Seni akan bir dere

elyazili

“… her dize

bir gizli bahçedir” (*)

bana doğru

seni akan

bir dere

içinde

unutma!

yıllaröncesindenmısralar – 27nisan2013

(*): Hilmi Yavuz’un “kalp kalesi” şiirinden mısralar

Mohsen Namjoo’nun Nobahari / Kaz Bolbolan adlı şarkısı. Görüntüler Darbareye Elly (Elly Hakkında) adlı filmden.

Fotoğraf karesinden uzun metraj film yönetmenliğine – M. Hakan Baykal öyküsü

(Fotoğraf: Hakan Baykal – “Melek Yoksa Şeytan mı?” filmi çekimlerinden)

Uzun yıllardır tanırım M. Hakan Baykal’ı.

Son dönemde aynı çatı altında çalıştığımızdan daha fazla görüşür olduk…

Dostluğumuz daha da pekişti.

Kendisini fotoğrafçı olarak tanıdım sonra öğrendim ki müzikle de uğraşıyor.

2011 yılında da ilk filmini yönetti.

Bazı sahneleri benim evde çekildiğinden değil ama nihai ürünü görmek için dört gözle filmin vizyona girmesini bekliyoruz!

Sizlere bu çok yönlü insanı tanıtmak için bazı sorular sordum ve cevaplar aldım.

Keyifli okumalar diliyorum!

Y.L: Sevgili Hakan, seni güzel sanatlardaki başarılarınla tanıdım ben. Biraz kendinden ve çalışmalarından bahseder misin lütfen?

H.B: Sanata olan merak hep çocuk yaşlarda başlıyor sanırım. Televizyonun tek kanal olduğu ve henüz köylere gitmediği yıllarda teyzemin eşinin film makinesi vardı, köy ve kasabaları dolaşır sinemayı oralara ulaştırırdı.

Tabii ki o filmleri evde bize seyrettirirdi önce. Aynı zamanda da serbest muhabirlik yapar, gittiği yerlerdeki ilginç olayları belgeler ve gazetelere haber yapardı. Benim sinema ve fotoğrafla olan tanışıklığım böyle başladı.

Babamın aldığı Lubitel marka çift objektifli fotoğraf makinesiyle ilk fotoğraflarımı çekmeye başladım. Üniversitede Lisans ve Yüksek Lisans sırasında seçmeli ders olarak görsel sanatlarla ilgili dersleri almaya gayret ettim, hem fotoğrafçılık, hem de sinema dersleri aldım.

Daha sonrasında Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği (AFSAD) ve Fotoğraf Sanatı Kurumu (FSK) üyelikleriyle fotoğraf, hayatımın ayrılmaz bir parçası oldu. Yaklaşık 10 yıldır da fotoğraf dersleri veriyorum.

 (Fotoğraf: Hakan Baykal arşivi)

Y.L: Bir mimar olarak fotoğraf maceran nasıl başladı ve gelişti?

H.B: Fotoğrafla olan bağlantım aslında üniversite yıllarımdan daha öncelere dayanır ama mimar olmamın da görsel sanatlara yakınlaşmamdaki katkısı büyüktür. ODTÜ Mimarlık yıllarımda Prof. Dr. Jale Erzen ve Fatih Orbay’ı tanımam, İstanbul’a ve Ege’deki antik kentlere yapılan teknik geziler fotoğrafa olan sevgimi perçinledi. Önceleri mimari fotoğrafa olan ilgim zaman içerisinde doğaya ve insana yöneldi.

Y.L: Son dönemde “Melek Yoksa Şeytan mı?” adlı filmin yönetmenliğini de yaptın. Filmle ilgili kısaca neler söylemek istersin?

