Su çiçeği adamı erkek yapar: Benim 90’larım.

Yaşım itibariyle 80’lerden pek bir şey anlamamıştım. Ama 90’lı yıllar gerek ergenlik yıllarımı gerekse üniversite yıllarımı kapsaması nedeniyle sanırım hayatımın en güzel 10’luk seti olarak kalacak.

Önce ergenlik.

Orta okul son sınıfa kadar tombiş, öne eğik yürüyen, yürürken kocaman adımlar atan, saçları yana taranmış kısacası berbat bir şeydim. Bir yandan dayım bana erkek gibi davranmanın sırlarını vermeye çalışırken teyzem de beni kızlar konusunda motive etmeye çalışıyordu. Ama öyle sözle olacak şey değildi. Bir şeylerin aniden değişmesi gerekliydi.

Orta sonda bizim sınıfta Kartal isimli bir abimiz vardı. Abi diyorum bizden 3-4 yaş büyüktü. Dünya tatlısı çılgın bir abi. İlk dönemin son günlerinde Kartal “pist, hoşlandığın kız mı yok mu bakiiiim” dedi. Ben de hatayla karışık yan sınıftaki kızı gösterdim. Adam bir anda kızın yanına gitti, konuştu, kızın yanaklar kızardı ve bana bakmaya başladı. Sonraki teneffüs beni sürükleyerek onun yanına götürdü.

Allahtan  dönemin son günüydü de “iki hafta sonra görüşürüz” diyerek kaçtım. Karneleri aldığımız günün ertesi sabahı yanaklarımda sivilcelerle uyandım. Yok yok, ergenlik değil, su çiçeği. İki hafta boyunca yattım. Sonra bir kalktım ki ne göreyim:

–         Zayıflamışım

–         Boyum uzamış

–         Surat satenlikten çıkmış, façalı maçalı, bol delikli bir şey olmuş.

Sonra teyzem geldi, başlarım saçlarına dedi ve hayatımın en önemli darbesini yaparak saçlarımı arkaya doğru taradı. Okula bir gittim ki kimse beni tanımaz. Karizma o biçim. İşte 90’lar böyle ciddi bir dönüşümle başladı. Su çiçeği ve erkekliğe ilk adım.

(Fotoğraf: Bahtiyar Kurt arşivi – ODTÜ Kuş Gözlem Topluluğu üyeleri)

Lise yılları bol bol flört, ilk kız arkadaşlar, platonik aşklarla geçti gitti. Yaz aylarında dayımın Beyazıt – Çarşıkapı’daki toptan terlik dükkanında dışarıdaki hayata dair stajlarımı yaptım. Enayi bebek tiplemesinden biraz olsun feleğin çemberine adımlarımı attım.

Ve hayatımın en güzel yılları 94 yılında çıka geldi. Teyzemin komşusu Nihal Abla (Boğaziçilidir kendisi) bana “Sen ODTÜ’ye gitmelisin” dedi. O dönemler hayatımdaki en etkileyici insan (hatun) olduğundan bu sözleri bir emir olarak aldım ve ODTÜ’yü kazandım.

Ben ODTÜ’de Bahtiyar oldum.

Anasının yanından bir kere ayrılmamış bir tip olarak ODTÜ ve Ankara’daki “aileden yalnız” hayatıma başladım. Ben ODTÜ’de Bahtiyar oldum. Hayatı sorgulamam, kendimi hırpalamam, ilk aşık olmam ve neler neler ODTÜ’de oldu. 

Evet, Ankara’ya çıka geldim. Bana bir adres verdiler, bir akrabamızın akrabasının orada büfesi varmış. Bana kalacak bir yer bulacakmış, ben de yurt çıkana kadar (ki kaç ayda çıkar bir fikrim yoktu) orada kalacaktım. Adres şöyle: Rüzgarlı Sokak, Ulus. Bulması zor olmadı. Adam bana baktı, benim saçlar küt şeklinde uzun. “Sen ne biçim Rizelisin lan!” dedi. Büfenin üzerindeki otelde kaldım. Gece karşıdaki tavernadan gelen seslerden uyuyamadım. Otelde sürekli kadın erkek bağrışmaları vb. Sabah olmadı bir türlü. Birileri odama dalacak diye ödüm patladı.

(Fotoğraf: Bahtiyar Kurt arşivi – Kuşçuluk hareketinin önemli gezilerinden biri olan Seyfe Gölü kuş gözlem gezisi yolculuğu)

Sabah oldu, sora sora ODTÜ’yü buldum. Yurtlar müdürlüğüne gittim. Puanımı öğrendim. İçerde kısa bir mülakat: “Nerede kalıyorsun canım” dedi kadın olan memur. Rüzgarlıda bir otelde. İki memur birbirine bakıp güldü. “Sen şimdi bir koşu git çantalarını al gel de yerleştirelim seni!” dediler.

Otele ne kadar hızlı gittiğimi hatırlamıyorum. O gün bu gün Rüzgarlı’dan nefret ederim. Ha etmesem gerçi ne olur o ayrı.

“ODTÜ’ye gelip bir topluluğa girmeyen ottur!”

ODTÜ’deki ilk günler. Bir açılış konuşmasında kendine has kültür müdürümüz sert bir konuşmasında şunu söylüyor: “ODTÜ’ye gelip bir topluluğa girmeyen ottur!” Benden çok okuldaki ilk kız arkadaşım bu tabirden etkilenmiş olacak ki hayatının topluluğunu arıyor. Oradan oraya kelebek gibi zıplıyor. Topluluklardan birine beni de sürüklüyor: Kuş Gözlem. Ve benim hayatım değişiyor.

