Kadınlarım

[Konuk yazar: Melek Cavlı]

Sevgisiz kadınlarla dolu etrafım

Yorgun, kuru ciltli kadınlar

Kırışık alınları ve çatlak dudakları…

Sevimsiz kadınlarla dolu etrafım

Sarı saçları, silikon dudakları…

Bronz tenli kadınlarla dolu etrafım

Pırıltılı çantaları ve donuk bakışları…

Etrafım yalnız kadınlarla dolu

Sevgisiz ve sevimsiz onlar.

Koca-karılarla dolu etrafım

Yalnız karı-kocalar onlar.

Kalabalık her yanım.

Yalnız kalabalıklarım da var.

Kadınlar yalnız, kadınlar sevgisiz, kadınlar çaresiz…

5 Mayıs 2006 – Bursa

Melek Cavlı

NOT: Bu şiir 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için Melek Cavlı tarafından blogumda yayınlanmak üzere gönderilmiştir. Şimdi yayınlama şansımız oldu! Melek Cavlı’ya teşekkür ederiz!

Melek Cavlı blogumdaki diğer yazısı:  Yalnız Değildi Çocukluğum

Nilüfer’in 90’ları

Benim için 90’ların başı, siyah önlüğü terk etmek demek. Çünkü 80’lerin başlarında doğanlar bilir, maviden önce siyahtı okul önlüklerimiz. İlkokulun bitişi, pek de çalışmadığım ve neden girdiğimi dahi bilmediğim Anadolu Liseleri Seçme Sınavı…

Yine Ankara, hep Ankara benim için.

Yine Ankara, hep Ankara benim için. Sıhhıye’deki ilkokulumdan sonra yine Sıhhıye’deki tarihi Taş Mektep-Atatürk Lisesi’ne geçişim… Yeni bir dille tanışmak, uydurarak söylediğin çoğu şarkının aslında İngilizce olduğunu fark etmek, sözlerini alıp şarkıyla beraber söylemeye çalışmak… Hayatımda çok önemli yeri olduğunu düşündüğüm o okulda üzerimde -bedenime uygun olsa da- hep büyük duran, büyük gözüken o lacivert ceket… Güzel dostluklar, arkadaşlıklar, adı hiç unutulmayacak değerli öğretmenler, müdür muavinleri… O lisedeki son günlerim, koşturmacalarla okuldan dershaneye gidişler, testler, sınavlar…

(Ankara Atatürk Lisesi)

O zamanlar Ankara’da çocuk olmak, çocukluğunu yaşayamadan bu kente, kentin insanına adapte olmaya çalışmaktı bence. Evlerimiz –ki 10 ayrı evde oturduk 25 yaşıma kadar- hep okuluma uzaktı, hep erkenden kalkılır yollara düşülürdü. Otobüs sırası, İstiklal Marşı törenine yetişememe korkusu, sabahları tıkanıp kalan şimdi Ankamall’in bulunduğu, o zaman Et-Balık Kavşağı olarak adlandırılan yolda geçen stresli dakikalar…

“… kimliğim ve kişiliğimin oluşumuna hatta eşimi seçmeme sebep olan bir nokta var… “izcilik””

Sıkıcı Ankara’da, annemin deyişiyle “problemli apartman çocukları” idik biz (kardeşim ve ben). Ama tam da o yıllarda benim bugün sahip olduğum meslek (eczacı – farmakognost), ama daha önemlisi kimliğim ve kişiliğimin oluşumuna hatta eşimi seçmeme sebep olan bir nokta var. Belki garip gelecek ama o nokta “izcilik”. İlkokulun 4. sınıfında babamın yıllar önce amcamla izcilik yaptığını öğrenmem, tam da seksenlerin sonu-doksanların başında okuldaki izcilik faaliyetlerine katılmam. İlk gittiğim kamp Çamkoru’daki o zaman bize İsmet İnönü’nün köşkü dedikleri tesisteydi. Sonra Çeşme, Gökova, Buca, defalarca Çamkoru, Bolu ve belki adını unuttuğum illerde ünite, mahalli (Ankara izcileri) ve milli (tüm Türkiye izcileri) kamplara katıldım. Bunda ne var ki diyebilirsiniz tabii. Ama 10 yaşlarında diğer izcilere yemek yapmak, o yemeği servis etmek, bulaşığını yıkamak, gece yarısı elinde bir fenerle soğukta nöbet tutmak, ateş yakmak… Ne eziyet bir çocuk için değil mi?

