Seksenleri anlatabilmek!

Şeker Kız Candy açılış müziği

 

“İnsanın dönüp döneceği yerdir

Çocukluğu.”

diyor sevdiğim şairlerden Bejan Matur, Allah’ın Çocukluğu şiirinin ilk mısralarında.

Seksenleri okuyorum. Konuk yazarlar blogumda kendi seksenlerini yazıyor.

Aslında çocukluğumuzu

Ona olan özlemi anlatıyoruz!

Bir anket yaptım blogumda ve sordum “Seksenli yılların en sevdiğiniz yanları nelerdi?” diye. Bugüne kadar 60 cevap verilmiş.

(Grafik: Yıldıray Lise)

Cevapları derlediğim grafik şunları anlatıyor: En çok müzikler ve sonra filmler seviliyormuş. Bunların detaylarına daha sonra gireceğiz. Galiba mektupla haberleşmeyi özlemişiz ki iletişim araçları 3. sırada yer almış.

İlginç olan ise edebiyat seçeneğine hiç cevap ve yorum gelmemiş.

“Diğer” seçeneği ise 6 oy almış. Biraz detaylıca bakarsak burada sokak oyunları (2 oy), sokak kültürü, Gırgır dergisi, Devekuşu Kabare ve tek kanal (zaping derdi olmaması) yorumları yapıldığını görüyoruz.

Çocukluğumuzu ansımak

Burnumuzu çeke çek

Bir umutla ansımak

Huzur veriyor bize.

8şubat2012

Konuk yazarlar blogumda seksenli yıllarını anlatıyor: https://yildiraylise.wordpress.com/konuk-yazarlar/

Seksenli yıllar anketi: https://yildiraylise.wordpress.com/category/anket/

Benim kendi gözümden seksenli yıllarımı anlattım yazılarım:

Geçmiş zamanda bir pazar günü

 

Çocuktum

 

Ergendim

 

Çocukluğumun sokakları

 

Güneşin Oğlu Esteban açılış müziği

İki Seksen

(Fotoğraflar internetten alınmıştır.)

Benim tarihimde 80’ler bir kültür şokudur.

80’lerin ilk yarısını Almanya’da geçirdim. İkinci yarısından itibaren de artık Türkiye’deydim. Darbe sırasında Almanya’da olduğum için askeri düzeni solumadım. Bu açıdan şanslıyım.

Seksenlerin ilk yarısında Almanya’da Weser nehrine çıkan, bir domuz ve koyun ahırının bulunduğu çıkmaz bir sokakta, alabildiğine oyun alanı ve koşup keşfedilecek bir dünyada gayet özgür ve rahat bir çocukluk geçirdim.

Bisikletimle Pipi gibi diyardan diyara uçtuğumu hayal ettiğimi hatırlıyorum. Türk olduğum için dışlandığımı hiç hissetmedim. Hem kindergartenda hem de ilkokuldaki öğretmenlerim beni çok severlerdi. Bu açıdan da çok şanslıydım.

Markete her gidişimizde sadece bir tane çikolata almama izin verilmesinden dolayı bir türlü seçim yapamadığımı anımsıyorum. Hanuta, Milka, Löwenbrau, Duplo… Karar veremezdim. En sonunda bir tane alırdım ama hep aklım diğerlerinde kalırdı.

Bir de bütün aile televizyon başına geçip Eurovison’u izlerdik. Türkiye’nin şarkısını merakla beklediğimizi ve MFÖ’nün Diday Diday Day (1985) şarkısını neşeyle dinlediğimiz an çok net hafızamda. Hiç bir ülkeden beğeni gelmeyince de “böyle şarkı mı olur?”Türkün Türkten başka dostu yok” cümleleri havada uçuşmuştu. Oysa ben çok sevmiştim şarkıyı, hala da severim. Almanya’da yaşayan Türk ailesi olarak Eurovizyon’da alınan puanlar kadardı neşemiz.

 
86’daki Türkiye’ye göç ile yeni bir çevreye adapte olma yıllarım başladı. Babamın neden Almanya’da kalıp çalışmak zorunda olduğunu kavrayamadan Türkiye’de oynanan sokak oyunlarını hızla öğrenmeye çalıştım. Çocuk dünyasındaki alaycı tavırlardan dolayı anadili gibi konuştuğum Almancayı derhal unutarak Türkçeyi aksansız telaffuz etme gayretlerine giriştim. Okul hayatım boyunca en iyi olduğum ders hep Türkçe oldu böylece.

Yani aslında 80’lerin ikinci yarısı, Deutchland ile Türkei neden bu kadar farklıyı anlayamama yılları olarak geçti. Sorgulama hastalığım sanırım bu yıllarda yerleşti hücrelerime. Sürekli farklılıkların sebeplerini öğrenmek isterdim; sokaklar neden bu kadar tozlu, hava neden bu kadar sıcak, okulda neden bir sırada üç kişi sıkış tepiş oturuyor, sınıflar neden kalabalık, öğretmenin elinde neden sopa var, marketler nerde, nutella- hanuta- milka yok mu gerçekten, niye kimse Depeche Mode dinlemiyor gibi…

O tozlu sokaklara alışıp süngerli terliklerimle Kara Şimşek izlemek için eve koşarken, JR’ın neden bu kadar kötü bir insan olduğunu da anlayamazdım mesela.

 
80’lerin sonunda Türkçeyi aksansız konuşan ve babasına kavuşmuş bir kızdım artık. Ailecek TRT’deki Bizimkileri, Zeki Metinli komedileri, Cenk Koray’ın kutuları açmasını, Erkan Yolaç’ın Evet veya Hayır dedirtme çabalarını izlerdik.  Tükenmez kalemi ekrana doğru sallayan gözlüklü şişman amcayı bizimkilerin çok sevdiğini ve ülkenin gelecekte aynı Almanya gibi olacağını dinleyerek bir ara 90’lara girdik sanırım. 

Benim açımdan 80’ler böyle geçti. Farklı iki kültürü birbirine yakın zamanlarda soluyup yaşadığım, birini hep özlemle hatırladığım, yeni olanın farklılık sebebini bir türlü anlayamadığım yıllar olarak.

07Ocak2012

Gonca Fide

Gonca Fide’nin blogu: http://gonceleme.blogspot.com