzünün maviliği ve bulutların beyazlığı ev sahipliği yaptı ona ve aklındaki tek şeye: “Küçük mavi bir tarak.”

Bilemedi ne kadar baktığını gökyüzüne derin derin. Taa Gözde gelip onu bu halden sıyırana dek. Sadece bir kelimeydi duyduğu: “Çetiiin!”. Yine sersem sersem baktı o mahzûn güzelliğe, “Hadi be!” der gibi bir kol hareketi yaptı kıza doğru ve başını çevirdi yine derin maviliğe…

Kız da çekip gitti bu ilgisizliğe bir tepki olarak. Çok sonraları aklı başına geldi. Ona bir şeyler diyecekti. Çok geç artık. Aniden kalktı ve yürümeye başladı ıslak çimenlerin üzerinde kayarcasına.

* * *

Biraz rahatlamıştı kapı görevlisi. Artık sabahki gibi araba girişi yoktu okula. Şöyle bir dayandı bekçi kulubesine ve okula doğru bakmaya başladı. Önce hafif kel bir kafa, güneş gözlüğü, pis bir sakal, yakası sarkmış kolsuz bir fanila, ondan görünen göğüs kılları ve de üzerindeki kolları sıvalı mavi gömleği gördü. Sonra kemersiz bir kot pantolon dizleri çamurlu ve de bağcıkları çözülmüş botlar. Çok pejmürde göründü gözüne bu öğrenci. Acıdı, 1-2 kelime söyleyeyim bari şuna faydası dokunacak.
– Çok fena dağıtmışsın hoca ya!
– N’apalım!
– Kendini biraz toplayıver. Hayat yine güzel.
– Doğru.

Başka bir şey söyleyemedi; gelen aracı kontrol etmesi gerekiyordu. Zaten genç adamda hemen hızlı adımlarla uzaklaştı oradan. “Ulan! Bu adam bile acıdı halimize, herhalde iyice dağıtmışız.”

Eve ulaşana kadar her gördüğü araba camında kendini şöyle bir süzdü, ama adamın bu hareketine yine de bir anlam veremedi. En sonunda evin ana kapısından içeri girince iyice rahatlamış hissetti kendini. Bir genç kız asansörü zemin kata çağırmış gelmesini belkiyor. Kısa bir bekleyişten sonra, önce kız, arkasından da genç girdi. Kız 4 no’lu düğmeye bastı, erkek de 12. Kız inerken erkeğe acırmış gibi bir tonda iyi günler dedi. Erkek de cevap verdi, ama kafası kızın ses tonuna takılmıştı. Eve nasıl girdiğini pencereyi açıp odayı nasıl havalandırdığını dahi hatırlamadı. Mutfağa gidip kocaman bir elma seçti ve de hapur hupur yemeğe başladı Borges’in “Gölgeye Veda” kitabının satırlarında. Uzun süredir okuduğu halde bu kitabı bir türlü bitirememişti. Bazı sayfaları tam olarak algılayabilmek için 3-4 defa okuması gerekiyordu. Zaten kitabın yarısında kendi yazdığı yazılarla Borges’in yazılarının ana temasının aynı olduğunu ve tabii ki onun çok önceden tüm bunları içeren birşeyler yazdığını kavradı. Bunu sadece kendine saklayabilir ve de hayatını böyle idame ettirebilirdi ama oturup bu öyküyü yazması bile onu ele veriyordu. Bir kıskançlık duydu ona karşı. Asla bir Borges olamayacağının bilincindeydi çünkü… Ama yine de, bir ümit belki, deyip yine yazmaya başladı. Bunları başlangıçta sadece 1-2 çok değerli dostu okuyabiliyordu ama kendine güveni yavaş yavaş tekrar mı geliyordu ki hemen hemen tüm bölümün öykülerini okuduğunu öğrendi. Sonra bu rüyalar… Onu yine yalnız kalmaktan korkmaya başlattı, yalnızlığının ebedi olacağını duyumsadı. Rüyayı çözebilseydi keşke. Bu ona belki de bir işaretti uzun süredir ilişkilerini hafiflettiği Yaradanından. Kavrayamadı bir türlü olayı. Kimseden yardım da isteyemezdi ki bunu kendi halletmeliydi. Ama nasıl? Bilemiyordu…