(Ankara Çamkoru İzcilik Tesisi – ilk izci kampımdan bir fotoğraf)

 

“…doğaya âşık oldum…”

Hayır kesinlikle değil, ben orada arkadaşlığı, paylaşmayı, insanları dinlemeyi öğrendim. Doğayı gördüm (böcekler, akrepler, çiçekler, mantarlar, ağaçlar, tilkiler, geyikler, kuşlar) ve çok sevdim, yalnızlığı, sessizliği, ışıksız gökyüzünü, insansız ormanı o yaşta yanımda annem-babam yokken tanıdım. Belki de bu sebeple doğaya âşık oldum, ve o yaşlarda eğer bir gün evlenirsem o kişinin benim gibi doğayı seven, ona âşık olan ve doğada benim gibi büyülenen, kendini oraya ait hisseden bir erkek olması gerektiğini düşündüm… İşte sıkıcı başkentte çocukluk – ilk gençlik yıllarımın çoğu tam da bu sebeplerle kamp anıları ve hayalleri ile doludur.

 

(Hayvanları hala küçüklüğündeki gibi -Elmyra gibi- seviyorum)

 

“Ankara dışında 90’larımın en büyük eğlencesi… Mihallıççık’a bağlı Yukarı Dudaş köyü”

 

Ankara dışında 90’larımın en büyük eğlencesi ise o zaman Ankara’yı terk edip dedelerinin köyüne dönmeyi seçen anneannem ve dedemin Eskişehir’in bir köyündeki evleriydi (Mihallıççık’a bağlı Yukarı Dudaş). Anneannem sağlık eğitimi aldığından ve köyde sağlık ocağı bulunmadığından ilk yardım ve iğne yapmak, tansiyon ölçmek gibi şeyler yapardı; dedem ise köydeki en okumuş adamdı belki, bakkal işletirdi. O bakkaldan bize verdiği lokumlar, tereyağlı kurabiyeler, gazozlar sevilmez mi J Asıl güzel olan ise evlerinin hem kümesi, hem ahırı, hem de ağılı olmasıydı. 90’ların yazlarında tavuklara, hindilere, kazlara yem vermek, köpek için yal hazırlamak, ineklere su ve yonca vermek, koyun ve keçi sağmak, çayırlarda özgürce koşmak, meyveyi dalından, yumurtayı tazecikken yemek en büyük kazançlarım oldu. Bu sebeple de eğer bir gün çocuğum olursa onun da bu zevkli ve öğretici şeyleri yapmasını, köy hayatını yaşamasını çok istiyorum. Aslında tezek kokusunun mide bulandırmadığı, hayvanlardan korkmanın ne saçma olduğu ama daha önemlisi köy halkının ne kadar yardımsever, candan olduğunu öğrendim orada. Harman yeri ne demek gördüm, at arabasına bindim, elime yaba aldım, tırmık da, çapa da… Ve Eskişehir’le bağlantım olmasa da hep bir yanım Eskişehirli oldu…

 

“90’lar… benim hayatımda Atatürk Lisesi, izcilik ve köy hayatını derinden yaşamak oldu.”

90’lar belki birçok şehir çocuğu için atari oynamak, “walkman”de Yonca Evcimik, Burak Kut, Serdar Ortaç veya New Kids On The Block, Ace of Bace, Metallica, hatta Dream Theater dinlemek olabilir. Ama benim hayatımda Atatürk Lisesi, izcilik ve köy hayatını derinden yaşamak oldu. Sonrası üniversiteye başlamak, yeni bir kapının açılması ve hiç gelmeyecek sanılan 2000’lere giriş…

Yonca Evcimik’ten “Tükendi Sevgiler”: 90’larda şarkılara klipler çekilmeye başlamıştı, dans ekibi olan nadir şarkıcılardan biriydi Yonca Evcimik.