H.B: “Melek Yoksa Şeytan mı?” filmi, ilk uzun metraj filmim olacak. Daha önceleri kısa film yapıyordum. Şule Ataman (ki filmin senaristlerinden birisidir) sayesinde yine kısa filmlerle uğraşan Zaim Güvenç ile tanıştım. O sıralarda bu filmin senaryosu üzerinde çalışıyorlardı. Filmi Zaim ile ortak yönetmeye karar verdik. 2011 Mayıs ayında senaryo oluştuktan sonra oyuncu seçmeleri yaptık ve seçilen oyuncularla yaklaşık 3 ay deneme çalışmaları yaptık. 15 Ağustosta da çekimler başladı. Filmin çekimlerini toplam 45 çekim gününde tamamladık, şu anda montaj aşamasındayız. Bir yandan da filmin müzikleri hazırlanıyor. Bazı ünlü sanatçılar şarkılarının filmde yer almasına izin verdiler. Bir tane de sözlerini Şule Ataman’ın yazdığı, benim bestelediğim bir tango parça yer alacak filmde.

Çok kısa olarak anlatırsam, film, iki genç kızın hayatları üzerinden günümüzde insanların düşünce ve davranışlarındaki kırılma noktalarını ve dönüşümleri anlatıyor.

Y.L: Fotoğraf ve film çekmek senin için önemli. Bunları yapmaktaki amacın ne? Bu sektörde kendini nerede görmek istiyorsun?

H.B: Aslında sadece fotoğraf veya sinemaya ilginin ötesinde bir şey bu. Sanat kavramı benim için çok değerli. Çocukken çevremdeki çocukların pek çoğu sporculara (futbolculara) hayranken ben hep sanatçıları örnek aldım kendime. Bir müzisyen, bir heykeltıraş, bir mimar olmayı düşlerdim hep.

Maddesel ya da konumsal olarak her hangi bir hedef koymadım kendime. Bu benim hedefsiz olduğum anlamına gelmiyor tabii ki. Sektörde kendimi görmek istediğim yer öncelikle beni mutlu edecek ve kalıcı olmasını umduğum güzel eserler verebilmek.

Y.L: Bugüne kadar en çok keyif aldığın çalışman hangisiydi?

H.B: Fotoğraf ya da film çekmek zaten keyif veren bir uğraş genelde.  Müzisyenlerle ilgili bir fotoğraf çalışmam var. Henüz sergilenmedi ama fotoğraflar çoğaldıkça beni çok mutlu ediyor. Fırsat bulduğumda sergisini açmak istiyorum.

Ayrıca, “Melek Yoksa Şeytan mı?” filminin çekimleri bazen sıkıntılı geçse de genel olarak büyük keyif alarak yaptığım bir çalışmaydı.

Y.L: Fotoğrafların birçok yerde yayınlandı. Bu yayınlardan en çok hangisi seni mutlu etti?

H.B: National Geographic dergisinde yayınlanan “Kuş gözlemleyen çocuklar” fotoğrafım beni mutlu etmişti.

Y.L: Türkiye’de birçok yerde fotoğraf çekimleri yaptın.  Başından ilginç olaylar geçmiştir mutlaka. Bunlardan birkaçını bizimle paylaşır mısın lütfen?

H.B: Öğrencilerimle Ankara’da bir gecekondu semtinde fotoğraf çekimine gitmiştik, sokaktaki ilkokul çağındaki çocuklar birden bize taş atmaya başladılar. Biz ne olduğunu anlayamadık çıkmak zorunda kaldık sokaktan ve yakındaki bir kahvehaneye girdik. Bir yaşlı amca yanımıza geldi belediyeden mi geliyorsunuz diye sordu. Biz fotoğraf çekmek için geldiğimizi söyleyince amca “çocuklar boşuna taşlamışlar” dedi. Meğer belediye evlerini yıkım kararı almış, ellerimizdeki çantaları ve tripodları görünce bizi de o ekipten sanıp taşlamışlar.

Y.L: Kendi çektiklerin içinde en sevdiğin fotoğrafın hangisi? O fotoğrafı nasıl çektin?

