Erguvanlar açmış, bahar gelmiş Ankara’ya!

gül_bahçesi_parki2

Ankara’ya baharın gelişini erguvanlar müjdeler bana.

Cemreler düşer… Nisan ayı gelir… Beklerim erguvanların açmasını…

Nisan ayı ortasında açar Ankaralı erguvanlar. Bazen gecikirler ama olsun. Mis kokulu leylaklar, güzel ılgınlar ve mor salkımlar da aynı zamanda açarlar.

Ahmet Hamdi Tanpınar “Kültürümüzde gülden sonra adına bayram yapılacak ikinci çiçek erguvandır” diyor. Benim bahar bayramım erguvanlar açınca başlıyor. Bu bayram zamanı benim için en güzel zamanlarıdır Ankara’nın.

odtu_2009

(Bu fotoğraf 2009 yılında çekildi. Arkadaki büyük ağaç artık yok maalesef)

Akdeniz iklimi ağacı olan erguvanı Ankara’da ODTÜ yıllarımda tanıdım. İlk olarak Fizik Bölümü, Kütüphane ve Matematik Bölümü çevresindeki ağaçlarla tanıştım. Sonra dostlarımın da yardımıyla Ankara’nın tüm erguvanları ile tanışma şansım oldu.

Her baharda Nisan ayının ortaları yaklaşınca yıllardır gözlediğim ağaçları tek tek ziyaret ederim. Onları görünce işte bahar geldi der ve sevinirim. Bazen yaşlıların kesildiğini ya da budandığını görür üzülürüm.  Birkaç sene sonra yeni sürgünlerin çiçeklerle kaplı olduğunu görür yine sevinirim.

kuzgunsokak

 (Kuzgun Sokak’ta Kuzgun Apartmanı önünde 2 güzel erguvan)

Önce çiçekleri açtığı için ilginç bir ağaçtır erguvan. Adını verdiği erguvani rengi çiçekleri ile ağacın gövdesini ve dallarını süsler. 2-3 hafta süren çiçekli dönemlerinde mutlaka sizin de dikkatinizi çekmiştir.

Ankara’da erguvanlar nerede?

Ankaralı erguvanlardan bahsedince bazıları inanmıyor ve soruyor: “Peki, nerde bu erguvanlar?” Hepsini tek tek anlatmak zor deyip özellikle yoğun olarak nerelerde göreceklerini söylerim.

Hem yürümek hem de erguvanları görmek isterseniz ilk tercihiniz şu olmalı: Çankaya Köşkü’nden aşağı Protokol Yolu boyunca yürüyün, Büyükelçilikleri, parkları ve Pembe Köşkü ziyaret edin en güzel erguvanlar için. Yolun sonunda Polonya Büyükelçiliği ve hemen karşısındaki Gül Bahçesi Parkı en güzel erguvanları saklar içinde. Mola vermek isterseniz Kuğulu Park’taki erguvan ağacını ziyaret edebilirsiniz. Biraz dinledikten sonra Cinnah Caddesi’ne çıkıp İsveç Büyükelçiliği ve yolun karşısındaki erguvanları ziyaret edin. Biraz daha yürümek isterseniz Gelibolu Sokak’tan Şili Meydanı’na çıkın ve oradan aşağı yürüyerek Kuveyt Caddesi, Meneviş Sokak ve Kuzgun Sokak’ta apartman önü ve bahçelerdeki erguvanları mutlaka görün.

kugulupark

(Kuğulu Park’taki tek erguvan önünde hatıra fotoğrafı çektirir insanlar)

 Yürüyüş için ikinci önerim şudur: Arjantin Caddesi’nin başında yer alan Yeşil Vadi Parkı’ndaki yaşlı erguvan ağaçlarını ziyaret edin.  Oradan J. F. Kennedy Caddesi’ni yürümeniz ve apartmanların ön bahçelerindeki ağaçlara dikkatli bakmanızı öneririm. Biraz yürüdükten sonra tekrar Tunalı Hilmi Caddesi’ne doğru dönüp Güniz Sokak ve Buğday Sokak apartmanlarının önünde ve arka bahçelerinde yaşlı erguvan ağaçlarını görebilirsiniz.

yesilvadi

(Yeşil Vadi’deki erguvanları görmeli!)

Biraz daha yürürseniz Tunus Caddesi ve J. F. Kennedy Caddesi köşesinde iki erguvan ağacının sizi beklediğini göreceksiniz. Oradan yürüyerek Paris Caddesi’nin sonundaki uzun erguvan ağacını selamlayın ve Milli Egemenlik Parkı ile TBMM bahçesindeki erguvanları seyredin. Bu güzel yürüyüşü Güvenpark’ta Balgat minibüslerinin kalktığı yerdeki dört erguvan ağacını selamlayarak bitirebilirsiniz.

