Hele şükür!

 

Odamda ayna var; hele şükür! Yeni ev, yeni oda. Bak, ayna getirdi tekrar hayatına. Her yaptığın hareketi görebildiğin, kendini tartabildiğin, tanımana yardımcı…

Aynayı ararken aşkta, o kendi geldi. Senin yalnızlığının benmerkezinden içeri girip kuşattı seni. Yeni hülyalar, yeni dünyalar ve yeni arayışlar. Belki de bu sefer tatminsizliğinin çözüm anahtarını verir sana.

01.07.98 (23:45:23)

Dilimizde “kar” yağış tabirleri: Kırağı, kırç, dolu, kar, sulu sepken, lapa lapa, kuşbaşı, tipi…

Kırağı: Su buğusunun soğuk havalarda, yerde, bitkiler, ağaçlar ve öteki nesneler üzerinde donmasıyla oluşan ince su damlacıkları.
 

Kırç: Havadaki su buharının, çok soğumuş ağaç dalları, tel, saçak, vb cisimler üzerinde yoğunlaşarak buz tabakası hâline gelmesine kırç denilmektedir.

Dolu: Havada su buğusunun birden yoğunlaşıp katılaşmasından oluşan, türlü irilikte, yuvarlak veya düzensiz biçimli saydam buz parçaları durumunda yere hızla düşen bir yağış türü.

Kar: Havada bulunan su buharının donmasıyla oluşarak yeryüzüne yağan beyaz ve hafif buz billurları.

Sulu sepken: Yağmurla karışık bir biçimde yağan (kar). [Şapıldak – Bolu Yığılca bölgesi]

Lapa lapa: Yassı ve iri taneler durumunda (kar yağmak).

Kuşbaşı: iri taneli yumak halinde yağan kar.

Tipi: Kar fırtınası. İnce bulgur tanesi biçiminde, yolları ve geçitleri kapayabilen yeğin kar fırtınası.

Kanada’da yaşayan Inuit yerlilerin ise karın kültürlerinde ayrı bir yeri olduğunda birçok kelimeleri var. İlk kara, ‘apingaut’… Özel ayakkabı giymeyi gerekiren kara, ‘taiga’… Toz biçimindeki kara, ‘nutagak’… Eritip su elde etmeye yarayan cinsten kara, ‘aniuk’… Suyun üstünde yüzen kara, ‘quanisqineq’… Barınak yapmaya uygun kara, ‘auverk’… Elbisenin üstünde toplanan kara, ‘aputainnarowok’… Rüzgarın etkisiyle barınaktan içeriye giren kara, ‘sullarniq’… Kar fırtınasına yakalanmaya, ‘navcite’ diyorlar…

Kaynak: TDK Sözlük, internet sözlükleri, Aykut İnce.

İÇİNDEKİ LİDERİ DIŞARI ÇIKAR!

Doğa, baharın habercisi…

Bu habere tüm canlılar ve gönlümüz seviniyor…

Artık zorluklar bitiyor… Güzel ve uzun günler geliyor…

Bazılarımız çoktan başımızı evden dışarı çıkarıp attık kendimizi yeşile, maviye…

Tüm bu coşku içinde ben de heyecanlandım bu satırlarla fikir virüsünü yayma hevesimin gerçekleşmesi…

Bir virüs gibi fikrimiz insanlara ulaşmalı, bulaşmalı ve de hızla yayılmalı…

Kendimizden başlayan değişimin yaygın kabul görmesi ne güzel bir duygu…

**

Artık, kuş cıvıltıları arasında uyanıyoruz güne…

Yıllardır suskun kaldığımız yerden çıkıp konuşmaya başlamanın zamanı gelmiş…

Öyle diyor bu cıvıltılar bana ve de size… Duyuyor musunuz?

Mali kriz, politik kriz, Anayasa değişikliği, açılıp kapanan dosyalar…

O dosyalar bir yıl sonra tozlanıp rafa kalkacak…

Önemli olan tek bir sayfanın temiz kalması…

O da “biz”iz.

Biz temiz kaldıkça diğerleri unutulup gidecek…

**

Daha çok gün ışığı görüyoruz…

Daha fazla doğa ile baş başa kalıyoruz…

Doğa kıştan bahara dönerken, bize de değişim çağrısı yapıyor…

Suskunluğu bitirip konuşma, anlatma, insanları kazanma zamanı gelmiş…

Haydi içimizdeki lideri dışarı çıkaralım!