H.B: Beni mutlu eden ve iyi ki çekmişim dediğim fotoğraflar arasından bir tanesini seçmek kolay değil aslında. Bunlardan Caz müzisyenlerine ait bir fotoğrafımı söyleyebilirim. Fotoğrafı 1998 de New York’ta bir caz kafede çekmiştim. Vokal, saksafon ve kontrbastan oluşan grup bir köşede çalıyordu. “The Shadow of Your Smile” çalarken diğer ışıkları kapatıp tek spotla aydınlattılar. Ortam çok güzeldi. Işığı biraz yumuşatmak için objektifin önüne sarı bir naylon torbayı koyup ardı ardına birkaç poz çektim. Garsonlardan biri yanıma gelip fotoğraf çekemeyeceğimi söyledi ama ben çoktan istediğimi almıştım bile. 

(Fotoğraf: Hakan Baykal – New York – 1998)

Y.L: Fotoğraf ve film çekimleri konusunda kendini geliştirmek için neler yapıyorsun?

H.B: Beğendiğim fotoğrafçıların, yönetmenlerin eserlerini mümkün olduğunca takip ederim. Sanat ve felsefe ile ilgili söyleşi, konferans vs. olduğunda kaçırmamaya çalışırım.

Kaynak olarak kitapların yanı sıra dergileri de izlemeyi hiç ihmal etmem. Çünkü kitaplardan temel bilgileri alırken dergiler de güncel gelişmeleri, yeni teknikleri takip etme şansı sağlıyor. Görsel sanatlara yer veren çok iyi internet siteleri var, onları takip ediyorum. Tabii en önemlisi sürekli çalışıyor ve daha iyi nasıl yapabilirim diye arayışlar, denemeler yapıyorum.

Y.L: Takip ettiğin uzman fotoğrafçı veya yönetmenler vardır mutlaka. Bunlar kimler?

H.B: Fotoğrafta… S.Salgado, E.Weston, S. Mc Cury, D. Hamilton…

Yönetmen olarak… Tarkovsy, Bertolucci, Tornatore, Lars Von Trier, Angelopoulos, Kieslowski… Ülkemizden Metin Erksan, Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan ilk aklıma gelenler.

Y.L: “Melek Yoksa Şeytan mı?” filmine geri dönelim. Çekimler bitti ve kurgu sürüyor bildiğim kadarıyla… Son durum nedir? Ne zaman vizyona giriyor?

H.B: Kaba kurgu bitmek üzere. İnce kurgunun tamamlanması ve renk düzeltmelerinin yapılması ile müziklerin dahil edilmesi biraz zaman alan süreçler. Öncelikle festivalleri hedeflediğimiz için filmin vizyona girmesini biraz ileriye alabiliriz belki. Senin de bildiğin gibi bazı festivallere katılmak için filmin daha önce vizyona girmemiş olması şartı getiriliyor. Ama sanırım Nisan ya da Mayıs ayında tek gösterimlik bir gala yapacağız.

(Fotoğraf: Hakan Baykal arşivi – “Melek Yoksa Şeytan mı?” film tayfası bir radyo söyleşisinde!)

Y.L: Sence filmin en önemli özelliği ne?

H.B: Filmin en önemli yanlarından birisi tamamen gönüllü çalışmalarla yapılmış olması bence. Oyuncular ve film ekibi dahil hiç kimse para almadı bu filmi yaparken. Hatta, çekimler için herhangi bir mekan gerektiğinde bizi hiç tanımamalarına rağmen insanlar karşılıksız açtılar evlerini, işyerlerini bize. Ankaralılara teşekkürler gerçekten. Bu arada, senin de katkın büyük bu filmin oluşmasında. Gerek evini kullandırman, gerekse teknik donanımımıza yaptığın yardımlardan dolayı tüm film ekibim adına teşekkür ederim.

Filmin bir diğer özelliği de bu kadar çok amatör oyuncuya yer vermesi. Aralarından ilerisi için çok başarılı oyuncular çıkacağına inanıyorum.

Y.L: Film çekimleri sana neler kattı?