6 Mart 2012

Nilüfer Orhan

Nilüfer’in blog adresi (farmakognozi): www.kognozi.blogspot.com

Su çiçeği adamı erkek yapar: Benim 90’larım.

Yaşım itibariyle 80’lerden pek bir şey anlamamıştım. Ama 90’lı yıllar gerek ergenlik yıllarımı gerekse üniversite yıllarımı kapsaması nedeniyle sanırım hayatımın en güzel 10’luk seti olarak kalacak.

Önce ergenlik.

Orta okul son sınıfa kadar tombiş, öne eğik yürüyen, yürürken kocaman adımlar atan, saçları yana taranmış kısacası berbat bir şeydim. Bir yandan dayım bana erkek gibi davranmanın sırlarını vermeye çalışırken teyzem de beni kızlar konusunda motive etmeye çalışıyordu. Ama öyle sözle olacak şey değildi. Bir şeylerin aniden değişmesi gerekliydi.

Orta sonda bizim sınıfta Kartal isimli bir abimiz vardı. Abi diyorum bizden 3-4 yaş büyüktü. Dünya tatlısı çılgın bir abi. İlk dönemin son günlerinde Kartal “pist, hoşlandığın kız mı yok mu bakiiiim” dedi. Ben de hatayla karışık yan sınıftaki kızı gösterdim. Adam bir anda kızın yanına gitti, konuştu, kızın yanaklar kızardı ve bana bakmaya başladı. Sonraki teneffüs beni sürükleyerek onun yanına götürdü.

Allahtan  dönemin son günüydü de “iki hafta sonra görüşürüz” diyerek kaçtım. Karneleri aldığımız günün ertesi sabahı yanaklarımda sivilcelerle uyandım. Yok yok, ergenlik değil, su çiçeği. İki hafta boyunca yattım. Sonra bir kalktım ki ne göreyim:

–         Zayıflamışım

–         Boyum uzamış

–         Surat satenlikten çıkmış, façalı maçalı, bol delikli bir şey olmuş.

Sonra teyzem geldi, başlarım saçlarına dedi ve hayatımın en önemli darbesini yaparak saçlarımı arkaya doğru taradı. Okula bir gittim ki kimse beni tanımaz. Karizma o biçim. İşte 90’lar böyle ciddi bir dönüşümle başladı. Su çiçeği ve erkekliğe ilk adım.

(Fotoğraf: Bahtiyar Kurt arşivi – ODTÜ Kuş Gözlem Topluluğu üyeleri)

Lise yılları bol bol flört, ilk kız arkadaşlar, platonik aşklarla geçti gitti. Yaz aylarında dayımın Beyazıt – Çarşıkapı’daki toptan terlik dükkanında dışarıdaki hayata dair stajlarımı yaptım. Enayi bebek tiplemesinden biraz olsun feleğin çemberine adımlarımı attım.

Ve hayatımın en güzel yılları 94 yılında çıka geldi. Teyzemin komşusu Nihal Abla (Boğaziçilidir kendisi) bana “Sen ODTÜ’ye gitmelisin” dedi. O dönemler hayatımdaki en etkileyici insan (hatun) olduğundan bu sözleri bir emir olarak aldım ve ODTÜ’yü kazandım.

Ben ODTÜ’de Bahtiyar oldum.

Anasının yanından bir kere ayrılmamış bir tip olarak ODTÜ ve Ankara’daki “aileden yalnız” hayatıma başladım. Ben ODTÜ’de Bahtiyar oldum. Hayatı sorgulamam, kendimi hırpalamam, ilk aşık olmam ve neler neler ODTÜ’de oldu. 

Evet, Ankara’ya çıka geldim. Bana bir adres verdiler, bir akrabamızın akrabasının orada büfesi varmış. Bana kalacak bir yer bulacakmış, ben de yurt çıkana kadar (ki kaç ayda çıkar bir fikrim yoktu) orada kalacaktım. Adres şöyle: Rüzgarlı Sokak, Ulus. Bulması zor olmadı. Adam bana baktı, benim saçlar küt şeklinde uzun. “Sen ne biçim Rizelisin lan!” dedi. Büfenin üzerindeki otelde kaldım. Gece karşıdaki tavernadan gelen seslerden uyuyamadım. Otelde sürekli kadın erkek bağrışmaları vb. Sabah olmadı bir türlü. Birileri odama dalacak diye ödüm patladı.