Sokaklarda, köylerde, belediyelerde, Mecliste anlatalım fikrimizi…

“… bir de göle düşsün aynı taş… Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuklar çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir…

Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu altüst etmeye, ta dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz.” (Elif Şafak – AŞK)

Tarih gösteriyor ki her din 1 kişiyle başlıyor…

Sonra halka küçük küçük genişleyip bir çığa dönüşüyor…

Bir kişi – bir avuç insan – onlar – yüzler – binler…

Ve akıyor…

Çoğalıyor…

**

Geçen yıl katıldığım bir toplantıda akademisyenler, kamu görevlileri, STK temsilcileri bir aradaydı…

Deneyimli insanlar Türkiye’nin doğa koruma önceliklerini belirliyorlardı…

Önceden tahmin ettiğim gibi şu konular çıktı öne:

1. Yerinde koruma

2. Sürdürülebilir kullanım

3. Araştırma

4. İzleme

5. Veri toplama/ depolama ve tür koruma

Çok doğru ve yerinde bir önceliklendirme…

Ama günümüz Türkiyesi’nde bunlardan daha çoğuna ihtiyaç var…

Değişim gerekiyor…

Değişim…

**

Sen, hangi yolu doğru buluyorsan o (dikenli ya da dikensiz) yolda ilerlemeli…

Anlatmalı, göstermeli, paylaşmalı…

Halka genişlemeli…

**

Herkes kahraman olmak istiyor…

Çocukken Süpermen, Örümcek Adam vs. olmak hayalimiz değil miydi?

Şimdiler de ise “Heroes” ya da “Lost” dizilerindeki kahramanlar var hayatımızda…

Herkesin bir kahramanı var…

Kendini unutup, kendi halinden çıkıp ona benzemek istiyor…

Fark etmesen de…

Gerçek kahraman kendinsin…

**

Her şey inançla başlar…

Hazır değilsiniz, bekleyin…

Hazırsanız, korkmayın…

Fark yaratmak için…

Çıkın dışarı o liderle birlikte…

Ve inançla yürüyün…

Bir bahara sabahı, izin verin içinizdeki lider dışarı çıksın…

11 Nisan 2010

DİPSİZ DAİRE

Nedenini bilemediğin ya da neden arayacak cesareti bir türlü toplayıp bilinçaltındaki asıl nedeni ya da nedenleri irdeleyemediğin anlardan biri daha gelip çatmaz mı insana kafayı sıyırtacak.

Öylesine bir can sıkıntısı mı, yoksa günlerin, ayların verdiği bir birikim mi? Ya da yalnızlığını doya doya yaşadığının artık farkına varıp yeni adalar fethetme zamanı mı? Seni bu düşüncelere iten, sürükleyen…

Böyle anları en iyi savma yöntemi bunları unutturacak şeylerle uğraşmak ya da birşeyler satın almak. Belki biraz seni senden uzaklaştırıp beynini rahatlatan. İnsanlara yardım etmek ya da dostlarına hediye almak, onları sevindirmek için bir nebze olsun.

Ama bu sefer fazla tesirli değildiler. Yıllardır belki de içine düştüğüm en karmaşık olgular havuzundayım. Havuz problemlerini çözmeye alışmış çocuklar için ise bir muamma.

Radikal kararlar alma arefesinde insan sanki doğum öncesi sancılarını çekiyor. Sonunda yeni bir hayat var. Var mı? İşte en önemli sorun. Değer mi? Yoksa böyle devam mı eder? Bu hayatın sunduğu sahte cennetler ve “soru sormama” rehaveti daha ne kadar bu ağır yükü çeker?

Hayata seni bağlayan sadece 3-5 ince ip ne zaman koparsa sen de hayattan koparsın. Yaşadığın hayatsa tabii ki.

İki kaçış yolu gözüküyor: Ya kafayı yiyecek, ya da radikal kararlar alıp kalın bir çizgi ile dipsiz kuyuya düşüşü biraz yavaşlatıp hayatın gerçek mânâsını tadacaksın eskisi gibi.

Ama buna cesaret edebilir misin ey nefs? Bugüne kadar hep arkadan hançerledin beni, bu sefer gerçek cihad seninle.

Tarihin belki de görüp göreceği en büyük ve kutsal kansız savaş. Her iki taraf da uzun süredir hazırlanıyor. Yalnız biri daha tam olarak cesaretini toplayamıyor ya da toplamak istemiyor. Kendi kendine nefisten habersiz, cevapsız sorulara cevap bulmalı. Belki bu sefer hakikaten yardım dilenmeli.

Cesaret üç tane ejderhayı öldürmek için. Ne kadar da cılız kalır bunun yanında. Yoksa bu bir züğürd tesellisi mi?

Kendin uydurduğun bir misâl bile var: Kendini şu an bir kalemin gölgesinin çizdiği yarıçaplı bir çemberle muhattab kabul ediyorsun. Ne kadar büyük, ama o kadar da yapmacık. Birden kendini çekip sadece kalemin kağıda dokunan uç noktası ve çok yakın çevresi ile ilgilenmek, bir kalem olarak. Gerekli, ama o zaman da insanlardan kopmak, çoğu zaman yalnızlığını saklayan geyiği azaltmak, kendini “soru sormama” psikozundan uzaklaştırmak!?