Bilgisayar yazılımcısı olacağıma kuş gözlemcisi oluyorum. Tüm Türkiye’yi yıllar boyunca geziyorum. Kuşları o kadar çok biliyorum ki artık mesleğim belli. 90’ların sonuna doğru daha okurken Doğal Hayatı Koruma Derneği’nde yarı zamanlı çalışmaya başlıyorum. Ve 90’lar bitiyor.

(Fotoğraf: Bahtiyar Kurt arşivi – Kuş gözlemi)

Diyeceksiniz ki bu yazı hep seni anlatmış, 90’lara dair ipucu vermemiş. Evet öyle. Çünkü ben başka bir şey görmedim ki!

22Şubat2012

(Fotoğraf: Bahtiyar Kurt arşivi – Hatay Belen’de yırtıcı kuş göçü gözleminde çocuklarla muhabbet)

Bahtiyar Kurt’un “Dünyadan Sesler!” blogu: http://bahtiyarkurt.wordpress.com/

Bahtiyar Kurt’un blogunda yayınladığı ODTÜ yıllarını anlatan yazısı: http://bahtiyarkurt.wordpress.com/2010/10/10/odtu-neden-farklidir/

Yalnız Değildi Çocukluğum

[Konuk yazar: Melek Cavlı]

Benim de çocukluğumun üstüne apartmanlar diktiler.

Geniş balkonlu hem de.

Geniş avlulu çocukluğumun üstüne.

Demir kapılıydı, kara taşlıydı benim çocukluğum.

Möble, fayans bilmezdi.

Kapı önü taşlarında geçti çocukluğum.

Büyüklerin sohbetleriydi eğlencemiz, çitlerken kabuklu yemişleri.

Kovalardık birbirimizi yağ tenekelerindeki çiçekler arasında.

Leğenlerde çiğnediğimiz kilimlerdi oyunlarımız.

Sabun kokuluydu benim çocukluğum.

Kumdan hayallerimiz vardı.

Neler inşa etmedik ki?

Keşke hep kumdan kalsaydı hayallerimiz, hayal kırıklığımız olmazdı o zaman!

 

(Fotoğraf: Göktürk Erdoğan – http://www.gokturk.info/)

Bir divan yeterdi hepimizin çocukluğuna, sıcak yorganın altına gizlerdik korkularımızı.

Sarılırdık annemize her gök gürültüsünde, ağlardık ulu orta, akıtmazdık içimize gözyaşlarımızı.

Gül yabaniler korkuturdu bizi, karanlıklar bir de.

Bu kadar gerçek değildi çünkü her korku.

Baş edebiliyorduk.

Yalnız değildi çünkü çocukluğumuz.

Kömür kokuluydu benim çocukluğum.

Kestane kebap tadındaydı, bir bardak boza içinde sıcak leblebiydik işte.

Haşlanmış yumurta kokardık sabahları.

Siyah zeytin, beyaz peynir, sıcacık dede simitleriydi beslenmemiz.

Boyanmamıştı zeytinler daha. Sıcaktı simitler de.

Sıcaklar bunaltmazdı, dereye sokarken ayaklarımızı.

Kardan adamlarım olmadı hiç.

Kış memleketinden uzaktı benim çocukluğum.

Kış çocuğuydum oysa.

Televizyon kuşağıydık biz.

Adımızı öyle buyurmuşlardı.

Susam Sokağı çocukları.

Okul çantaları ağırdı benim çocukluğumun.

Kara önlüklü, ak yüzlü, al yanaklıydık.

Örtmenimi severdim ben, sevmeyi öğretmişti çünkü.

Beyaz kurabiyeleri vardı benim çocukluğumun.

Buzdolabı üstünden aşırdığım.

4 oda bir salon evler yaptılar çocukluğumun üstüne.

Geniş balkonlar yaptılar caddeye bakan.

Oysa mahalleye bakardı benim çocukluğumun camları.

 

(Fotoğraf: Göktürk Erdoğan – http://www.gokturk.info/)

Önce sahipleri gitti, avluda yıkandılar son kez.

Limonata içtik, helva yedik çocukluğumuzun ardından.

Beyaz badana yapılmadı sonra evlere.

Çiçekleri sulanmadı bahçenin.

Sonbaharda dökülen yaprakları da süpürülmedi çocukluğumun.

Tozları silmedi annem sonra, örümcek ağlarına bıraktık kuzinelerini çocukluğumun.

Misafirleri de terk etti sahiplerinden sonra avlulu evleri.

Yıkıldı bir oda bir salon çocukluğum.

Durduramadık dozerleri, son fotoğraflarını çekerken avlulu evlerin.

Hatıralarını yağmaladık yıkıntıların arasından.

Gidilmez oldu yıllık izinlerde memleketlere, klimalı olsa da otobüsler.

Hem sigarada içilmiyordu artık, midemizde bulanmazdı.

(Melek Cavlı- Filmi seyretmek için tıklayınız.)

Büyüttüler çocukluğumuzu.

Okuttular, adam ettiler çocukluğumuzu.

Kolsuz, bacaksız kaldı bebeklerimiz, çocukluğumuz gibi.

Bir türlü tamir eden çıkmadı oyuncaklarımızı.

Kayboldu çocukluğumuz her giden komşu-kardeşle.

Ananelerin buruşuk ellerinde, kızanım diyen dillerinde kaldı çocukluğum.

Yerli malı, yurdum malı günlerinde bilmeden yediğimiz radyasyonlu fındık tadındaydı çocukluğum.

Kumandasız televizyonlarımız da oldu, tek kanallı çağı da gördük.

Çoğalırken kanal sayısı sevindik, yaklaşan karmaşayı görememiştik oysa.