H.B: Film sırasında ben de çok şey öğrendim aslında. Birçok kısa filmde oyunculuktan yönetmenliğe farklı konumlarda yer aldım ancak uzun metraj film yönetmek bambaşka bir deneyim. Yüzlerce insanla iletişim içinde olmayı gerektiren bir iş bu. Özellikle de maddi destek almadan bağımsız sinema anlayışıyla çalıştığımız için oyuncular, teknik kadro, ulaşım, yemek, mekan, kostüm, vs. her ne varsa ilgilenmek zorundasınız. Birinde olacak ufak bir aksama zincirleme olarak günlerce zaman kaybına neden olabiliyor. Bu yüzden, iyi iletişim kurmanın, planlı ve organize olmanın önemini öğretti bu çalışma bana.

Y.L: Bundan sonra filmlere devam mı?

H.B: Kesinlikle. Durmak yok artık.

Öncelikle aklımda iki kısa film var, ilk fırsatta onları hayata geçirmeye çalışacağım. Sonrasında da bir uzun metraj film planım var ama henüz gerekli alt yapıyı oluşturmadım. Bir süre daha çalışmam gerekiyor.

Y.L: Fotoğrafa veya film çekmeye meraklı gençlere neler önerirsin?

H.B: Başta teknik bilgi olarak alt yapının sağlanması gerekiyor. Işık, renk, kadraj, diyafram vs. her ne varsa hakim olmak gerekir. “Hangi unsurları hangi oranda değiştirirsem hangi sonucu elde ederim” sorusunun cevaplanmış olması ileride yapılacak çalışmalarda büyük kolaylık ve esneklik sağlayacaktır. Ancak, teknik bilgi işin sadece giriş bölümü… Asıl yaratıcılığı, farklılığı ortaya çıkaracak birikimi edinmek önem kazanıyor. Bunun için de edebiyattan müziğe, sosyolojiden psikolojiye dek değişik alanlarda kendini geliştirmenin önemine inanıyorum ben.

Ayrıca, beğendikleri sanatçıları takip etmelerini ama taklit etmekten de kaçınmalarını öneririm. Hiçbir taklit aslından iyi olmamıştır bugüne dek.

Y.L: Senin başarılı çalışmalarını takip etmek isteyenler sana nasıl ulaşabilir?

H.B: Bu konu en zayıf yanım belki de. Henüz internet üzerinde doğrudan erişilebilecek bir adresim yok ama çok yakında çalışmalarıma ulaşılabilecek bir site oluşturmayı umuyorum.

Filmle ilgili daha fazla bilgi edinmek için http://www.melekyoksaseytanmi.com/ adresine bakılabilir.

Y.L: Hakancım, değerli vaktini bana ayırdığın için teşekkür ederim. Bunlara ek olarak söylemek istediğin bir şeyler var mı?

H.B: Çalışmalarımı aktarma şansı oluşturduğun için ben teşekkür ederim sevgili Yıldıray… Bu söyleşinin kendi sitemi oluşturmamda bir kıvılcım olacağını umuyorum. Sevgiler, saygılar…

**

Bu güzel röportaj için Hakan Baykal’a teşekkür ederim.

Umarım bu çok yönlü insanı size birazcık tanıtabilmişimdir.

Mutlaka eserlerine erişin derim.

Hakan Baykal’ın son eseri olan ve yönetmenliğini yaptığı “Melek Yoksa Şeytan mı?” filmi ile ilgili gelişmeleri http://www.melekyoksaseytanmi.com/ sitesinden takip edebilirsiniz!

Vizyona çıkmasını hakikaten dört gözle bekliyorum!

1mart2012

İşte o ormanda

(Fotoğraf: Yıldıray Lise – Küre Dağları Milli Parkı Çatak Kanyonu yürüyüş yolu)

İşte o ormanda

Ben de ağaç oldum

“Bir ağacın yanından ona benzeyerek geçtim.” (*)

İşte o ormanda

Ben karaca oldum

Mantar oldum

Ağaçkakan oldum

Çiçeklerden her hangi biri oldum

Ben sarı çiçek oldum

Yunus’un sorular sorduğu

Ben bozayı oldum

İşte o ormanda

Ben ağaç oldum

“Bir ağacın yanından ona benzeyerek geçtim.” (*)

Aslında ben, o orman oldum!