Diye geçirirken içinden kitabın son öyküsüne geldiğini anladı, müzikte vardı duyduğu, Stephan Micus’un “Wings Over Water” albümünün 3. parçasıydı çalan. Son öykü de bitince derin bir nefes alıp, kocaman bir “Ohh be!” çekti. Öyküdeki gibi tanıyamadığı ama onun tam istediği anlamda dostu olabilecek biri var mıydı acaba bu dünyada, onun yaşadığı zamanda. Yoksa çok mu erken ya da geç miydi?

İyice kafası şişti tüm bunlarla ve de Borges ile boğuşurken. En sonunda göz kapakları isyan edip, yavaş yavaş kapanma isteklerini belirttiler. Ney solo da bunlara eşlik edince yatağına şöyle bir uzanması ile 1-2 dakika içinde uyuması bir oldu.

Uyandığında saat 18:34:56 idi. Vay be! Yaklaşık 4 saat uyumuştu. Halbuki normalde bu saatlerde hiç uyuyamazdı. Ama bugünkü, daha doğrusu bu son zamanlardaki durumu zaten normal değil ki. Fazla şaşırmadı bu yüzden. Sadece bu uykusunda o bildik rüyayı görmediğini anlayınca şaşırdı. Evet, rüyayı bu sefer görmemişti. Sevinse mi, yoksa üzülse mi bir türlü kontrol edemedi duygularını.

İçinde ve de omuzlarında bir ilham kokusu hissetti. Oturup yazmaya başladı anlam veremediği satırları…

En sonunda şöyle bir varsayıma kapıldı; doğruluğunu hiç sorgulamadan: “Geceleri uyuyunca bu rüyayı görüyorum, ama bugün gündüz uyuduğumda görmedim. Demek ki bütün sorun gece uykusundaymış. Bundan böyle geceleri dolaşıp duracağım tüm AnKARA’yı karış karış. Ve değişik, ilginç insanlar tanıyacağım; geceleri okuyacağım bu rüyadan kaçabilmek için. Sadece gündüzleri hapsedeceğim uykuma. Tüm geceler sabaha erene dek benim artık. Herkes tatlı tatlı uyurken ben rüyamdan kaçıp kendimi arayacağım.”

* * *

O gün kararlaştırdıklarını tam 17 gün boyunca uyguladı. Çok şey gördü, çok kişi tanıdı, çok şey dinledi onlardan…

Ama yine acıları hafiflememişti. Rüyasını özler bir hale geldiğini hissetti. “Bu sabahtan itibaren kendimi kasıp, gündüzleri uyumayacağım. Gecelerin uykusunu özledim. O rüyamı özledim.” deyip uzun bir aradan sonra tekrar okula gitmeye karar verdi. Gecenin yorgunluğu hala üzerindeydi ama o tüm vücuduna söz geçirerek bu yorgunluğu unutturdu kendine. Bölümden içeri girince her şeyin yine yerli yerinde; insanların giyiminin bile değişmediğini farketti. Ama kendisinin birazcık olsun değiştiğini anlamasına yol açtı bu görüntü. Uzun bir süreç içinde herkesi gözledi, izledi. Sanki o orada hiç yokmuş gibi davranıyordu zaten insanlar. Çok sonraları onun Çetin olduğunun farkına vardılar. Ve bir soru bombardımanı başlayıverdi ansızın. 1-2 soruya cevap verdi, ama sıkıldığını anladı. Kaçmak için yollar aradı, şöyle dedi, böyle dedi olmadı. Hiç gereksiz yere laf kalabalığı yapmak zorunda kaldı. N’apsın o da vakit geçirmek için paso yalan atıp durdu. Yoksa gerçekleri söylese herkes gülerdi haline. Onu anlayamazlardı ki. Herkesi kırıp geçirdi anlattıkları, o da şaşırmıştı bu kelimelerin ağzından çıktığına.