Lojman çocuğuyduk biz, dışı gri ama içi rengarenkti.

Parklara götürmezdi annemiz, çünkü oyun parkları yapmışlardı o lojmanlara.

Bir yere kaçmayalım diye.

Hapsetmişlerdi çocukluğumuza bizi.

Abilerimiz, ablalarımız vardı.

Korumasız çocukluğumuzun cankurtaranlarıydılar.

Lojman çocuğuyduk biz, tayini çıkan babaların çocuklarıydık.

Memleketin dört bir yanından oyun arkadaşlarımız vardı.

Kütük başka, doğum yeri başka, evimiz hep başka başka yerdeydi.

Gün geldi terk ettik gri lojmanları hepimiz, çocukluğumuzu da.

Mektup da yazdık, bayramda kart da attık kalanlara.

Özlem duymayı öğrendik ilk dersinde hayatın.

Sonra büyüdük, tüm dersleri öğrettiler.

Küçük dev kadınlar, adamlar yarattık her birimiz.

Ağırdı sorumluluklar taşıdığımız çantalardan çok.

Acıttı ilk aşklar, düşünce kanayan yaralardan çok.

Hep çocuk kalmalıydık oysa,

Hep çocuk yaşamalıyız da,

çünkü her şey çocukça!

19.11.2006 / Sıhhiye

Melek Cavlı

melekcavli(at)hotmail(nokta)com

SEKSEN

Eylül 1980/Ocak 2012

Yıldıray “80’li yıllarınız” dediğinde hemen öne atılıp “ben, ben, ben!..” demiştim bir çocuk heyecanıyla. Sonra o öne atılışımın heyecanlı adımı seksenli yıllarımın başlangıcını düşününce geriye düştü.

Batı’da, küçük bir köyden şehre geçiş yapan bir kasaba idi çocukluğum. Şanslıydık, Batı’daydık. Şanslıydık, sanayileşme devrinin o fabrikalarından birinin kurulduğu kasabadaydık. Şanslıydık, fabrika toprağı işleyip sanata dönüştürüyordu ve bunu yapan mühendisler, işçiler vardı. Toprağı işleme sanatının beşbin yıllık tarihini yaşatan bir şehrin küçük bir kasabasındaydık. O zamanların, seksen öncesinin yani çoğu insanlarının böylesi bir kasabada göremeyeceği olanaklarla büyüdük. Yüzme havuzları, yılbaşı baloları, yazlığı kışlığı ayrı üç sinema salonu… Ülkede çoğu evde elektrik yokken bizimkilerde televizyon vardı. Önceki yazar arkadaşların yaşadığı her şey bizde seksen öncesindeydi. Seksenlere de kaldı hem de fazlası ile.

Yıldıray’ın çağrısına yanıt verecektim. Ama aklıma seksenlerle ilgili ne horoz şekeri geldi ne rahmetli bakkal Memet Amca, ne leblebi tozu, ne Kızılmaske, ne Red Kit, ne fotoromanlar… Aklıma yeşil Pinokyo bisikletimle Milliyet Çocuk Dergisi almaya gittiğim kasabanın tek gazetecisi Mehmet Abi de gelmedi, içeriden “oy gülüm oy” şarkısının yükseldiği Kitabevi de… Köşem Pastanesinde okul çıkışı toplaşmalarımız, kasabanın futbol takımına transfer olan yakışıklı futbolcular, okul futbol ve voleybol takımlarının İl galibiyetleri, halkoyunları çalışmalarında Zurnacı Ahmet Abinin karşısında yediğimiz limonlar ve yemeden kalmayan bir dolu nane gelmedi işte aklıma.

Aklıma ilk gelen 2000 yılında bir dizi öykücüğünü yazdığım Abilerim oldu. Yeşil parkalarına hayran olduğum Abiler…  Gırgır okuyucusu, üniversiteli abiler. Yollarını gözlediğim, gelseler de GırGırları okuyabilsem dediklerim. Gelseler de bir gülümseseler saçlarımı karıştırsalar, evimizin bahçe duvarına oturup da ayaklarımı sokağa salladığımda arkadaşlarımla neden evcilik oynamadığımı duvarın üzerinde oturup tek başıma ne yaptığımı sorsalar… Hiç desem. Ama ayakların sallanıyor, ayakların sallanıyorsa aklında bir şey var demektir, hiç dediğin aklında olandır deseler. Ben de içimden şarkı söylüyordum desem. Gülseler. Zeze’ye de gülüyor herkes desem… Gelseler de son okuduğum kitapları sorsalar. Ben de “Şeker Portakalı”nı bitirdim desem. Gelmediler… Çok bekledim…

(Fotoğraf: Ülkü İşsever)

Birinin gidişini gördüm bir gece, cemse seslerini duydum, birinin sokak ortasında vurulduğu haberini aldım, biri için “vuranların arasında o da varmış yapmaz o çocuk” dediler. Komşu kasabanın sayfiyesinde midye çıkardıkları günler bizleri yanan ateşin üzerindeki tenekeye uzak tutuşlarını, midyeleri çıtlatıp içinden inci çıkarmayı öğretişlerini, sokakta çok uzakta da olsalar yollarını değiştirip gelip “nasılsın” deyişlerini özledim.