(Fotoğraf: Bahtiyar Kurt arşivi – Kuşçuluk hareketinin önemli gezilerinden biri olan Seyfe Gölü kuş gözlem gezisi yolculuğu)

Sabah oldu, sora sora ODTÜ’yü buldum. Yurtlar müdürlüğüne gittim. Puanımı öğrendim. İçerde kısa bir mülakat: “Nerede kalıyorsun canım” dedi kadın olan memur. Rüzgarlıda bir otelde. İki memur birbirine bakıp güldü. “Sen şimdi bir koşu git çantalarını al gel de yerleştirelim seni!” dediler.

Otele ne kadar hızlı gittiğimi hatırlamıyorum. O gün bu gün Rüzgarlı’dan nefret ederim. Ha etmesem gerçi ne olur o ayrı.

“ODTÜ’ye gelip bir topluluğa girmeyen ottur!”

ODTÜ’deki ilk günler. Bir açılış konuşmasında kendine has kültür müdürümüz sert bir konuşmasında şunu söylüyor: “ODTÜ’ye gelip bir topluluğa girmeyen ottur!” Benden çok okuldaki ilk kız arkadaşım bu tabirden etkilenmiş olacak ki hayatının topluluğunu arıyor. Oradan oraya kelebek gibi zıplıyor. Topluluklardan birine beni de sürüklüyor: Kuş Gözlem. Ve benim hayatım değişiyor.

Bilgisayar yazılımcısı olacağıma kuş gözlemcisi oluyorum. Tüm Türkiye’yi yıllar boyunca geziyorum. Kuşları o kadar çok biliyorum ki artık mesleğim belli. 90’ların sonuna doğru daha okurken Doğal Hayatı Koruma Derneği’nde yarı zamanlı çalışmaya başlıyorum. Ve 90’lar bitiyor.

(Fotoğraf: Bahtiyar Kurt arşivi – Kuş gözlemi)

Diyeceksiniz ki bu yazı hep seni anlatmış, 90’lara dair ipucu vermemiş. Evet öyle. Çünkü ben başka bir şey görmedim ki!

22Şubat2012

(Fotoğraf: Bahtiyar Kurt arşivi – Hatay Belen’de yırtıcı kuş göçü gözleminde çocuklarla muhabbet)

Bahtiyar Kurt’un “Dünyadan Sesler!” blogu: http://bahtiyarkurt.wordpress.com/

Bahtiyar Kurt’un blogunda yayınladığı ODTÜ yıllarını anlatan yazısı: http://bahtiyarkurt.wordpress.com/2010/10/10/odtu-neden-farklidir/

Yalnız Değildi Çocukluğum

[Konuk yazar: Melek Cavlı]

Benim de çocukluğumun üstüne apartmanlar diktiler.

Geniş balkonlu hem de.

Geniş avlulu çocukluğumun üstüne.

Demir kapılıydı, kara taşlıydı benim çocukluğum.

Möble, fayans bilmezdi.

Kapı önü taşlarında geçti çocukluğum.

Büyüklerin sohbetleriydi eğlencemiz, çitlerken kabuklu yemişleri.

Kovalardık birbirimizi yağ tenekelerindeki çiçekler arasında.

Leğenlerde çiğnediğimiz kilimlerdi oyunlarımız.

Sabun kokuluydu benim çocukluğum.

Kumdan hayallerimiz vardı.

Neler inşa etmedik ki?

Keşke hep kumdan kalsaydı hayallerimiz, hayal kırıklığımız olmazdı o zaman!

 

(Fotoğraf: Göktürk Erdoğan – http://www.gokturk.info/)

Bir divan yeterdi hepimizin çocukluğuna, sıcak yorganın altına gizlerdik korkularımızı.

Sarılırdık annemize her gök gürültüsünde, ağlardık ulu orta, akıtmazdık içimize gözyaşlarımızı.

Gül yabaniler korkuturdu bizi, karanlıklar bir de.

Bu kadar gerçek değildi çünkü her korku.

Baş edebiliyorduk.

Yalnız değildi çünkü çocukluğumuz.

