Mahallemizin Büyük Maçı

(Fotoğraf http://www.defterk.com adresinden alınmıştır.)

Seksenlerin ikinci yarısında güzel bir sonyaz pazarıydı. Beşevler Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi üzerinde, şimdi çoktan yıkılmış dokuzevler dedikleri apartmanların tam ortasındakinin bahçesindeydik. Oyun başındaydık, çocukluk haklarımızın en esaslısının kullanımında yani. Bizden önceki kuşakların “mahalle” adıyla yaşadıkları, bir yönüyle komünal olan hayatlar, apartman dairelerimizin şehirlileşen gündelikleri içinde son nefeslerini alıp veriyordu. Mahalle sakinlerinin birbirine bayram ziyaretlerinin, muharrem ayında birbirlerine aşure göndermelerinin, karşı komşu teyzenin kapı dürbününden misafirlerimizi gözetlemesinin, anahtar unutulunca karşı komşuların evinde beklemelerin, sıkışa sıkışa bir apartmana sığdığı son yazlardan biriydi.

Arkasında bahçeleri olan evlerde oturan ve aynı zamanda “şanslı” 80’li yılların çocukları olarak biz, şimdi bu güzel Pazar öğlesinde, belkim yakan topun, belkim yedi kiremidin, belkim kukalı saklambacın içindeydik… Ya da belki kimbilir mahallede herkesin aşık olduğu komşu kızının dedikodusunda…

“5. Sokakla maç aldım” diye giriverdi aramıza Erkan. “Meybuzuna beyler, ciddi bir mahalle maçı olacak bu sefer!”  “Bir saat sonra Alpaslan’ın (İlkokul) bahçesinde…”

“Hakan nerede?” diye sordu Barış, “O olmadan işimiz zor”.

“Hakan yok, bugün teyzesinde, yerine Uğur oynasın” dedi Cenk.

Uğur… Mahallemizde oturan halasını ara ara ziyarete gelen ve geldikçe de dışarda bir kenarda oturmayı, bizim aramıza katılmaya yeğleyen gözlüklü sarışın çocuk. Aramızda Commodore 64’e ilk sahip olan sessiz çocuk. Babası anarşistlikten içerdeymiş 5 yıldır, ondan önce iki yıldır da kaçakmış zaten. Geriye ne kaldı ki, 13 yaşında bir çocuğun hayatında babasıyla geçirdiği? O yüzdenmiş işte, biraz sessizmiş ve o yüzdenmiş annesi bir dediğini iki etmez, commodorelar, pinokyo bisikletler, neyse modası o günün, alıverirmiş işte Uğur’una…

Bilmiyoruz, nasıl bir topçudur Uğur. Hiç katılmaz ki bizim oyunlarımıza. Başka birini bulamadığımıza göre, yapacak bir şey yok, mecbur Uğur oynayacak. Teklif ettik bizden ayrı oturan Uğur’a, O da kabul etti bizden ayrı olmasına rağmen mahalle milli takımına girmeyi.

***

Ağustos’un son pazarı… Yakıcılığını kaybetmeye yüz tutmuş güneş, sonbahara el vermekte, ama ışınları, bizim çocuk yüzlerimize gülen suratlar çizmeye yetiyor yine de. İsmail Abi geldi yanımıza başında turuncu bir şapka, üstünde “NO, NO, NO” yazıyor. Haftaya referandum var, seksen öncesi siyasetçilerin yasaklarının kaldırılması oylanıyor. Sonraki yıllar liberallerinin baştacı Turgut Özal o referandumda yasakların kaldırılmasına karşı, “Hayır” kampanyası yürütüyor en Amerikanvari yöntemlerle.  Şimdilerde deli gömleği gibi üstümüze giydirilmeye çalışılan ironik “ileri demokrasi”, o günlerde turuncu bir “hayır”la mahallemizin kendi halinde şizofreni İsmail abinin başına giydirilmiş bir şapkaydı doğrusu.

Bedrettin Dalan, İstanbul belediye başkanı o zaman. Bedrettin Talan’a çıkmış adı, İstanbul’da yaptığı yıkımlara ithafen. O zaman henüz görmediğim, güzelim boğaz sahillerini yeşilden, beton grisine döndürmekten sorumlu diyorlar. Oyun sırasında arka cebime koyduğum, mahalle maçının taktikleri konuşulurken çıkarıp sayfalarını karıştırdığım gırgır dergisinin içindeki bir karikatürde göz göze geliyorum kendisiyle.

Maça gideceğiz, son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Ben, sadece top oynarken giydiğim “mekap”larımın –ki sonradan PKK’lıların rağbet göstermesi nedeniyle insanlık tarihinin belki de ilk ve tek siyasi yasaklı, bölücü ayakkabısı- bağcıklarını sıkılaştırıyorum, Uğur da pahalı converslerinin.

***

Herşey değişiyor elbette. İyiye doğru değiştiğine pek inancım yok benim gerçi ama konu o değil. Bizi çevreleyen herşeyden daha hızlı değişiyoruz esas mesele bu. İnsan dediğin değişimin kölesi. Bebeklikten başlıyor ve diyelim ki 80 yılda, beli bükülmüş bir yaşlıya dönüşüyor. Evrildikçe bedeninin yanısıra, düşünceleri, hayatı, algıları da değişiyor.Teknoloji, bilim, sosyal yaşam vs… Hepsinden daha hızlı şekilde, insanın kendisi değişiyor.