“Bakıyorum neşen yerinde ha! O günden sonra neşelenmişsin yine!” diyen sinirli Gözde’yi seçti gözleri kalabalıkta. Birşeyler demek için ona ağzını açacaktı ki, boğazında düğümlendi sözleri Gözde’nin şu sözleriyle: “Salak! O gün senin durumuna çare olabilmek için taa evden çağırdılar beni, ama sen hiç oralı olmadın bile. Seni bu hale getiren ne bakalım? Anlat bari. Ama gerçeği anlat. Bunların hepsinin birer safsatadan ibaret olduğunu ve de seni geceleri Ankara sokaklarında turlarken görmeme sebep olan o duyguyu anlat bana. Ama önce nedenini anlat tüm bunların bana.”

Kız gözyaşları içinde koşarak uzaklaştı oradan. Çetin ise kalakaldı tüm bunlar karşısında, bir de yalancı durumuna düşmenin verdiği utanma eklenince o da kızardı, bozardı. Gıkını çıkarmadan, en iyisi şu kızın arkasından koşmak deyip birden ayaklandı, var hızıyla dışarı çıktı. Ama göremedi Gözde’yi. “Herhalde çoktan uzaklaşmış arabasına atlayıp!” dedi. İçinde hafif bir pişmanlık ve karmakarışık duygular demetiyle yurtlara doğru uzandı. Yol boyunca istemeyerek de olsa 1-2 kişiye selam vermek zorunda kaldı.

Aradığı kişi yoktu yurtlarda, küçük bir not bırakıp yine evin yolunu tuttu.

Eve gelince ilk yaptığı iş telefonun fişini çekmek oldu, ondan sonra da kendini oyalayacağı şeyler aradı. Eski gazete kupürlerini okudu, müzik dinledi, gereksiz yere TV seyretti, bu uykusunu getirince vazgeçti.

Vücuduna söz geçiremez hale geliyordu yavaş yavaş. Ama akşama daha çok vardı. Çıkıp markete gitti, yemek yapacak malzeme aldı, kendine uğraşacak bir şey bulmuştu. Yemeği yapmak onun bayağı uzun bir zamanını aldı. Yedi, çay suyu koyup demledi, çayı içti derken saat 21:09:34 oluvermişti. Artık yatma zamanı deyip yatağa uzandı. Tam dalacaktı ki kapı zili çaldı. Kapı deliğinden gelenin yurttaki arkadaşı olduğunu anladı ama kapıyı açmadı. O da zaten biraz sonra gitti. “Herhalde, bu herif yine evde yok” deyip.

Yatağa uzandı ağzının kenarında tatlı bir gülümsemeyle…

Sabah yine rüyanın etkisiyle uyandı, ama bu sefer öncekiler kadar ürkmemişti.

Tek fark rüyasındaydı bu sefer. 1-2 kare daha eklenmişti rüyaya, eskisinden biraz daha uzundu. Sanki daha fazla şey anlatmak ister gibiydi rüya ona. Büyük bir adım olabilir onun için, O’na varmada.

Güne anlam veremediği bir neşeyle başladı. Tüm günü iyi geçeceğe benziyordu. Yarım kalmış tüm işlerini tamamlamaya ve de birikmiş ders notlarını toplamaya ayıracaktı bu günü. Bir de Gözde’den özür dilemeye, onunla konuşup, gerçeği tüm çıplaklığı ile anlatmaya.

Tam tasarladığı gibi geçti tüm günü, sadece Gözde’yi göremedi.
O gece de rüyaya yeni olgular eklendi.
Artık gecelerin ve rüyaların değerini özümsemeyi başardı.
Sadece geceleri rüyalarında yaşamak isteği ağır bastı tüm bunları yaşarken. Tek üzüntüsü Gözde’yi bulup ona tüm gerçeği ve onun için düşündüklerini anlatamamasıydı. Ama bu da onu fazla kaygılandırmıyordu, rüyasında gördüğü yeni kareler karşısında.
Aylar geçti…
Bir sonbahar günü, bir önceki rüyanın tıpatıp aynısını gördüğünde yine bir ürperti kapladı tüm benliğini…
Ertesi gün yine aynısını gördü o rüyanın.
Yine aynısını…
Yine aynısını…
Belli bir süre sonra yine çekiciliğini yitirdi tüm hayat…
Yine mi yaşama isteğini kaybedeceğim diye düşünmekten kendini bir türlü alıkoyamadı.