Sonra içi hıncahınç öğretmenlerim, komşularım, tanıdıklar dolu kahveler geldi aklıma. Kitaplık raflarını boş gördüğüm komşu evleri geldi. Çocuk aklıma çocuk aklımla kaydettiğim görüntüler…

Sonra uzun upuzun bir sessizlik…

Bu yüzden yazamadım seksenlerimi. Ama yazsamdedim. Ortaokul ve Lise yıllarımdı seksenler. En güzel zaman mıdır bizim jenerasyon için seksenler? İlkokulun bittiği zamandır. 1979 Çocuk Yılı’nı kutlayışımızın ertesidir. Ergen olmamıza adım atıldığı zamandır seksenler. Yasaklarla büyüyen çocukların ergenliği. Bu büyük sessizlikte hormonlarımızın bile çıtı çıkamadı bu yüzden… Birdenbire büyüdük…

Ama yine de gülümseten bir öyküm var 1980 için. İlkokul bitti. Ortaokula başlayacağız. Biraz geç de olsa okulların açılışı siyah önlükten lacivert formaya geçişimiz geciktirilse de siyah önlükleri terk ettik. Öyküyü olduğu gibi yazsamuzun olacak. Terk ettiğimizin yerine forma konacak ya ille de jüpon olacak…

İlk sabah tutturmuşum ablama “abla baksana eteğimden içim görünüyor mu” diye. O liseyi bitirecek derdi mi artık jüpon. Bir de arkadaşları savrulup gitmiş… Yağıp esiyor bana sabah sabah. “Bir karış boyunla o çırpı bacaklarına kim bakacak senin, kızım. Zaten neden forma giydirirler? Neden ille de ince çorap? Anlamadım gitti. Renkli bir şey olsa altına rengarenk çoraplar giyseniz ne güzel olursunuz.”. “Ama sen de giyiyorsun abla!”. Babam koşup yetişiyor içeriden. İçimden bağırıyorum “Yaşa baba. Kahramanım benim”… 

Olayı anlayınca başlıyor gülmeye. Bozuluyorum. Gülmeyin kahramanınız sizin önem verdiğiniz bir şeye kahkahalarla gülse siz bozulmaz mısınız? Annem bir öğretmen edası ile ki öğretmendir zaten “Geç kalacaksınız hadi ilk günden. Ver şu senin jüponlardan da giysin” diyor. Sorunu çözüyor da sorun çözülmüyor. Lacivert formanın altından beyaz jüpon bir karış sarkıyor. Belden kıvırıp (yarısını katlamış oluyorum bu durumda) belimi sıkıca kemerimle tutturuyorum. Rahatım… Nereye kadar? Tabii ki Liselilerle Ortaokulluların ortaklaşa kullandığı kantinin kapısında ablamın günaydınlaştığı o güzel bakışlı çocuğu görünceye kadar… Yavaşça yaklaşıyorum ablama “Ablaa!.. Jüponum sarkıyor mu?”.  O gün tuvalette jüponu çıkarıp atıyorum. Attığım için yediğim azarı anlatmayacağım. Çocuk da o kadar güzel bakmasaydı…

Seksenler bizler için Ergen olmaktır… Ergen olmak yeniden doğmakmış. Bir psikologtan duymuştum.  Yenidoğan nasıl bilmezse yemeyi, içmeyi, tuvaletini yapmayı ve büyüklerden, çevresindekilerden, en yakınlarından öğrenirse ergen olmak da öyle öğreniliyormuş, en yakınlarındakilerden, gördüklerinden, okuduklarından…

Bu yüzden yetmişleri daha çok severim. Okumayı ve görmeyi öğrendiğimiz yılları. Görmeyi öğrenmeseydik, gördüklerimizi okuyamasaydık seksenlerde ergen olmayı da öğrenemezdik…

Ülkü İşsever

İletişim: ulkuissever(at)gmail(nokta)com

Ünol Büyükgönenç “oy gülüm oy”

 

İlk görseldeki fotoğraflar aşağıdaki internet sitelerinden alıntıdır:

Manşet: http://www.itusozluk.com/gorseller/12+eyl%FCl+1980+darbesi/35128

Postal: http://www.ozmena.com/fotografcilik/iste-o-an-710822-4.html

Cemse (GMC): http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?p=621518

Mahallemizin Büyük Maçı

(Fotoğraf http://www.defterk.com adresinden alınmıştır.)

Seksenlerin ikinci yarısında güzel bir sonyaz pazarıydı. Beşevler Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi üzerinde, şimdi çoktan yıkılmış dokuzevler dedikleri apartmanların tam ortasındakinin bahçesindeydik. Oyun başındaydık, çocukluk haklarımızın en esaslısının kullanımında yani. Bizden önceki kuşakların “mahalle” adıyla yaşadıkları, bir yönüyle komünal olan hayatlar, apartman dairelerimizin şehirlileşen gündelikleri içinde son nefeslerini alıp veriyordu. Mahalle sakinlerinin birbirine bayram ziyaretlerinin, muharrem ayında birbirlerine aşure göndermelerinin, karşı komşu teyzenin kapı dürbününden misafirlerimizi gözetlemesinin, anahtar unutulunca karşı komşuların evinde beklemelerin, sıkışa sıkışa bir apartmana sığdığı son yazlardan biriydi.

Arkasında bahçeleri olan evlerde oturan ve aynı zamanda “şanslı” 80’li yılların çocukları olarak biz, şimdi bu güzel Pazar öğlesinde, belkim yakan topun, belkim yedi kiremidin, belkim kukalı saklambacın içindeydik… Ya da belki kimbilir mahallede herkesin aşık olduğu komşu kızının dedikodusunda…

“5. Sokakla maç aldım” diye giriverdi aramıza Erkan. “Meybuzuna beyler, ciddi bir mahalle maçı olacak bu sefer!”  “Bir saat sonra Alpaslan’ın (İlkokul) bahçesinde…”

“Hakan nerede?” diye sordu Barış, “O olmadan işimiz zor”.

