Bulutlar şehrinde reisim şimdi

Yine bir pazartesi ve yeni bir hafta umut dolu. Hafta sonunun vermiş olduğu o tatminkârlık ve de dostça yaşam sevinciyle iç içe…

Saat daha 9:03:45 ama ben dersten iyice kopmuş durumdayım. Yine “mıy, mıy” birşeyler anlatıyor Prof. adam ya da kadın kimin umurunda. Bulutlarda gezmek varken bunları düşünmek ve de bir an önce bitirmek zorunda olduğun okula geri dönmek bir kurbağının prens olduktan sonra tekrar kurbağa olması gibi aynen. Hoca birşeyler anlatıyor ama dinleyen kim. Aklın gitmiş dünlere belki de yaşanacak yarınlara. Gözün dışarıda çimlere tünemişlerde. Altlı üstlü, kızlı erkekli gruplar, tekil ve bunalım takılanlar… Ama sonunda hepsi dışarıda ve de hür. Gerçi şu an sen de zihinsel olarak hürsün. Bir anlatan var her zamanki gibi ve de dinlemek zorunda olanlar. Herkes dinliyor gibi yapıyor ama içlerini kim bilebilir ki! Belki onlarda senin gibi nerden biliyon? Her neyse ben yine hafta sonundaki o muazzam anlara ve sana döneyim. O gülüşün tekrar beliriyor gözümün önünde ve de sensiz geçen anlarıma beddualar okuyorum ama sen şimdi koca İstanbul’dasın, benden tam 456 km. uzaklıkta…

Daha yeni kalktın veyahutta da hala masum masum, mışıl mışıl uyuyorsun. Belki de rüyanda ben varım. Ne kadar çok isterdim şimdi yanında olup senin o halini görmeyi. Bir öpücük olsaydım yanağında. Seni kendine getiren. Biraz ürperti ve biraz şaşkınlık içinde şöyle bir silkinir ve “sen miydin canım? Günaydın!” deyişini duymak sevinçlerin ve duyduğum sözcüklerin en güzeli.

Biri “Remzi!” mi dedi; bana mı öyle geldi.

“Remzi! Remzi! Are u with me?”

Bir silkiniş ve kolçaktakileri karıştırış…

“Yes sir!” hemen not alıyormuş gibi yapma vaziyeti.

“O.K. then.”

Uff! Yine ucuz sıyırdık bu işten, Allah’tan iyi bir imajımız var adamda da ordan

kazanıyoz.

Ulan! Not alıyoz güya ama zaten birşeyler karalanmış bu kağıda. Herif görse sıçtığımızın resmidir.

“Oh, be!” dedim kendi kendime ve bir gülümsemedir aldı beni. Çaktırmamak için sol elimle kapattım ağzımı ama kesin sesim duyuluyordur. Millette bunda bu aralar birşeyler var ama nedir deyip duruyordur.

Nasıl gülmeyeyim ya! Bunlar şükür gülücükleri. Seni tanımadan çok önceleri ben evet ben yazmışım bunları öyle çok sıkkın bir anımda herhalde. O zamanları düşünüp gülmemek elde mi? Hele bir de bu anlarımı düşününce arada dağlar kadar fark var. Beni hayata döndürdüğün için çok sağol be yabangülüm. Seninle anlam kazanmış hayatım bunu gayet iyi anlıyorum şunları okuyunca günlüğümde:

“Bu gibi anlarda kendini o kadar yalnız hissedersin ki. Yanında sadece. Evet ama sadece bir kadının olmasını arzularsın. Ona dokunmak. Konuşmaktan çok dokunmak. Tensel açlığını bastırmak için sarılmak. Şöyle şehvetli bir öpüşme saatler süren… seni tüm bu dünyadan uzaklaþşırıp bulutlar şehrine reis yapacak olan. Sadece biri olsun yanında elini tutacak, kulak memelerini ovuşturacağın diye düşünüp durursun. Bunlar aşırı gelirse birilerine o zaman sadece güzel masum yüzlü, mavi gözlü kumral biri olsun. Onu seyredip dur. Saatlerce, günlerce sadece onun muazzam yüzüne ve enfes gülüşüne bak iç geçirerek. O da yeter insana. Bunları düşünmek de. Ama genelde böyle hissettiğinde hiç kimse olmaz yanında ve de senin için gider. Yapabileceğin tek şey iç geçirmek yalnızlığına. Bir de kendini tuvalette tuhaf suçluluk duygularıyla kaplı olarak meni deryasında bulmak var. Zor zamanlarda hep sonun olan. Yalnızken…”