Haftasonu vaktiniz varsa benim gibi bir gün içinde tüm bu ağaçları görmenizi öneririm. En fazla üç saatinizi alacaktır.

guvenpark

(Güvenpark’ta erguvanlar selamlar sizi)

 Bunların dışında Bahçeli ve Emek sokakları, Maltepe-Anıttepe arası, Ümitköy ve Konutkent’te sitelerin bahçeleri, ODTÜ kampüsü ve Ankara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi bahçesini mutlaka ziyaret edin derim.

A. Süheyl Ünver bir yazısında “Erguvana şiir söyleme, anlatamazsın. Kendisi şiir. Gör ve duy, kâfi.” diyor. Bu şiiri görmek ve duymak için haydi dışarı çıkın ve çevrenizdeki erguvanları keşfedin!

gulbahcesi1

(Gül Bahçesi Parkı’nda 3 erguvan var! Mutlaka görülmeli!)

 

Fotoğraflar: Yıldıray Lise

2Mayıs2014

Bu yazı SOLFASOL Gazetesi’nin Mayıs 2014 sayısında yayınlanmıştır.

Kasabadan ODTÜ’ye 90’lar

90’lı yılları da 80’lerdeki gibi ikiye ayırdım yine. Aslında tek cümleyle özetlemek gerekirse 90’ların ilk yarısında liseli kız halimle kasabayı arkamda bırakmanın hayalini kurarak, ikinci yarısında da hayalimdeki üniversite öğrenciliğimi yaşayarak ve beni ben yapan bazı özelliklerimi edinerek geçirdim diyebilirim.

İlk yarı

Doğu Almanya ile Federal Almanya’nın birleşmesinin gölgesinde, yakışıklı Jess Dayı gibi bir sevgilim olsun hayalleriyle Full House  “sitcom”unu hiç kaçırmadan izlemenin yanında Tolga Savacı ve Aydan Şener’li Samanyolu dizisinin hayranı olarak 90’lara başlamış oldum. Kendime ait bir odam yoktu ama mutfak ders çalışmam için akşam yemeğinden sonra bana tahsisliydi hep. Mutfakta ders çalışıp ders aralarında da Dr Alban’ın “It’s My Life”, Haddaway’in  “What is Love” gibi şarkıları dinlerdim. Ne anlattığını bilmeden yabancı müzik dinlediğim yıllarda İngilizce öğreneceğim bir bölümde okuyarak şu şarkıların ne anlattığını idrak edeceğim günleri iple çekerdim.

(Full House dizisinden bir bölüm)

Almanya’dan göç etmiş bir ailenin mensubu olarak, televizyonda Berlin Duvarı’nın yıkılışını izlerken çok heyecanlanmıştım. Henüz bu iki ülkenin birleşmesinin önemini kavrayamamış olsam da sonradan çok duyduğum“Doğu Bloku yıkıldı!” cümlesine şahit oluşumu net hatırlıyorum.

Bu dönemin fon müziği benim açımdan Aşkın Nur Yengi’nin “Sevgiliye” albümüydü.

(Fotoğraf: http://urun.gittigidiyor.com/)

90’ların ilk yarısı çocukluktan ergenliğe geçişime şahit oldu. 80’lerdeki sokak oyunları yerini okuldan eve yürüyüşlerde arkadaşlarla şakıyarak konuşmalara, ev önü kıkırdamalarına, birbirinin evinde vakit geçirmelere bıraktı. Kız arkadaşlarıma gidip pasta börek pişirip çay eşliğinde afiyetle yerdik. Bir de  artık uzun uzun telefon konuşmaları sonucu annemlerin “daha şimdi okuldan geldin, ne konuşuyorsunuz bu kadar” serzenişleri yankılanırdı. Saatlerce telefonda ne mi konuşurduk? Tabii ki erkekleri ve dizilerdeki yakışıklı erkekleri ve yine erkekleri J. Bu dönemin fon müziği benim açımdan Aşkın Nur Yengi’nin “Sevgiliye” albümüydü.

90’ların özellikle ilk yarısında ard arda açılan özel televizyon kanallarıyla başım dönmüştü. Çatılara yerleştirilen çanak antenlerle TRT’nin sınırlı sunumundan seçenekler yelpazesine kavuştuk. İlk InterStar yayına başladı sonra adı Star TV olarak değişti. Onu Teleon takip etti, derken Show TV kırmızı noktalı yayınıyla hayatımıza girdi.  ATV’yi de unutmamak lazım tabii.