“Hakan yok, bugün teyzesinde, yerine Uğur oynasın” dedi Cenk.

Uğur… Mahallemizde oturan halasını ara ara ziyarete gelen ve geldikçe de dışarda bir kenarda oturmayı, bizim aramıza katılmaya yeğleyen gözlüklü sarışın çocuk. Aramızda Commodore 64’e ilk sahip olan sessiz çocuk. Babası anarşistlikten içerdeymiş 5 yıldır, ondan önce iki yıldır da kaçakmış zaten. Geriye ne kaldı ki, 13 yaşında bir çocuğun hayatında babasıyla geçirdiği? O yüzdenmiş işte, biraz sessizmiş ve o yüzdenmiş annesi bir dediğini iki etmez, commodorelar, pinokyo bisikletler, neyse modası o günün, alıverirmiş işte Uğur’una…

Bilmiyoruz, nasıl bir topçudur Uğur. Hiç katılmaz ki bizim oyunlarımıza. Başka birini bulamadığımıza göre, yapacak bir şey yok, mecbur Uğur oynayacak. Teklif ettik bizden ayrı oturan Uğur’a, O da kabul etti bizden ayrı olmasına rağmen mahalle milli takımına girmeyi.

***

Ağustos’un son pazarı… Yakıcılığını kaybetmeye yüz tutmuş güneş, sonbahara el vermekte, ama ışınları, bizim çocuk yüzlerimize gülen suratlar çizmeye yetiyor yine de. İsmail Abi geldi yanımıza başında turuncu bir şapka, üstünde “NO, NO, NO” yazıyor. Haftaya referandum var, seksen öncesi siyasetçilerin yasaklarının kaldırılması oylanıyor. Sonraki yıllar liberallerinin baştacı Turgut Özal o referandumda yasakların kaldırılmasına karşı, “Hayır” kampanyası yürütüyor en Amerikanvari yöntemlerle.  Şimdilerde deli gömleği gibi üstümüze giydirilmeye çalışılan ironik “ileri demokrasi”, o günlerde turuncu bir “hayır”la mahallemizin kendi halinde şizofreni İsmail abinin başına giydirilmiş bir şapkaydı doğrusu.

Bedrettin Dalan, İstanbul belediye başkanı o zaman. Bedrettin Talan’a çıkmış adı, İstanbul’da yaptığı yıkımlara ithafen. O zaman henüz görmediğim, güzelim boğaz sahillerini yeşilden, beton grisine döndürmekten sorumlu diyorlar. Oyun sırasında arka cebime koyduğum, mahalle maçının taktikleri konuşulurken çıkarıp sayfalarını karıştırdığım gırgır dergisinin içindeki bir karikatürde göz göze geliyorum kendisiyle.

Maça gideceğiz, son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Ben, sadece top oynarken giydiğim “mekap”larımın –ki sonradan PKK’lıların rağbet göstermesi nedeniyle insanlık tarihinin belki de ilk ve tek siyasi yasaklı, bölücü ayakkabısı- bağcıklarını sıkılaştırıyorum, Uğur da pahalı converslerinin.

***

Herşey değişiyor elbette. İyiye doğru değiştiğine pek inancım yok benim gerçi ama konu o değil. Bizi çevreleyen herşeyden daha hızlı değişiyoruz esas mesele bu. İnsan dediğin değişimin kölesi. Bebeklikten başlıyor ve diyelim ki 80 yılda, beli bükülmüş bir yaşlıya dönüşüyor. Evrildikçe bedeninin yanısıra, düşünceleri, hayatı, algıları da değişiyor.Teknoloji, bilim, sosyal yaşam vs… Hepsinden daha hızlı şekilde, insanın kendisi değişiyor.

80’li yıllarda çocuktuk fakat büyüyorduk elbette. Anlamadıklarımız biz büyüdükçe hayatlarımızda anlamlı yerler alıyordu. İyiyi, kötüyü büyüdükçe öğreniyorduk. Daha önceki büyükler tarafından karar verilmiş iyi ve kötülere uyarlanıyorduk belki de.  Büyümenin en kötü tarafı aslında, anlamadığımız şeyleri anlıyormuş gibi yapmaya başlamak ve çocukça soru sorma naifliğini kaybetmek galiba. Sorular azaldıkça büyüyoruz. Ya da büyüdükçe soru sormaktan vazgeçiyoruz. Halbuki bilmediğimiz şeylerin sayısı hala o kadar çok ki.

Biz o Pazar günü bir ilkokulun bahçesinde sadece bir mahalle maçı yapmıyorduk, karşı takımdaki çocuklarla birlikte, bağıra çağıra, güle oynaya;  mahallemizi, mekapımızı, aşuremizi, meybuzumuzu… Kukalı saklambacımızı,  yedi kiremidimizi… Komşunun kızına duyduğumuz mahcup aşklarımızı… Bir bütün olarak çocuk hayatımızın tüm neşesini, bizi çevreleyen sınırlılıklarımıza karşı savunuyorduk.  Büyüklerin dünyasındaki gerçekler, bizim voltranlar, he-manler, değiş tokuş edilen çizgi romanlar, mahalle maçları, elmaya dalmalar, akşam erken yatmaya, sabah erken kalkmaya direnmelerle dolu dünyamıza, işte ancak bir gırgır karikatürüyle, İsmail abinin başındaki turuncu şapkayla, Uğur’un “walkman”i, “game watch”u, “Commodor”uyla  sızabiliyordu. Sızdı da, kaçamazdık biz. Biz kaçsak Uğur nasıl kaçsın ki en azından. Kaçamazdık çünkü büyüyorduk. Büyüdük…

Seksenli yıllar deyince benim özlediğim aslında o çocukça yaşama neşesi ve telaşı. Şimdi bir yeğenim var, 1 yaşında. Heyecanla öğrenme işinde. Büyüklerin gerçekliğinin, kendi gerçekleriyle yer değiştirmesi için zamanı var henüz ama o da büyüyecek. Ve çocukluğunda kendi seksenli yıllarını yaşayacak. Sıra onda çünkü… Ona bakıyorum, ben de 1 yaşındayken aşağı yukarı böyleydim muhtemelen. Çevreme, dünyaya, düne ve bugüne bakıyorum… Değişmiş ve değişiyor herşeyler, yine de benden daha yavaş bir şekilde.