 

14.4.98/Salı (19:18:00)/ Ankara

İşte o an

          “Tüm gün yuvaya yiyecek bulabilmek için çalış; tam buldum deyip yüklendin geliyorsun. Yolda insan denen mahluğun küçükleri sopayla önünü kesip seninle akıllarınca dalga geçiyorlar. Olacak iş mi şimdi bunların yaptıkları? Bir o yana, bir bu yana koşturttular; yönünü şaşırtmak için. Birbirlerine hava atıyorlardı yaptıklarıyla övünerek.

            Bayağı uğraştılar, ama zavallı kırmızı işçi karınca hep doğru yönü buluyordu. Çok sinirlendiler bu küçük yaratığın sabrına ve kararlılığına. Biri dayanamayıp sopayla vücuduna vurup yaraladı onu. Sanki ona zarar verince herşey düzelecek. Böbürlenerek ayrıldılar oradan.”

            Zavallıcık kendini çok bitkin hissediyordu. Zar zor toparlayabildi kendini. Etrafı kolaçan edip ağzından düşürdüğü çekirdek kabuğunu tekrar yüklendi. Bu sefer, yük istiap haddinin aşıldığını işaret etti ama yuvaya boş dönemezdi bu sıcakta. Canhıraş yoluna devam etti her 150 karınca adımında bir molayla. Ne kadar devam etti bu, hiç mi hiç anlayamadı. Yükün altında iyice ezildi, ezildi… Yorgunluk tüm vücuduna ağır ağır yayılmıştı çoktan. Artık tüm gücünün bittiğini hissederek olduğu yere yığıldı. Gözlerindeki karaltı büyüdü, büyüdü, sanki onu içine hapsetti. Ne oluyor demeye kalmadan büyüyen karaltıyı muazzam bir koyu mavilik kapladı; gözden uzaklaşarak küçülen sonsuzlukta. Bu böyle devam etti: Siyahlığın içinde koyu mavilik…

            “Sefa! Sefa! Oğlum nerdesin ya?” diye bağıran Emre denizden koşarak çıktı. Kuma ayak basar basmaz kocaman bir “ohh!” çekerek.

            “Ne o lan! Yoksa kocaman bir karınca mı gördün kabuslarındaki gibi? Niye benzin solmuş, böyle?” Bunları bir kahkaha izledi.

            “Ne gülüyon ya! Ayıp ama. Vallahi ayıp senin şu yaptığın. Zaten içim yandı o karıncaya vurdum diye. Sen de gelmiş alay ediyon.”

            “Tamam. O zaman anlat bakalım; n’oldu da korktun böyle?”

            “Dur bir soluklanayım.” Biraz kum alıp avucuna sıktı sıkabildiği kadar ve yavaş yavaş bıraktı yere doğru. Bu yaptığına hayranlıkla, büyülenmiş gözlerle daldı, ruhunu okşarcasına.

            “Hadi be oğlum, anlat artık!”

            “Tamam. Tamam. Anlatıyorum.” Dedi derin bir nefes alarak. Biraz rahatladığı her halinden belli…

            “Ali ile yarışmaya karar verdik. Şu tekneden dalıp kıyıya kadar yarışacaktık. Hemen aceleyle daldık. En hızlı şekilde attım kulaçlarımı. Yolun yarısına geldim gelmedim, denizin içinde koyu bir mavilik sardı tüm etrafımı. Kendi yalnızlığımı, kendimi, gerçeği gördüm orada. Bu bir anlık görüntü tüm hayatımın mânâsı gibiydi: Acılarım, dertlerim, sevinçlerim, başarılarım… Kısacası yaşadığım her şey, yaşayacağım her şey. Orada BEN vardım. Evet, ben. Kendim.

            Gerçeği gördüm. Tüm bunların sebebini. O’nu gördüm. Çok korktum Sefa, çok. Hemen kafamı çıkardım sudan. Arkama baktım ama ne Ali vardı ne de başkası yanımda. Sonra koşarak çıktım sudan. Korkuyorum Sefa, tekrar o anı yaşamaktan korkuyorum.