Kömür kokuluydu benim çocukluğum.

Kestane kebap tadındaydı, bir bardak boza içinde sıcak leblebiydik işte.

Haşlanmış yumurta kokardık sabahları.

Siyah zeytin, beyaz peynir, sıcacık dede simitleriydi beslenmemiz.

Boyanmamıştı zeytinler daha. Sıcaktı simitler de.

Sıcaklar bunaltmazdı, dereye sokarken ayaklarımızı.

Kardan adamlarım olmadı hiç.

Kış memleketinden uzaktı benim çocukluğum.

Kış çocuğuydum oysa.

Televizyon kuşağıydık biz.

Adımızı öyle buyurmuşlardı.

Susam Sokağı çocukları.

Okul çantaları ağırdı benim çocukluğumun.

Kara önlüklü, ak yüzlü, al yanaklıydık.

Örtmenimi severdim ben, sevmeyi öğretmişti çünkü.

Beyaz kurabiyeleri vardı benim çocukluğumun.

Buzdolabı üstünden aşırdığım.

4 oda bir salon evler yaptılar çocukluğumun üstüne.

Geniş balkonlar yaptılar caddeye bakan.

Oysa mahalleye bakardı benim çocukluğumun camları.

 

(Fotoğraf: Göktürk Erdoğan – http://www.gokturk.info/)

Önce sahipleri gitti, avluda yıkandılar son kez.

Limonata içtik, helva yedik çocukluğumuzun ardından.

Beyaz badana yapılmadı sonra evlere.

Çiçekleri sulanmadı bahçenin.

Sonbaharda dökülen yaprakları da süpürülmedi çocukluğumun.

Tozları silmedi annem sonra, örümcek ağlarına bıraktık kuzinelerini çocukluğumun.

Misafirleri de terk etti sahiplerinden sonra avlulu evleri.

Yıkıldı bir oda bir salon çocukluğum.

Durduramadık dozerleri, son fotoğraflarını çekerken avlulu evlerin.

Hatıralarını yağmaladık yıkıntıların arasından.

Gidilmez oldu yıllık izinlerde memleketlere, klimalı olsa da otobüsler.

Hem sigarada içilmiyordu artık, midemizde bulanmazdı.

(Melek Cavlı- Filmi seyretmek için tıklayınız.)

Büyüttüler çocukluğumuzu.

Okuttular, adam ettiler çocukluğumuzu.

Kolsuz, bacaksız kaldı bebeklerimiz, çocukluğumuz gibi.

Bir türlü tamir eden çıkmadı oyuncaklarımızı.

Kayboldu çocukluğumuz her giden komşu-kardeşle.

Ananelerin buruşuk ellerinde, kızanım diyen dillerinde kaldı çocukluğum.

Yerli malı, yurdum malı günlerinde bilmeden yediğimiz radyasyonlu fındık tadındaydı çocukluğum.

Kumandasız televizyonlarımız da oldu, tek kanallı çağı da gördük.

Çoğalırken kanal sayısı sevindik, yaklaşan karmaşayı görememiştik oysa.

Lojman çocuğuyduk biz, dışı gri ama içi rengarenkti.

Parklara götürmezdi annemiz, çünkü oyun parkları yapmışlardı o lojmanlara.

Bir yere kaçmayalım diye.

Hapsetmişlerdi çocukluğumuza bizi.

Abilerimiz, ablalarımız vardı.

Korumasız çocukluğumuzun cankurtaranlarıydılar.

Lojman çocuğuyduk biz, tayini çıkan babaların çocuklarıydık.

Memleketin dört bir yanından oyun arkadaşlarımız vardı.

Kütük başka, doğum yeri başka, evimiz hep başka başka yerdeydi.

Gün geldi terk ettik gri lojmanları hepimiz, çocukluğumuzu da.

Mektup da yazdık, bayramda kart da attık kalanlara.

Özlem duymayı öğrendik ilk dersinde hayatın.

Sonra büyüdük, tüm dersleri öğrettiler.

Küçük dev kadınlar, adamlar yarattık her birimiz.

Ağırdı sorumluluklar taşıdığımız çantalardan çok.

Acıttı ilk aşklar, düşünce kanayan yaralardan çok.