Ben mahalle maçı yapmıyorum artık, saçlarımda beyazlar var üstelik, yüzümde kırışmalar başlamış. Çocuk neşelerimin yerini büyük endişeleri almış çoktan. Seksenler diye bir şey yok aslında, Turgut Uyar’ın yazdığı gibi bir insanlık halindeyiz sadece:

“Durumumuz başta ve sonda ayrıysa

Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı…”

(Fotoğraflar: Ahmet Gürol arşivi)

Ocak2012

Ahmet Gürol

İletişim: gurolahmet(at)gmail(nokta)com

Sek – sek

80’li yıllarımın ilk kısmında Arabistan’daydık. Hatırladığım oraların çok ama çok sıcak olduğu, Ahmet Özhan’a aşık olduğum, aşık olunca da televizyondaki kadınlar gibi ağlamak icap ettiğini düşündüğüm, bir de bol bol havuza gittiğimiz. Başka türlü sıcaktan buharlaşmamak mümkün değildi çünkü. Üç tekerlekli bir bisiklete apartmanın terasında biniyor ve gün boyu televizyondaki muhteşem çizgi filmlerden gözümü alamıyordum. Dışarısı kaynar sıcaktı, o sıcağa rağmen nasıl o kadar çok giyiniyordu kadınlar anlayamıyordum.

Türkiye’ye geldiğimizde ilk önce Ankara’nın serinliği yüzüme vurdu. İşte ilk o zaman sevdim Ankara’yı. Bulvarda oturuyor olmamızın getirdiği kısıtlı koşturmaca mekanına çok aldırmadan toplanıp horozlu şeker almaya giderdik mahalledeki çocuklarla. İkinci aşkım mahalledeki kızlardan birinin abisiydi, ona bakmak için boynumu o kadar yukarı uzatmam gerekirdi ki dengem bozulurdu. Annem her okul çıkışı bakkala gidip bana tic tac şekerlerinden bir kutu alırdı, sabırla her gün. Anne olmanın sabrını o zaman anladım. Bulvar üstündeki apartmanlar birbirine çok yakındı. Bazen bacaklarım biraz daha uzun, cesaretim de biraz daha fazla olsaydı, atlayarak karşıya geçebileceğimi düşünürdüm. O kısa mesafe sayesinde karşı komşumuzun kızı Özgü’yle 5 yıl boyunca bana alınan ne varsa yarısını fırlatarak paylaştım. Sonra mı? Sonrasında mühendislik icat oldu, bir makara sistemi kurup işi de iyice ilerletip poğaça börek paylaşmaya ve balkonda takılmaya başladık. Herhalde hayatımda bir “cafe”de oturup bir arkadaşımla muhabbet etmeye muadil ilk deneyimim budur.

Okula başlayıp çok güzel kızlarla çevrelenince, ben de akıllı olmaya karar verdim. Ablam güzel olmak için acı çekmen lazım diyerek saçlarımı çekiştire çekiştire bağlardı ama bilirdim ki çok bir katkısı olmayacaktı o daracık atkuyruklarının. Akıllı olmanın da her baba yiğidin harcı olmadığına aklım yettiğinden, en iyisi çalışkan olayım dedim, çalıştım.

80’lerin sonunda kadife devrimini yeni yapmış Çek Cumhuriyeti’ni gördüm. O çocuk aklımla anladım ki kapitalizm çok Arap prensi, ucuz mal ve uzun çooook uzun kuyruklar demekti. Sabırlı olmayı ve etrafı, insanları gözlemlemeyi orada öğrendim. Hala da uzun beklemelerden hiç sıkılmam, tabi bir yerde bitecek olduklarını bildiğim sürece. Doğayla geç tanışıklıklarımı işte oradaki evin bahçesinde yaptım. İlk defa bir solucanı orada elime aldım, domates suladım, bahçedeki küçük havuza gelen kuşları ilk orada gördüm. Bir arının insan dudağını 3 katına nasıl o minik iğnesiyle çıkartabildiğine tanık oldum. İnsanlardan çok hayvanları gözlemlemeyi sevdiğimi de yine orda anladım. Bir de uzun yolları hep seveceğimi. Hayatımın en uzun araba yolculuğunu 3 gün boyunca arka koltukta yaptım, ve ablam sürekli hasta olurken ben cama yapışmış suratımı yemek aralarında özgür bıraktım.

80’li yılları tam 11 yaşında benim için de bir dönüm noktasında bitirdim. Sonra 90”lar geldi, büyüdüm…

Ocak 2012

Özge Balkız (balkiz(at)Gmail(nokta)com)

Sek-sek

Fotoğraflar:

Havuz fotoğrafı “http://www.watercolors-south.com/blog/?Tag=swimming%20pool” adresinden alınmıştır.

Tic Tac fotoğrafı”http://noesunsombrero.blogspot.com/” adresinden alınmıştır.

Prag fotoğrafı: Yıldıray Lise – 2010 – Prag

İki Seksen

(Fotoğraflar internetten alınmıştır.)

