Benim 80lerim

(Fotoğraf http://wallpaperpimper.com adresinden alınmıştır.)

Konu sadece bu aya mahsus olunca kaçırmayayım dedim. Bahtiyar için 80’ler ne ifade ediyorsa benim için de 90’lar aynı anlama geliyor. Eğlencenin bitip “sorumlulukların” başladığı zamanlar. Bir sonraki ay Bahtiyar ile rolleri değişerek yazabiliriz.

Gelgelelim benim 80’lerime. Dağ başında yarı mahrum, yarım değil ama tam bir çocukluktu 80’li yıllar benim için. Sabah 9, akşam 6 park mesaisi! Artvin’in Murgul’unda yaşanan 80’ler benim için daha çok eğlence ve keşiflerle dolu geçti.

Benim yaşımdaki birçok kişi için hatırlanması mümkün olmayan delikli 25 kuruşlarla başlıyor benim hikayem. Bu hikaye 89’da Ankara’ya ayak bastıktan sonra 90’lar hikayesine dönüşüyor.

Evet gerçekten hatırlıyorum delikli 25 kuruşları! Ya beni kandırdılar “Bunlar gerçek para. Git harca!” diye ya da deliksiz olanlar Murgul’a geç geldi. Bu muamma her zaman hayatımın bir yerinde kalacak sanırım.

O günlerin en büyük telaşı benim için horoz şeker almaya Paşa mahallesine annelere çaktırmadan nasıl gidileceğinin hesaplarını yapmaktı. Her seferinde bir yolunu bulup giderdik. Şu an sadece hayal meyal hatırladığım, bakkaldan daha çok Harry Potter’daki büyücü dükkanlarına benzeyen bir bakkaldan şekerleri alıp gelirdik. Anne çakmayacak… Peehhh… Bekle çakmasın! Dil ve dişlerin kırmızı olacağını hesaba katamayınca annenin çakacağını da hesaba katamıyorsun!  Eee ne de olsa çocuksun, kafa da bir yere kadar basıyor. İşin daha vahim tarafı ise annemin kaçıp horoz şekeri alıp geldiğimizi nasıl anladığını yıllar sonra öğrenmem…

(Fotoğraf http://www.sofra.com.tr alınmıştır.)

Bir diğer önemli bakkal alanı ise Erdoğan Bakkal’ın alanıydı. Hastasıydım oradaki açıkta, çuvallarda duran ve hiçbir zaman tazesine denk gelemediğim finger bisküvilere. Babiş -“Bana babane demeyin” dediği için Babiş diyorduk- epeyce yüklü bir miktar para verir ve bizi bakkala gönderirdi. Gelsin bisküviler gitsin Sarelleler.

(Fotoğraf http://www.golda.com.tr adresinden alınmıştır.)

Gördüğünüz gibi çocukluk anılarımın bir kısmı bakkallar ile bağdaşık. Hangimizin ki değil ki? Kendi başımıza gidip kendimizi büyüklere ifade edebildiğimiz ilk ve tek yerdi bakkallar o çocukluk dönemleri için.

Gelgelelim Yakari ve Heidi hikayelerine.

İlkokula başladığım zamanlar 87 yılına tekabül etmekte. O dönemlerde halen evimizdeki siyah beyaz televizyonun yerini AGA markalı bir renkli televizyon almamıştı. Siyah beyaz olanın markasını hatırlamıyorum açıkçası. Hatırladığım çok net bir sahne var ama o televizyonla ilgili. Evimize renkli televizyon geldikten sonra siyah beyaz olanı birisine (kim olduğunu hatırlamıyorum) vermek için babam televizyonu arabaya taşırken ben de ardından, ne işe yaradığını bugün bile çözememiş olduğum mavi (ama garip bir mavi) ekran kılıfı gibi bir şeyi babanım arkasından taşıyordum. O zamanlar da yardım severdim yani.

Okul başladı. Haliyle sokaklarda süre giden haytalık ve sağa sola sarmalık döneminin sonuna gelinmiş ve “T.C. disiplin” kuralları çerçevesinde eğitimimi almaya başlamıştım diğer milyonlarca 80 doğumlunun başına geldiği gibi. Ee okul demek ödev demek! Ödevler bitmeden o televizyon açılamaz! Bilirsiniz ki ev kuralları okul kurallarından önce gelir ve okuldaki kurallar kadar da esnek değillerdir. Bozuldukları zaman sıkıntısı biraz büyük olabilir. Okulda ceza alıp kurtulursun ama evde bozulan kural ömür boyu peşini bırakmaz!

Her Türk çocuğu gibi, hatta başka uyruktaki çocuklarda da bu böyledir büyük ihtimalle, ödevlerimi yapmamak için ayak diretirdim. Nedenini hala bilmem! Yap da bitsin! Yook ille bir direnme söz konusu olacak! Başka türlüsü zevkli olmuyor çünkü!

Nerde kalmıştık. Heidi ve Yakari’den bahsedecektim. 

O zamanlar en büyük hayalim Yakari’ninki gibi bir atım olmasıydı. Televizyon siyah beyazken Yakari’nin atı benim için sadece siyah, gri ve beyaz renklere sahipti. Ama sonra renkli televizyonun evimize adım atmasıyla o at benim hayatımın merkezi oldu. O sarı yeleler… Yakari’nin atının üzerinde oturuşu ve tabii ki yeşil kırlarda özgürce gidişleri… Rüyalarımda bile bunu görürdüm!

Veeee Heidi! Her akşam başlamasını dört gözle beklediğim Heidi! Uğruna ödevlerimi yapmayı bıraktığım, azarı göze aldığım, ertesi gün park mesaisinden bile vazgeçmeyi göze alıp izlediğim tek çizgi film… En sevdiğim karakter ise büyükbabanın köpeğiydi. Şimdi ismini hatırlamıyorum ama onun olduğu sahnelere bayılırdım.

Tabii ki 80’lerim televizyondan ve onunla ilgili kurduğum hayallerden ibaret değil. Anlatacak bir sürü şey var. Ama takdir edersiniz ki televizyon 80’lerin en büyük olayıydı özgürlüğü aramanın yanı sıra…

Şimdi yazarken fark ettim ki 80’ler benim için ruhumun Murgul’un Damar kasabasında, aslında dağın başı, özgürlüğünü arayışı olarak geçmiş. Ben tam 80’ler ruhuyla bir çocukluk geçirmişim; ÖZGÜRLÜK ARAYIŞI!

Her 80’lerden kalan şahsına münhasır şahsiyet gibi ben de halen ruhumu özgürleştirecek eylemi arıyorum… Bugüne kadar da biri “bu ayın konusu 80’ler! Yaz bakalım!” desin diye bekliyormuşum. 🙂 Bu da diğer bir farkındalığım oldu bu yazıyla. Teşekkürler Yıldıray Lise.

9ocak2012

Damla Akyıdız

İletişim Adresi: damla(nokta)akyildiz(at)gmail(nokta)com