Aradığın gerçek aşkı bulmak umudu. Bir bir yok olmak üzere. Sen de ya bir kısmetsizlik ya da daha iyisine lâyık olmanın verdiği “Bekle!” düsturu hakim. Belki de bu aşkın yansıması seni götürecek tekrar O’na. Bu aşkın ateşi yakıp seni, tekrar külleri uçuracak başkalarını kurtarmak için. Daha fazla çalışacaksın hep olduğu gibi başkaları için. Onları da kurtarmak, çekip çıkarmak bu çirkeften.

Ama zaten düşüş böyle başlamadı mı? Yine böyle düşüncelerle başlamış, uyarılara kulak asmamıştın. Sonunda kendinden ödün verdin, bu sahte cennetler aldattı seni ve doğru yolundan saptın hem de dipsiz kuyuda kaybolmak üzere. Yine de tutunmaya çalıştığın bazı şeyler az da olsa korudu seni. Belki de kuyunun dibini gösterip sana bir umut doğurdular!!!

O andan sonra umut ve korku kolkola sardı seni, inceden inceye. Yağmurun kokusunu eskisinden daha az almaya, çocukların gözlerindeki parıltıyı gör(e)memeye başladın. Bunlar sana uyarıydı? Ama anlayana!

Taa ki bu seneye kadar halin iyiydi vesselam. Soru sormuyordun. 2+2=4. Ama sen 2+2 nedir diyemiyordun bile. Belki de korkuyordun. Ama şimdi öyle mi? Soruyorsun, çünkü yalnızsın artık. Yalnızlığını yine sadece sen biliyorsun. İçinde çözdüğün için hep yine sakladın bunu dıştan, hep mutlu bir hava çiz ve düşmanları bununla oyala ha!

Soruyorsun ama bu seferde cevap gelmiyor aklına, halbuki gayet açık ve net sonuç. Demek ki cevabı açığa çıkarmak istemiyon belki. Böyle rahatsın, şu anki yaşamını değiştirmeyi göze alamıyorsun. Cesaretin yok. Kendi özgüvenini zaten yitirmişsin, artık iyice koptun kendinin gücünden. Onu yerden yere vuruyorsun. Halbuki derinlerden bir ses hafiften gülüyordu.

Zafer kahkahaları. Bastırdın onları. Ya da bastırdığını sandın. Seni geceleri uyandırdı bu kahkahalar birşey anlatmak ister gibi. Ama hedefin sen olmadığını sandın. Gaflet uykusu ne tatlı geldi ve yine dalıverdin.

Şimdi de uykun var ama yatmaya korkuyorsun, belki bir daha uyanamayacaksın.

Gözyaşı en son ne zaman döküldü o gözlerden. Doya doya ağlamak mı ilacım acaba? Her şeye pişman olup. Onlar tek tesellin idi bu uzun kayboluşta ama bir süre sonra onlar da terk etti seni. Yerini sahte gülücüklere gark ederek.

Sonra o ve onlar geldi hayatına. Tekrar yalnızlığını ve ruhsal açlığını bastırmak fırsatı doğdu. İçine gizlendiğin ceviz kabuğundan yine dışarı çıkardın korkarak başını ve hoop hemen tekrar içeri…

Hatta 1, 2, 3 diye sıraya dahi koydun ve derin çalışmalara girdin. Gördün ki yine sahte arayışlar. Yine “gerçek”ten uzaklaşmak için kılıflar bulma. O yüzden ancak halimizi iyi bilen, bizim yaşadıklarımızı anlayabilen bir eş bizi kurtarabilir gibi geliyor ama. O da bizim yaşadığımız tarafında değil kalın çizginin. Öbür tarafına geçmek cesaretini de biz gösteremiyoruz.

Yine yalnız kaldım demek, bunları yazdığıma göre. Uzun gecelerin doğurdukları, bunlar olsa gerek ya da uykudan korkmanın bedeli… İki ucu boklu değnek.

Ama en iyisi uyumak, ortasında kahkahalarla bölünse bile. Seni “gerçek”ten uzaklaştıran. Belki de yarın sabah kalkıp o kararları almaya artı bir adım ya da yeter artık zamanı geldi deyip “Sesini duyur”manın, tüm soruların cevabını bilme cesaretini toplamanın. “Diğerleri ne der?” diye artık düşünmemenin. Tüm sahtelikleri silip hayatında kendi gerçeklerini aramak ve onlar için savaşmak. Bu savaşta ya şehit ya da gazi olmak.

Onu da belki ileride tarih yazar. Ya da 1-2 dost kalmışsa yanımızda, mezar taşımıza .:.

 22.05.98 (00:09:28) / AnKARA