Benim tarihimde 80’ler bir kültür şokudur.

80’lerin ilk yarısını Almanya’da geçirdim. İkinci yarısından itibaren de artık Türkiye’deydim. Darbe sırasında Almanya’da olduğum için askeri düzeni solumadım. Bu açıdan şanslıyım.

Seksenlerin ilk yarısında Almanya’da Weser nehrine çıkan, bir domuz ve koyun ahırının bulunduğu çıkmaz bir sokakta, alabildiğine oyun alanı ve koşup keşfedilecek bir dünyada gayet özgür ve rahat bir çocukluk geçirdim.

Bisikletimle Pipi gibi diyardan diyara uçtuğumu hayal ettiğimi hatırlıyorum. Türk olduğum için dışlandığımı hiç hissetmedim. Hem kindergartenda hem de ilkokuldaki öğretmenlerim beni çok severlerdi. Bu açıdan da çok şanslıydım.

Markete her gidişimizde sadece bir tane çikolata almama izin verilmesinden dolayı bir türlü seçim yapamadığımı anımsıyorum. Hanuta, Milka, Löwenbrau, Duplo… Karar veremezdim. En sonunda bir tane alırdım ama hep aklım diğerlerinde kalırdı.

Bir de bütün aile televizyon başına geçip Eurovison’u izlerdik. Türkiye’nin şarkısını merakla beklediğimizi ve MFÖ’nün Diday Diday Day (1985) şarkısını neşeyle dinlediğimiz an çok net hafızamda. Hiç bir ülkeden beğeni gelmeyince de “böyle şarkı mı olur?”Türkün Türkten başka dostu yok” cümleleri havada uçuşmuştu. Oysa ben çok sevmiştim şarkıyı, hala da severim. Almanya’da yaşayan Türk ailesi olarak Eurovizyon’da alınan puanlar kadardı neşemiz.

 
86’daki Türkiye’ye göç ile yeni bir çevreye adapte olma yıllarım başladı. Babamın neden Almanya’da kalıp çalışmak zorunda olduğunu kavrayamadan Türkiye’de oynanan sokak oyunlarını hızla öğrenmeye çalıştım. Çocuk dünyasındaki alaycı tavırlardan dolayı anadili gibi konuştuğum Almancayı derhal unutarak Türkçeyi aksansız telaffuz etme gayretlerine giriştim. Okul hayatım boyunca en iyi olduğum ders hep Türkçe oldu böylece.

Yani aslında 80’lerin ikinci yarısı, Deutchland ile Türkei neden bu kadar farklıyı anlayamama yılları olarak geçti. Sorgulama hastalığım sanırım bu yıllarda yerleşti hücrelerime. Sürekli farklılıkların sebeplerini öğrenmek isterdim; sokaklar neden bu kadar tozlu, hava neden bu kadar sıcak, okulda neden bir sırada üç kişi sıkış tepiş oturuyor, sınıflar neden kalabalık, öğretmenin elinde neden sopa var, marketler nerde, nutella- hanuta- milka yok mu gerçekten, niye kimse Depeche Mode dinlemiyor gibi…

O tozlu sokaklara alışıp süngerli terliklerimle Kara Şimşek izlemek için eve koşarken, JR’ın neden bu kadar kötü bir insan olduğunu da anlayamazdım mesela.

 
80’lerin sonunda Türkçeyi aksansız konuşan ve babasına kavuşmuş bir kızdım artık. Ailecek TRT’deki Bizimkileri, Zeki Metinli komedileri, Cenk Koray’ın kutuları açmasını, Erkan Yolaç’ın Evet veya Hayır dedirtme çabalarını izlerdik.  Tükenmez kalemi ekrana doğru sallayan gözlüklü şişman amcayı bizimkilerin çok sevdiğini ve ülkenin gelecekte aynı Almanya gibi olacağını dinleyerek bir ara 90’lara girdik sanırım. 

Benim açımdan 80’ler böyle geçti. Farklı iki kültürü birbirine yakın zamanlarda soluyup yaşadığım, birini hep özlemle hatırladığım, yeni olanın farklılık sebebini bir türlü anlayamadığım yıllar olarak.

07Ocak2012

Gonca Fide

Gonca Fide’nin blogu: http://gonceleme.blogspot.com

Benim 80lerim

(Fotoğraf http://wallpaperpimper.com adresinden alınmıştır.)

Konu sadece bu aya mahsus olunca kaçırmayayım dedim. Bahtiyar için 80’ler ne ifade ediyorsa benim için de 90’lar aynı anlama geliyor. Eğlencenin bitip “sorumlulukların” başladığı zamanlar. Bir sonraki ay Bahtiyar ile rolleri değişerek yazabiliriz.

Gelgelelim benim 80’lerime. Dağ başında yarı mahrum, yarım değil ama tam bir çocukluktu 80’li yıllar benim için. Sabah 9, akşam 6 park mesaisi! Artvin’in Murgul’unda yaşanan 80’ler benim için daha çok eğlence ve keşiflerle dolu geçti.

Benim yaşımdaki birçok kişi için hatırlanması mümkün olmayan delikli 25 kuruşlarla başlıyor benim hikayem. Bu hikaye 89’da Ankara’ya ayak bastıktan sonra 90’lar hikayesine dönüşüyor.

Evet gerçekten hatırlıyorum delikli 25 kuruşları! Ya beni kandırdılar “Bunlar gerçek para. Git harca!” diye ya da deliksiz olanlar Murgul’a geç geldi. Bu muamma her zaman hayatımın bir yerinde kalacak sanırım.