28ocak2012

(*): Bejan Matur’un “ Ormanın Taa İçinden” şiirinden bir mısra.

 Küre Dağları Milli Parkı Çatak Kanyonu:

nefes nefese

(Foto: Yıldıray Lise – Ankara kedileri gidince)

 

“nefes nefeseyim yıllardır” (*)

 

Senli gecelerde

 

Sensiz gecelerde

 

Her an dörtnala koşar gibi

 

 

Yoruldum

 

Yoruldu bedenim ve ruhum

 

Biraz durmak

 

Derin bir nefes almak istiyorlar

 

 

Ama duyan kim

 

Kalbim hızlıca atmaya devam ediyor

 

Nefes nefesim yine…

 

 

26mart2011

 

(*): Engin Özmen’in bir dizesi

BEHZAT Ç.’yi sevenler el kaldırsın!

(Uzun süredir yazmak isteyip de yazamadığım bir yazı bu)

(Fotoğraf: Dizinin birinci sezonun oynadığı START TV’nin internet sitesinden alınmıştır!)

Aslında tam bir fenomen oldu. Son dönemde Pazar akşamları tüm dostlarım bu diziyi izler oldu. Gençlerbirliği taraftarı olan Behzat Ç.’nin bizdeki yeri bir başka tabi.

Açıkça söylemek gerekirse, yapım olarak beni çok çekmedi Behzat Ç.

Taa ki son bölümü ve son sahnesindeki sürprize kadar. İşte o an, Türkiye’de yeni ve farklı bir dizi kültürünün başladığını resmi olarak haykırdım. Artık dostum Bahtiyar Kurt bile seve seve takip edebilir bu diziyi.

Çevredeki dostlarım, Ankara ile bağlantısı olanlar veya sol görüşlü arkadaşlarım yoğun olarak seyrederken duydum ilk ismini.

Ömründe hiç dizi takip etmemiş kişiler bile izliyorlar.

Merak ettim ben de izledim sezonunun yarısından itibaren.

Sonra birçok çevreyle ilgili veya gündemdeki diğer önemli sorunlara yer verdiğinde sevdim. Karakterler bizden, konular insanlara çok uzak değil. Bir samimiyet var.

Her muhabbette bir “dıııt” sesi…

Ara ara, pardon sık sık “… la!” ile biten cümleler. Sıradan ama cana yakın ve her yerde rastlayabileceğiniz karakterler… Ankara’da çekilmesi… Tanıdık mekanları görmek ise cabası…

Ekşi sözlük “Ankara insanının tanıdık birilerini görmesi çok muhtemel olan dizi” tanımlamasında haklı. Her bölümde tanıdık birilerini mutlaka görüyoruz.

Önceleri hep Ankara ile yolları kesişmiş insanlar seyrediyor sanırdım sonra baktım yurdun dört bir yanında takip ediliyor.

Özellikle “sol tayfa” sıkı takipçisi…

Dizi devam ederken Facebook ve Twitter’da cümleler düşmeye başlıyor hemen. Ortalık duruluyor. Aynen “Kurtlar Vadisi”nin o en cafcaflı sezonları gibi.

Nasıl ki bir kesim “Kurtlar Vadisi”ni izliyordu ve izliyor, şimdi de bir grup “Behzat Ç.”yi takip ediyor.

Özünde mevcut iktidara karşı duruş sergileyen bir dizi diye tanımlıyorum kısacası.

Herkes kendini buluyor Behzat Ç. karakterinde o karşı duruşu yapan, eleştiren sanki kendisiymiş gibi…

Daha çok internet üzerinden izlenen viral bir durum söz konusu aslında. Bu da daha çok genç tayfaya ulaşmasını sağlıyor.

Bir zamanlar LOST dizisini Amerika’da yayınlandıktan hemen sonra izlediğimiz gibi bir heyecan var havada.

Güncel olaylar ele alınıyor. Özellikle bazı hassas konulara değinilmesi birçok izleyicinin hoşuna gidiyor.

Her bölümde bir haykırış… Bir eylem söz konusu…

Adı artık Ankara ile anılır oldu. Bir gün bir köşebaşında dizi çekimini göreceklerinden emin insanlar.