(Kolaj Yıldıray Lise – Fotoğraflar internetten alınmıştır)

TRT’nin ciddi haber sunucularına alternatif olarak hayatımıza Jülide Ateş, Gülgün Feyman ve en sonunda da Reha Muhtar girdi. 90’lı yılların Ana Haber Bültenlerinin uzun yıllar eksilmeyen ve eskiyemeyen esas yüzleri aslında Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz ve Ecevit’ti.

Özel kanalların en önemli olayından bahsetmeden olmaz. 1. Körfez Savaşını CNN Kanalına bağlanarak canlı canlı bize izlettirmelerini eminim herkes hatırlıyordur. Amerikanın Kuveyt’in işgaline savaşlı cevabını Holywood filmi gibi canlı canlı izlemenin korkunçluğuna 90’ların ortasında artan güneydoğuda kaybedilen canların gelen ve gelmeyen haberleriyle ölüm hergün evimizde ve soframızdaydı.

 (Fotoğraf internetten alınmıştır)

İkinci yarı

Liseli kızlarda Levi’s kotu olanlar ve olmayanlar ayrımıyla başlayan kıyafet modasının yanında,  yukarıda saydığım önemli olayların sebeplerini ve neden önemli olduklarını ergen halimle anlayamıyordum bir türlü.  Sorduğum sorulara da kimseden tatminkar cevaplar gelmiyordu. Kasabada yaşadığım güzel arkadaşlıkların yanı sıra bana kısıtlı gelen yaşam tarzından kurtulmanın  ve sorduğum sorulara tatminkar cevaplar almanın tek yolu iyi bir üniversitede ama illaki büyükşehirlerden birinde okumaktı. Bu yüzden lise öğrenciliğim ineklemekle ve pop patlamasının etkisinde geçti diyelim.

Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Kayahan ve Barış Manço dışında yeni nesil popçuların temkinli adımlarla özel televizyon ve radyolarda yer bulması 90’ları simgeleyen en önemli olaylardan biri benim için. Hakan Peker’in “Hey Corc Versene Borç” şarkısı, Yonca Evcimik’in “Aboneyim Abone”si gibi Anne Babaların “böyle şarkı mı olur” tepkilerine karşılık arkadaşlımızla inatla dinleyip dans ederdik. İzel-Çelik-Ercan Üçlüsünün “Allahım Bitmesin Bitmesin Bu Rüya” şarkısını Dershane servisinde çokça dinlediğimizi hatırlıyorum. Üniversite sınavına hazırlanırken fon müziklerim Ace of Base’in “All That She Wants”, “The Sign” ve “Happy Nation” şarkılarıydı.

Sınav sonucunu beklerken tüm yaz bisikletle İzmir Güzelbahçe’de turladığımı, o yaza damgasını vuran Gökhan Kırdar’ın “Yerine Sevemem” ve “Fayton” şarkılarını radyoda nasıl beklediğimi hatırlıyorum.  İnzivaya çekilmiş gibiydim. Sonra ODTÜ Sosyoloji’yi kazandığımı duyduğumda inanamamıştım. Tarkan’ın “Acayipsin” albümünü ezbere söylerken hayal ettiğim üniversite hayatını Ankara’da yaşamaya gidiyordum. Nihayet büyümüştüm! 🙂

ODTÜ’nün öğrencilerini şekillendirmesi sürecinden kendimce nasibimi aldım diyelim. 90’ların ilk yarısında ergenliğimde farkına varmaya başladığım toplumsal olaylarla ilgili çok sevdiğim bölümümde okurken tek tek cevaplar alıyordum. O yılların en ünlü tartışma programı olan Ali Kırca’lı Siyaset Meydanı’nı her gün, her derste amfi sıralarında yaşamak kendimi çok ayrıcalıklı hissettiriyordu. Sosyoloji bölümünde olmaktan aldığım hazla birlikte, İngilizcenin beni zorlaması ve parasızlık dışında hayal ettiğim kampüs ortamına çok yakın bir üniversite hayatı ve bilinçlenme yaşadım.

Bir ömür boyu sürecek dostlukların filizleri de hep bu yıllarda atıldı.