Bir gün Kızılay’da Atatürk Bulvarı kaldırımlarında küçük bir seyyar satıcının tezgâhında gördü onu, bir iki ayna arasında. Önce fazla dikkat etmedi. Geçip gitti. Yaklaşık 200 metre sonra anladı neyi kaçırdığını ve geri dönüp baktı. Aynı rüyasındaki gibi 5 yaşlarında bir kız çocuğu satın aldı o tarağı. Koşup onun elinden almayı düşündü bir an. Ama, rüyadan hatırladığı sahnelerle bu yaşadığı gerçek hayatınkilerin çakıştığını ayrımsadı. En iyisinin kızı takip etmek olduğunu algıladı. Rüyada da öyle olmamamış mıydı zaten? Takip etti onu, ama sonra kaybediverdi. Saati ve satıcıyı gördüğü yeri hemen not etti bir yere…
Ertesi gün daha erken gitti o yere ama adam gelmedi bir türlü…
Ertesi gün bir daha…
En sonunda tam 6 gün sonra adamı tekrar gördü aynı yerde. Pusuya yatmış bir tilki gibi avını beklemeye başladı.
Yine aynı senaryo gerçekleşiyordu. Tek fark rüyanın ikinci yarısında olduğu gibi küçük kızın yerini işgal eden 15 yaşlarında genç bir kız. Onu da takip etti ama nafile hiç iz yoktu, sanki kuş olmuştu durup dururken.
6 gün sonra aynı olaylar tekrarladı. Bu sefer 25-30 yaşlarında bir kadın vardı karşısında…
Daha sonraki 35-40 yaşlarında hamile bir kadındı…
Sonraki de 50 falandı herhalde…
Bundan sonra günler geçmek bilmedi onun için. Rüyasının tıkandığı nokta geliyordu bundan sonra…
Çok daha erken gitti o gün bu muazzam görüntüler merkezine…
Bu sefer sağ elinde kırmızı bir gül taşıyan 65 yaşlarında bir hanım teyzeydi o tarağın taliplisi. İşte o andan itibaren hayatının en önemli zamanı başladı. Bundan sonrasını o da bilmiyordu. Hemen takibe başladı teyzeyi ama iyice yanına sokularak. Bir sülük gibi yapıştı arkasına. Herkes garip garip bakıyordu onlara. Teyze, Çarşı Mağazası’nın yanındaki üst geçitten sola döndü. Çetin’in kalbi duracak gibiydi, endişeyle çarptı, son çırpınışlarıymış gibi…
Karşılarında o saatlerde boş olması mümkün olmayan bir alan oluşuverdi. Ve yaşlı kadın gidip mavi tarağı ve gülü genç bir kıza verdi. Genç erkeğin tanıdığı. Yaşlı kadın “Bunlar bu gençten!” deyip yoluna devam etti. Çetin kalakaldı öylece, kadını mı takip etse yoksa kendisi de şaşıran genç kızla mı konuşsa karar veremedi. Sanki bu yaşadığı an tüm hayatıydı, dünü, bugünü, yarını…
İçinden bir ses hayatının dostunu buldun dedi. Tek kelime çıkabildi ağzından “Merhaba!”…

* * *

Duvarda camekan içine konulmuş “küçük mavi bir tarak”la onun hemen altında yemyeşil vazoda duran kıpkırmızı taze güle dalıp gitti Çetin; yılların vermiş olduğu derin çizgilerden aşağı süzülen terini silerken.
– Sana kaç kere artık şu bahçeyle uğraşma dedim, bey!”
– Bilmem bu kaçıncı deyişin. Ama. Nalan’ım, biliyorsun ki toprak benim herşeyim. Belki yine senin gibi bir yabangülü verir bana, hayatıma renk getiren.
Gözleri büyük umutlarla parıldadı birden.
– Hem bak, rüyalarım yine başladı yıllar sonra.

Nisan – 30.05.98 / AnKara