Hep çocuk kalmalıydık oysa,

Hep çocuk yaşamalıyız da,

çünkü her şey çocukça!

19.11.2006 / Sıhhiye

Melek Cavlı

melekcavli(at)hotmail(nokta)com

SEKSEN

Eylül 1980/Ocak 2012

Yıldıray “80’li yıllarınız” dediğinde hemen öne atılıp “ben, ben, ben!..” demiştim bir çocuk heyecanıyla. Sonra o öne atılışımın heyecanlı adımı seksenli yıllarımın başlangıcını düşününce geriye düştü.

Batı’da, küçük bir köyden şehre geçiş yapan bir kasaba idi çocukluğum. Şanslıydık, Batı’daydık. Şanslıydık, sanayileşme devrinin o fabrikalarından birinin kurulduğu kasabadaydık. Şanslıydık, fabrika toprağı işleyip sanata dönüştürüyordu ve bunu yapan mühendisler, işçiler vardı. Toprağı işleme sanatının beşbin yıllık tarihini yaşatan bir şehrin küçük bir kasabasındaydık. O zamanların, seksen öncesinin yani çoğu insanlarının böylesi bir kasabada göremeyeceği olanaklarla büyüdük. Yüzme havuzları, yılbaşı baloları, yazlığı kışlığı ayrı üç sinema salonu… Ülkede çoğu evde elektrik yokken bizimkilerde televizyon vardı. Önceki yazar arkadaşların yaşadığı her şey bizde seksen öncesindeydi. Seksenlere de kaldı hem de fazlası ile.

Yıldıray’ın çağrısına yanıt verecektim. Ama aklıma seksenlerle ilgili ne horoz şekeri geldi ne rahmetli bakkal Memet Amca, ne leblebi tozu, ne Kızılmaske, ne Red Kit, ne fotoromanlar… Aklıma yeşil Pinokyo bisikletimle Milliyet Çocuk Dergisi almaya gittiğim kasabanın tek gazetecisi Mehmet Abi de gelmedi, içeriden “oy gülüm oy” şarkısının yükseldiği Kitabevi de… Köşem Pastanesinde okul çıkışı toplaşmalarımız, kasabanın futbol takımına transfer olan yakışıklı futbolcular, okul futbol ve voleybol takımlarının İl galibiyetleri, halkoyunları çalışmalarında Zurnacı Ahmet Abinin karşısında yediğimiz limonlar ve yemeden kalmayan bir dolu nane gelmedi işte aklıma.

Aklıma ilk gelen 2000 yılında bir dizi öykücüğünü yazdığım Abilerim oldu. Yeşil parkalarına hayran olduğum Abiler…  Gırgır okuyucusu, üniversiteli abiler. Yollarını gözlediğim, gelseler de GırGırları okuyabilsem dediklerim. Gelseler de bir gülümseseler saçlarımı karıştırsalar, evimizin bahçe duvarına oturup da ayaklarımı sokağa salladığımda arkadaşlarımla neden evcilik oynamadığımı duvarın üzerinde oturup tek başıma ne yaptığımı sorsalar… Hiç desem. Ama ayakların sallanıyor, ayakların sallanıyorsa aklında bir şey var demektir, hiç dediğin aklında olandır deseler. Ben de içimden şarkı söylüyordum desem. Gülseler. Zeze’ye de gülüyor herkes desem… Gelseler de son okuduğum kitapları sorsalar. Ben de “Şeker Portakalı”nı bitirdim desem. Gelmediler… Çok bekledim…

(Fotoğraf: Ülkü İşsever)

Birinin gidişini gördüm bir gece, cemse seslerini duydum, birinin sokak ortasında vurulduğu haberini aldım, biri için “vuranların arasında o da varmış yapmaz o çocuk” dediler. Komşu kasabanın sayfiyesinde midye çıkardıkları günler bizleri yanan ateşin üzerindeki tenekeye uzak tutuşlarını, midyeleri çıtlatıp içinden inci çıkarmayı öğretişlerini, sokakta çok uzakta da olsalar yollarını değiştirip gelip “nasılsın” deyişlerini özledim.