Yurt yaşamında çeşitli insanlarla tanışmak bana çok şey kattı. Hiç tasvip etmediğim sevmediğim insanlara da maruz kaldım. Bir ömür boyu sürecek dostlukların filizleri de hep bu yıllarda atıldı. Pop dışında müziklerin de olduğunu, ana akımda bana sunulanın dışında herkesin bilmediği, dinlemediği müzik türleriyle tanıştım. En sevdiklerim arasında mesela Asia Minor’ün “Sokak Boyunca” albümü, Düş Sokağı Sakinleri’nin aynı adlı ilk albümü hep bu yıllarda hayatıma girdi. Yurt Kantininde Kral TV’yi burnumu bükerek izlediğimi ama Şebnem Ferah’ın “Deli Kızım Uyan” şarkısında da mest olduğumu söylemeliyim. Kişiliğimde en büyük etkiyi bırakan ve hala başucu kitaplarım olan Oruç Aruoba okumalarım da ODTÜ’lü yılların bana bir armağanı.

(Fotoğraf internetten alınmıştır)

Platonik aşkları geride bırakarak ODTÜ’nün özel kampüsünde ateşlenen güzel bir aşkı yaşayarak, 99 yılında mezun olmanın burukluğu ve hayata gerçekten atılmanın sancısıyla bol krizli 2000’li yıllara girmiş oldum.

9 Mart 2012

Gonca Fide

Gonca Fide’nin Blogu: http://www.gonceleme.blogspot.com/

Su çiçeği adamı erkek yapar: Benim 90’larım.

Yaşım itibariyle 80’lerden pek bir şey anlamamıştım. Ama 90’lı yıllar gerek ergenlik yıllarımı gerekse üniversite yıllarımı kapsaması nedeniyle sanırım hayatımın en güzel 10’luk seti olarak kalacak.

Önce ergenlik.

Orta okul son sınıfa kadar tombiş, öne eğik yürüyen, yürürken kocaman adımlar atan, saçları yana taranmış kısacası berbat bir şeydim. Bir yandan dayım bana erkek gibi davranmanın sırlarını vermeye çalışırken teyzem de beni kızlar konusunda motive etmeye çalışıyordu. Ama öyle sözle olacak şey değildi. Bir şeylerin aniden değişmesi gerekliydi.

Orta sonda bizim sınıfta Kartal isimli bir abimiz vardı. Abi diyorum bizden 3-4 yaş büyüktü. Dünya tatlısı çılgın bir abi. İlk dönemin son günlerinde Kartal “pist, hoşlandığın kız mı yok mu bakiiiim” dedi. Ben de hatayla karışık yan sınıftaki kızı gösterdim. Adam bir anda kızın yanına gitti, konuştu, kızın yanaklar kızardı ve bana bakmaya başladı. Sonraki teneffüs beni sürükleyerek onun yanına götürdü.

Allahtan  dönemin son günüydü de “iki hafta sonra görüşürüz” diyerek kaçtım. Karneleri aldığımız günün ertesi sabahı yanaklarımda sivilcelerle uyandım. Yok yok, ergenlik değil, su çiçeği. İki hafta boyunca yattım. Sonra bir kalktım ki ne göreyim:

–         Zayıflamışım

–         Boyum uzamış

–         Surat satenlikten çıkmış, façalı maçalı, bol delikli bir şey olmuş.

Sonra teyzem geldi, başlarım saçlarına dedi ve hayatımın en önemli darbesini yaparak saçlarımı arkaya doğru taradı. Okula bir gittim ki kimse beni tanımaz. Karizma o biçim. İşte 90’lar böyle ciddi bir dönüşümle başladı. Su çiçeği ve erkekliğe ilk adım.

(Fotoğraf: Bahtiyar Kurt arşivi – ODTÜ Kuş Gözlem Topluluğu üyeleri)

Lise yılları bol bol flört, ilk kız arkadaşlar, platonik aşklarla geçti gitti. Yaz aylarında dayımın Beyazıt – Çarşıkapı’daki toptan terlik dükkanında dışarıdaki hayata dair stajlarımı yaptım. Enayi bebek tiplemesinden biraz olsun feleğin çemberine adımlarımı attım.

Ve hayatımın en güzel yılları 94 yılında çıka geldi. Teyzemin komşusu Nihal Abla (Boğaziçilidir kendisi) bana “Sen ODTÜ’ye gitmelisin” dedi. O dönemler hayatımdaki en etkileyici insan (hatun) olduğundan bu sözleri bir emir olarak aldım ve ODTÜ’yü kazandım.

Ben ODTÜ’de Bahtiyar oldum.

Anasının yanından bir kere ayrılmamış bir tip olarak ODTÜ ve Ankara’daki “aileden yalnız” hayatıma başladım. Ben ODTÜ’de Bahtiyar oldum. Hayatı sorgulamam, kendimi hırpalamam, ilk aşık olmam ve neler neler ODTÜ’de oldu. 