Gençlerbirliği tribünlerinde tezahüratı yapıldı! Hatta başkan olması istendi!

Geçen sezonun son maçında Galatasaray bizi yenince, maçın sonunda GS’li taraflar “Behzat Ç. gelsin sizi kurtarsın!” diye tezahürat yapıyordu. Gençlerli tüm tribün, hep bir ağızdan  “Behzat Ç.” diye bağırınca, Alkaralar arasında ve iki koltuk yanımızda maçı izleyen Emrah Serbes’i ve gülümsemesini görmek güzeldi.

Dizinin diğer bir güzelliği ise müziklerinin bir başka olması. Youtube’da “Behzat Ç.” yazın yeterli, müziklere ulaşmak için. Dinleyip siz karar verin artık.

Sinemacı bir dostum doğal oyunculuk ve doğal ışık var dedi.

Bir arkadaşım “İstanbul’da Behzat Ç.’yi seyreden az” diyor ve ekliyor “Yolu Ankara’dan geçen herkes seyrediyor galiba!”

Bir dostum “O bizim anti kahramanımız. Asla bu düzenin kahramanı olamayacak bizlerin anti kahramanı.” diyerek neden izlediğini anlatıyor.

Birçok gazete haberi ve köşe yazısına konu oldu bu dizi. Dostlarımı ve Twitter’dan takip ettiğim bazı kişilerin diziyi hiç kaçırmaması merakımı artırdı.

Ben daha çok hayranları ne düşünüyor, neden seyrediyor sorularının peşine düştüm. Merakımı gidermek için Facebook arkadaşlarıma sordum “Behzat Ç.’yi neden seviyorsunuz diye?

Mayıs ayı içinde gelen cevapları okumak çok keyifli. Aşağıda isim vermeden yayınlıyorum.

Behzat Ç.’yi neden seviyorum?

* Gerçekçi olduğu, oyuncularının başarılı olduğu için dersem yeterli olur mu?

* Ankaralı 🙂

* Seviyorum diyemem seyretmiyorum ama adamın tipini beğenmiyor değilim

* Ben şimdi bu soruya Behzat Ç. ağzıyla cevap verirdim ama sansüre girer 😀 Şaka bir tarafa, güncel hayattan kareleri hiç yapmacıklık olmadan canlandırıyorlar. Benim için en güzel tarafı bu.

* Diziyi sevemedim ama Behzat Ç’nin kendisi karakter olarak güzel. Pata küte söylüyor söyleyeceklerini. Belki ben hiç yapamadığımdan…

* [Behzat Ç.’yi oynayan aktör için] Arkadaşımız niye sevmeyelim..

* Abim oynadığı için 🙂 Abim beni öldürecek 😛

* Çok sebep var ama en güzel 30. bölümden sonra arkadaşım özetledi: “Behzat Ç.’nin şarap kadehini eline yakıştıramayıp sehpaya bırakmasıdır bence Ankara.”

* [Behzat Ç. karakteri için]  Adama aşığım abi. 😛

* Bu dizide herkes kendinden bir şeyler bulabilir. Çünkü herkes çok doğal ve içten oynuyor. Sanki gerçekten yaşıyorlar olayları. Benim favorim Akbaba. En son koklayarak ölülerin yerlerini buluyordu 😦

* Diziyi güzel yapan en temel şey senaryosu bir kere. Senaryoyu yazanlar 90 dakikalık bir bölümü doldurabilmek için gereksiz işlere girişmiyorlar, diğer dizilerde üç bölüm süren olayı Behzat Ç. beş dakikada geçiyor. Dizide olaylar olması gerektiği hızda ilerliyor kimseyi baymıyor. Emrah Serbes ve diğer senaristler bizden insanlar. Karakterleri gerçek hayatta yaşatıyorlar. Eve girerken ayakkabı çıkarılan dizi sayısı çok azdır. Başarılı olmak için değil doğru bildiğini yapmak yaşayan karakterler var. Steril tipler değil, doğal. Küfrediyorlar, beğenmesem de bu herhangi bir karakolda ya da askerde yaşadığınız küfür miktarı kadar.