O günlerin en büyük telaşı benim için horoz şeker almaya Paşa mahallesine annelere çaktırmadan nasıl gidileceğinin hesaplarını yapmaktı. Her seferinde bir yolunu bulup giderdik. Şu an sadece hayal meyal hatırladığım, bakkaldan daha çok Harry Potter’daki büyücü dükkanlarına benzeyen bir bakkaldan şekerleri alıp gelirdik. Anne çakmayacak… Peehhh… Bekle çakmasın! Dil ve dişlerin kırmızı olacağını hesaba katamayınca annenin çakacağını da hesaba katamıyorsun!  Eee ne de olsa çocuksun, kafa da bir yere kadar basıyor. İşin daha vahim tarafı ise annemin kaçıp horoz şekeri alıp geldiğimizi nasıl anladığını yıllar sonra öğrenmem…

(Fotoğraf http://www.sofra.com.tr alınmıştır.)

Bir diğer önemli bakkal alanı ise Erdoğan Bakkal’ın alanıydı. Hastasıydım oradaki açıkta, çuvallarda duran ve hiçbir zaman tazesine denk gelemediğim finger bisküvilere. Babiş -“Bana babane demeyin” dediği için Babiş diyorduk- epeyce yüklü bir miktar para verir ve bizi bakkala gönderirdi. Gelsin bisküviler gitsin Sarelleler.

(Fotoğraf http://www.golda.com.tr adresinden alınmıştır.)

Gördüğünüz gibi çocukluk anılarımın bir kısmı bakkallar ile bağdaşık. Hangimizin ki değil ki? Kendi başımıza gidip kendimizi büyüklere ifade edebildiğimiz ilk ve tek yerdi bakkallar o çocukluk dönemleri için.

Gelgelelim Yakari ve Heidi hikayelerine.

İlkokula başladığım zamanlar 87 yılına tekabül etmekte. O dönemlerde halen evimizdeki siyah beyaz televizyonun yerini AGA markalı bir renkli televizyon almamıştı. Siyah beyaz olanın markasını hatırlamıyorum açıkçası. Hatırladığım çok net bir sahne var ama o televizyonla ilgili. Evimize renkli televizyon geldikten sonra siyah beyaz olanı birisine (kim olduğunu hatırlamıyorum) vermek için babam televizyonu arabaya taşırken ben de ardından, ne işe yaradığını bugün bile çözememiş olduğum mavi (ama garip bir mavi) ekran kılıfı gibi bir şeyi babanım arkasından taşıyordum. O zamanlar da yardım severdim yani.

Okul başladı. Haliyle sokaklarda süre giden haytalık ve sağa sola sarmalık döneminin sonuna gelinmiş ve “T.C. disiplin” kuralları çerçevesinde eğitimimi almaya başlamıştım diğer milyonlarca 80 doğumlunun başına geldiği gibi. Ee okul demek ödev demek! Ödevler bitmeden o televizyon açılamaz! Bilirsiniz ki ev kuralları okul kurallarından önce gelir ve okuldaki kurallar kadar da esnek değillerdir. Bozuldukları zaman sıkıntısı biraz büyük olabilir. Okulda ceza alıp kurtulursun ama evde bozulan kural ömür boyu peşini bırakmaz!

Her Türk çocuğu gibi, hatta başka uyruktaki çocuklarda da bu böyledir büyük ihtimalle, ödevlerimi yapmamak için ayak diretirdim. Nedenini hala bilmem! Yap da bitsin! Yook ille bir direnme söz konusu olacak! Başka türlüsü zevkli olmuyor çünkü!

Nerde kalmıştık. Heidi ve Yakari’den bahsedecektim. 

O zamanlar en büyük hayalim Yakari’ninki gibi bir atım olmasıydı. Televizyon siyah beyazken Yakari’nin atı benim için sadece siyah, gri ve beyaz renklere sahipti. Ama sonra renkli televizyonun evimize adım atmasıyla o at benim hayatımın merkezi oldu. O sarı yeleler… Yakari’nin atının üzerinde oturuşu ve tabii ki yeşil kırlarda özgürce gidişleri… Rüyalarımda bile bunu görürdüm!

Veeee Heidi! Her akşam başlamasını dört gözle beklediğim Heidi! Uğruna ödevlerimi yapmayı bıraktığım, azarı göze aldığım, ertesi gün park mesaisinden bile vazgeçmeyi göze alıp izlediğim tek çizgi film… En sevdiğim karakter ise büyükbabanın köpeğiydi. Şimdi ismini hatırlamıyorum ama onun olduğu sahnelere bayılırdım.

Tabii ki 80’lerim televizyondan ve onunla ilgili kurduğum hayallerden ibaret değil. Anlatacak bir sürü şey var. Ama takdir edersiniz ki televizyon 80’lerin en büyük olayıydı özgürlüğü aramanın yanı sıra…

Şimdi yazarken fark ettim ki 80’ler benim için ruhumun Murgul’un Damar kasabasında, aslında dağın başı, özgürlüğünü arayışı olarak geçmiş. Ben tam 80’ler ruhuyla bir çocukluk geçirmişim; ÖZGÜRLÜK ARAYIŞI!

Her 80’lerden kalan şahsına münhasır şahsiyet gibi ben de halen ruhumu özgürleştirecek eylemi arıyorum… Bugüne kadar da biri “bu ayın konusu 80’ler! Yaz bakalım!” desin diye bekliyormuşum. 🙂 Bu da diğer bir farkındalığım oldu bu yazıyla. Teşekkürler Yıldıray Lise.

9ocak2012

Damla Akyıdız

İletişim Adresi: damla(nokta)akyildiz(at)gmail(nokta)com