Evet, Ankara’ya çıka geldim. Bana bir adres verdiler, bir akrabamızın akrabasının orada büfesi varmış. Bana kalacak bir yer bulacakmış, ben de yurt çıkana kadar (ki kaç ayda çıkar bir fikrim yoktu) orada kalacaktım. Adres şöyle: Rüzgarlı Sokak, Ulus. Bulması zor olmadı. Adam bana baktı, benim saçlar küt şeklinde uzun. “Sen ne biçim Rizelisin lan!” dedi. Büfenin üzerindeki otelde kaldım. Gece karşıdaki tavernadan gelen seslerden uyuyamadım. Otelde sürekli kadın erkek bağrışmaları vb. Sabah olmadı bir türlü. Birileri odama dalacak diye ödüm patladı.

(Fotoğraf: Bahtiyar Kurt arşivi – Kuşçuluk hareketinin önemli gezilerinden biri olan Seyfe Gölü kuş gözlem gezisi yolculuğu)

Sabah oldu, sora sora ODTÜ’yü buldum. Yurtlar müdürlüğüne gittim. Puanımı öğrendim. İçerde kısa bir mülakat: “Nerede kalıyorsun canım” dedi kadın olan memur. Rüzgarlıda bir otelde. İki memur birbirine bakıp güldü. “Sen şimdi bir koşu git çantalarını al gel de yerleştirelim seni!” dediler.

Otele ne kadar hızlı gittiğimi hatırlamıyorum. O gün bu gün Rüzgarlı’dan nefret ederim. Ha etmesem gerçi ne olur o ayrı.

“ODTÜ’ye gelip bir topluluğa girmeyen ottur!”

ODTÜ’deki ilk günler. Bir açılış konuşmasında kendine has kültür müdürümüz sert bir konuşmasında şunu söylüyor: “ODTÜ’ye gelip bir topluluğa girmeyen ottur!” Benden çok okuldaki ilk kız arkadaşım bu tabirden etkilenmiş olacak ki hayatının topluluğunu arıyor. Oradan oraya kelebek gibi zıplıyor. Topluluklardan birine beni de sürüklüyor: Kuş Gözlem. Ve benim hayatım değişiyor.

Bilgisayar yazılımcısı olacağıma kuş gözlemcisi oluyorum. Tüm Türkiye’yi yıllar boyunca geziyorum. Kuşları o kadar çok biliyorum ki artık mesleğim belli. 90’ların sonuna doğru daha okurken Doğal Hayatı Koruma Derneği’nde yarı zamanlı çalışmaya başlıyorum. Ve 90’lar bitiyor.

(Fotoğraf: Bahtiyar Kurt arşivi – Kuş gözlemi)

Diyeceksiniz ki bu yazı hep seni anlatmış, 90’lara dair ipucu vermemiş. Evet öyle. Çünkü ben başka bir şey görmedim ki!

22Şubat2012

(Fotoğraf: Bahtiyar Kurt arşivi – Hatay Belen’de yırtıcı kuş göçü gözleminde çocuklarla muhabbet)

Bahtiyar Kurt’un “Dünyadan Sesler!” blogu: http://bahtiyarkurt.wordpress.com/

Bahtiyar Kurt’un blogunda yayınladığı ODTÜ yıllarını anlatan yazısı: http://bahtiyarkurt.wordpress.com/2010/10/10/odtu-neden-farklidir/

Huzuru bozan patlama

(tamamen hayal ürünüdür!)

 

 ODTÜ çarşı civarında

 

Çimlere yayılmış insanlar

 

Güneş giderek azalıyor

 

“guguççuk” sesleri

 

Huzuru çağırıyor

 

İftar vakti yaklaşırken

 

Hafif bir rüzgar

 

Yaprakların hışırtısı

 

Böler sessizliği

 

 

Kimsenin haberi yok

 

Birden bir patlama oluyor

 

Kollar, bacaklar her yanda

 

Sadece görüntü var

 

Hiç bir şey duymuyorum

 

Her şey gözümün önünde oluyor

 

Toz duman ODTÜ

 

 

12ağustos2011

Yunus beni çağırdı

Yunus beni çağırdı

 

Bugün ODTÜ’de idim

 

 

Sanki kulaklarımda çınladı

 

Tüm mısraların

 

 

Yunus beni çağırdı

 

Öykücü Kitabevi’nde idim

 

 

İskender Pala’nın en son romanı

 

“OD Bizim Yunus”u gördüm

 

 

Bir tebessüm yüzümde

 

Hemen aldım

 

 

Özlemişim

 

Okuyorum

 

 

Hey “Bizim Yunus” seni

 

Tekrar tekrar okuyorum

 

 

12ekim2011