Sonra içi hıncahınç öğretmenlerim, komşularım, tanıdıklar dolu kahveler geldi aklıma. Kitaplık raflarını boş gördüğüm komşu evleri geldi. Çocuk aklıma çocuk aklımla kaydettiğim görüntüler…

Sonra uzun upuzun bir sessizlik…

Bu yüzden yazamadım seksenlerimi. Ama yazsamdedim. Ortaokul ve Lise yıllarımdı seksenler. En güzel zaman mıdır bizim jenerasyon için seksenler? İlkokulun bittiği zamandır. 1979 Çocuk Yılı’nı kutlayışımızın ertesidir. Ergen olmamıza adım atıldığı zamandır seksenler. Yasaklarla büyüyen çocukların ergenliği. Bu büyük sessizlikte hormonlarımızın bile çıtı çıkamadı bu yüzden… Birdenbire büyüdük…

Ama yine de gülümseten bir öyküm var 1980 için. İlkokul bitti. Ortaokula başlayacağız. Biraz geç de olsa okulların açılışı siyah önlükten lacivert formaya geçişimiz geciktirilse de siyah önlükleri terk ettik. Öyküyü olduğu gibi yazsamuzun olacak. Terk ettiğimizin yerine forma konacak ya ille de jüpon olacak…

İlk sabah tutturmuşum ablama “abla baksana eteğimden içim görünüyor mu” diye. O liseyi bitirecek derdi mi artık jüpon. Bir de arkadaşları savrulup gitmiş… Yağıp esiyor bana sabah sabah. “Bir karış boyunla o çırpı bacaklarına kim bakacak senin, kızım. Zaten neden forma giydirirler? Neden ille de ince çorap? Anlamadım gitti. Renkli bir şey olsa altına rengarenk çoraplar giyseniz ne güzel olursunuz.”. “Ama sen de giyiyorsun abla!”. Babam koşup yetişiyor içeriden. İçimden bağırıyorum “Yaşa baba. Kahramanım benim”… 

Olayı anlayınca başlıyor gülmeye. Bozuluyorum. Gülmeyin kahramanınız sizin önem verdiğiniz bir şeye kahkahalarla gülse siz bozulmaz mısınız? Annem bir öğretmen edası ile ki öğretmendir zaten “Geç kalacaksınız hadi ilk günden. Ver şu senin jüponlardan da giysin” diyor. Sorunu çözüyor da sorun çözülmüyor. Lacivert formanın altından beyaz jüpon bir karış sarkıyor. Belden kıvırıp (yarısını katlamış oluyorum bu durumda) belimi sıkıca kemerimle tutturuyorum. Rahatım… Nereye kadar? Tabii ki Liselilerle Ortaokulluların ortaklaşa kullandığı kantinin kapısında ablamın günaydınlaştığı o güzel bakışlı çocuğu görünceye kadar… Yavaşça yaklaşıyorum ablama “Ablaa!.. Jüponum sarkıyor mu?”.  O gün tuvalette jüponu çıkarıp atıyorum. Attığım için yediğim azarı anlatmayacağım. Çocuk da o kadar güzel bakmasaydı…

Seksenler bizler için Ergen olmaktır… Ergen olmak yeniden doğmakmış. Bir psikologtan duymuştum.  Yenidoğan nasıl bilmezse yemeyi, içmeyi, tuvaletini yapmayı ve büyüklerden, çevresindekilerden, en yakınlarından öğrenirse ergen olmak da öyle öğreniliyormuş, en yakınlarındakilerden, gördüklerinden, okuduklarından…

Bu yüzden yetmişleri daha çok severim. Okumayı ve görmeyi öğrendiğimiz yılları. Görmeyi öğrenmeseydik, gördüklerimizi okuyamasaydık seksenlerde ergen olmayı da öğrenemezdik…

Ülkü İşsever

İletişim: ulkuissever(at)gmail(nokta)com

Ünol Büyükgönenç “oy gülüm oy”

 

İlk görseldeki fotoğraflar aşağıdaki internet sitelerinden alıntıdır:

Manşet: http://www.itusozluk.com/gorseller/12+eyl%FCl+1980+darbesi/35128

Postal: http://www.ozmena.com/fotografcilik/iste-o-an-710822-4.html

Cemse (GMC): http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?p=621518