* Valla ben pek sevmiyorum 🙂 Tipini özellikle! Kessin o sakalları bıyığı 😀

* Bir Ankara Polisiyesi olduğu için 🙂 Erdal Beşikçioğlu’nu sevdiğimiz için… Senaryosu için, yönetimi için, kusursuz oyunculuklar için 😀

* Edemediğim küfürleri ettiği için…

* Kimsenin adamı olmadığı doğru bildiklerini yaptığı için. Asabi insan Behzat.

* Farklı bir şehir estetiği sunuyor, gerçekliğin içinde. gecekondusuyla, sitesiyle, dönercisiyle, parkıyla..

* Ben dizide gerçeğin olduğunu düşünüyorum. Cilalı roller yok. Bir de gereksiz uzatma ve tekrarlar yok…

 Kullanılan dili ve üslubu eleştirenler de oldu…

* Hayatımız hep argo.Baritv ekranı temiz olsun. Sokakta Behzat amcanın ağzıyla konuşan genç nesiller yetişiyor 😦

Bir dostum ise uzun uzun anlattı neden sevdiğini…

“Bence Behzat Ç. bizim bilinç altımız. Baskılayıp görmezlikten geldiğimiz bütün duygularımızı temsil ediyor. Hesaplı yaptığımız ve söyleyemediğimiz her şeyi yapıyor ve söylüyor. Bütün kendi kendini denetim (baskılama) mekanizmalarını yok etmiş. Ne düşünüyorsa, ne yapmak istiyorsa o.

O bizim anti kahramanımız. Asla bu düzenin kahramanı olamayacak bizlerin anti kahramanı.

Behzat Ç. aynı zamanda sınırlarını biliyor. Tüm düzeni tek başına değiştiremeyeceğinin farkında. Düzenin karşısında duramayacağından haberdar. Dikleniyor, boy ölçüşüyor, fakat kılıçları çekip üstüne direk hücum etmiyor. Aksi halde gerçekliğinden çok şey kaybederdi. Yer değirmenleriyle savaşan bir fantastik kahraman olmaktan öteye gidemezdi.

Bugüne kadar hiç kimseye tokat-yumruk atmamış benim için bile, her kafa atışında, tekmeleyişinde veya yumruklayışında içimi eriten bir adalet duygusunu temsil ediyor. Uyguladığı şiddetin adaletin yerine getirilmesi için kaçınılmaz bir durum olduğunu seve seve kabulleniyoruz. O da bizim içimizdeki faşist olsa gerek.”

Yeni sezon?

Behzat Ç. dizisi artık yeni kanalında ve yeni sezonunda bizleri ne gibi sürprizler bekliyor acaba. Ahh çekimleri yeni biten sinema filmini de unutmayalım!

Herkes dört gözle bekliyor!

Dizi ile ilgili bazı önemli linkler

Wikipedia: http://tr.wikipedia.org/wiki/Behzat_%C3%87._Bir_Ankara_Polisiyesi

Ekşi sözlük: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=behzat%20%C3%A7.

İnci sözlük: http://inci.sozlukspot.com/w/behzat-%C3%A7/

Birinci sezon için resmi sayfa: http://www.startv.com.tr/BehzatC/behzat-c-bir-ankara-polisiyesi-108.html

Yeni bir site: http://www.behzatc.org/

Ece Temelkuran’ın kaleminden: http://www.haberturk.com/yazarlar/587539-behzat-c

Mehveş Evin’in kaleminden: http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1384706&Date=03.05.2011&Kategori=cadde&b=Behzat%20C.yi%20neden%20seviyoruz

“Ç.”soyadı için tartışmalar başlamış bile: http://inci.sozlukspot.com/w/behzat-çnin-soyadını-açıklıyorum/


“Seviyorum Merkez!” Bazen komik hallere düşer dizi karakterleri.

2 Mayıs – 7 Ağustos 2011

Not: Bu yazıya katkı koyan herkese teşekkürler!