80’li yıllarda çocuktuk fakat büyüyorduk elbette. Anlamadıklarımız biz büyüdükçe hayatlarımızda anlamlı yerler alıyordu. İyiyi, kötüyü büyüdükçe öğreniyorduk. Daha önceki büyükler tarafından karar verilmiş iyi ve kötülere uyarlanıyorduk belki de.  Büyümenin en kötü tarafı aslında, anlamadığımız şeyleri anlıyormuş gibi yapmaya başlamak ve çocukça soru sorma naifliğini kaybetmek galiba. Sorular azaldıkça büyüyoruz. Ya da büyüdükçe soru sormaktan vazgeçiyoruz. Halbuki bilmediğimiz şeylerin sayısı hala o kadar çok ki.

Biz o Pazar günü bir ilkokulun bahçesinde sadece bir mahalle maçı yapmıyorduk, karşı takımdaki çocuklarla birlikte, bağıra çağıra, güle oynaya;  mahallemizi, mekapımızı, aşuremizi, meybuzumuzu… Kukalı saklambacımızı,  yedi kiremidimizi… Komşunun kızına duyduğumuz mahcup aşklarımızı… Bir bütün olarak çocuk hayatımızın tüm neşesini, bizi çevreleyen sınırlılıklarımıza karşı savunuyorduk.  Büyüklerin dünyasındaki gerçekler, bizim voltranlar, he-manler, değiş tokuş edilen çizgi romanlar, mahalle maçları, elmaya dalmalar, akşam erken yatmaya, sabah erken kalkmaya direnmelerle dolu dünyamıza, işte ancak bir gırgır karikatürüyle, İsmail abinin başındaki turuncu şapkayla, Uğur’un “walkman”i, “game watch”u, “Commodor”uyla  sızabiliyordu. Sızdı da, kaçamazdık biz. Biz kaçsak Uğur nasıl kaçsın ki en azından. Kaçamazdık çünkü büyüyorduk. Büyüdük…

Seksenli yıllar deyince benim özlediğim aslında o çocukça yaşama neşesi ve telaşı. Şimdi bir yeğenim var, 1 yaşında. Heyecanla öğrenme işinde. Büyüklerin gerçekliğinin, kendi gerçekleriyle yer değiştirmesi için zamanı var henüz ama o da büyüyecek. Ve çocukluğunda kendi seksenli yıllarını yaşayacak. Sıra onda çünkü… Ona bakıyorum, ben de 1 yaşındayken aşağı yukarı böyleydim muhtemelen. Çevreme, dünyaya, düne ve bugüne bakıyorum… Değişmiş ve değişiyor herşeyler, yine de benden daha yavaş bir şekilde.

Ben mahalle maçı yapmıyorum artık, saçlarımda beyazlar var üstelik, yüzümde kırışmalar başlamış. Çocuk neşelerimin yerini büyük endişeleri almış çoktan. Seksenler diye bir şey yok aslında, Turgut Uyar’ın yazdığı gibi bir insanlık halindeyiz sadece:

“Durumumuz başta ve sonda ayrıysa

Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı…”

(Fotoğraflar: Ahmet Gürol arşivi)

Ocak2012

Ahmet Gürol

İletişim: gurolahmet(at)gmail(nokta)com

Geçmiş zamanda bir pazar günü

 

(Fotoğraflar internetten)

 

Geç kalkılır o gün

 

Ama ben dayanamam ki

 

Erkenden giderim bakkala

 

Ekmek ve gaste için

 

 

Tüm aile bir masada

 

Uzun olurdu kahvaltılar

 

Uçan kaz, Voltran veya Robotek’i seyrederdik

 

Kahvaltı ardından

 

bir kovboy filmi babamla birlikte

 

 

Anam hemen koyardı sobaya

 

Tüm gün pişecek kuru fasulye

 

veya mercimeği

 

 

Giyerdik Mekap / Esem Sport

 

Top ayakkabılarımızı

 

Kardeşimle birlikte

 

Koşardık top sahasına

 

Mahalle maçları seyredilirdi

 

veya biz bayrak maçları

 

Yapardık diğer sokaklarla

 

 

Bazen kardeşim “soğuk suuuu!”

 

Satardı maçlarda

 

Bense en çok

 

Taze yürek kokusuna bayılırdım

 

Buram buram kokardı

 

Bir de sakallı, turşucu amcadan

 

Enfes turşu suyu içmeyi severdim

 

Ağzında hafif bir acılık

 

Yüzünde gülümseme

 

 

Bazen uzaklara giderdik

 

Kimseye haber vermeden

 

ve geri gelirdik

 

 

Güneş batarken hala sokakta olurduk

 

“Dallas başladıııı!” diye bağırınca

 

Ablam

 

Anlardık ki

 

Eve girme vaktidir

 

Kimsenin sevmediği

 

Okul öncesi “pazar gecesi banyosu”

 

İşkencesi başlardı

 

Ama Dallas hafifletirdi

 

Bu acımızı!

 

 

O zamanlar

 

Pazartesi günü

 

Dallas ile başlardı bizim için

 

En uzun gün pazartesiydi…

 

 

18temmuz 2011 (Litvanya’da trende)

 

 

Not: Bu satırları yazarken Haydar Ergülen’in “Haziran, tekrar” kitabını okuyordum.