… koyu mavilik…

… yu mavilik…

… mavilik…

… vilik…

… lik…

… …

Kırmızı işçi karınca bunları duyabildi mi acaba?

24.6.98 (16:15:12) / M. Ereğlisi Kumsalı

Mahalle arası futbol zevki…

13-14 yaşlarında siyahlar giyinmiş bir çocuk koşarak köşeyi döndü ve gözden kayboldu. Tam karşımda Cankurtaran Spor’un maç tahtası duruyor; çocukluğuma götüren bir an için beni. Buralarda hala var gençlik spor kulüpleri, mahalle takımları, o ruh…

Arkamdan az önce yanından geçerken Cemalim’i mırıldanan ses gürledi. Köşede duran iki gence: “Özcaan, Akın’ı çağır bana!”

“Akın, Akın!”

“Duydu mu?”

“Duydu, duydu!”

Akın koşarak geri döndü.

“Hadi, bu hafta oynuycaan.”

Arkadaki diğer çocuğa: “Koş, sen de koş, sen de oynuycaan.”

Yenisaraçhane çıkmazının huzurlu çocuğu da koşarak gitti, çocuğuyla okul bahçesinde top oynayan çocukları seyreden Cemalim’e.

Bunları yazdığım Erol Taş Kültür Merkezi’nde güzel bir çay içerken güle oynaya, hoplaya zıplaya yokuş aşağı geldiler, tam önümde diğer çocuklarla buluştular. Futbol topu havada uçuştu, düştü, yine havalandı. Hep beraber neşe içinde yine yokuşu koşarak çıktılar. Şimdi futbol oynuyorlardır okul bahçesinde, seviniyorlardır, paslaşıp yardımlaşıyorlardır, hırslarını boşaltıyorlardır, yeri gelince okkalı ama masum bir küfür. Hepsinin bir adı, lakabı vardır; kalede Rüştü… 08-3-2001 (12:31:31)

Çocuklaşmak Korkusu

Bunaltıcı sıcaklar. Beni bile terletiyor bu hava. Halbuki bugüne kadar hiç terlemezdim ben Ankara’da. Nereden geldi bu nem, terimin sebebi.

Yeni eve taşınma telaşına bir de işe girmek için yaptığım uğraşlar eklenince tüm hafta terler içinde geçti. Yorgunluğun had safhasında sürdü tüm yaşam, yatakta sereserpe biten. Ne birşey okuyabildim, ne de yazabildim. Tüm boşalma yolları tıkanmış, açılmayı bekliyor…

Hafta sonu gelse de doya doya dinlensem, boşalsam ve yine dolsam diye bekleyip durdum. Havuz sefası kendime getirebilirdi beni herhalde, ama şortumu bir türlü bulamadım yeni odamda. Eski evde kalmış olmalı.

Havuza giremeyeceğiz diye de okula gitmemezlik olmaz tabii ki. Üzerime çok rahat şeyler giydim, ayağıma da sandaletleri geçirdim. Doğru, okula.

7. caddenin ana girişindeki yunuslu havuzda beş çocuk havuza giriyor neşe içinde. Birbirlerini ıslatıyorlar; balıklama, çivileme dalıyorlar suya. Bazıları sadece donla giriyorlar; kendilerini ferahlatan, çocuklaştıran suya. Bunaltıcı havanın nimetinden onlar faydalanıyor. Zaten havuza gidemiyon bari buradakinden faydalan biraz çocuklaşarak. Korkuyor musun yoksa çocuklaşmaktan? Evet, korkuyorum. Her yetişkin çoğu zaman çocuk olma isteğini dile getirir durur ama bir türlü cesaret edemez buna. Gururu, sosyal statüsü bu maceraya, hayatının en büyük macerasına engel.

Onları o neşeli halleriyle dahi görmek insanı biraz rahatlatıyor, serinletiyor. İç geçirerek seyrediyor tüm araba kullananlar, biraz da gıpta ile. Çocuklaşmak korkusunu ve sevincini yaşıyorlar aynı anda. Akşama bilmem kaç kişi anlatacak tüm bu gördüklerini, heyecan içinde diskolarda, barlarda, evde yemek masasında, ya da yazacak boşaltmak için içini sararmış kağıtlara.

Ardıma baka baka, bir kez daha görebilmek umuduyla yürüdüm minibüs durağına.

ODTÜ’de buldum kendimi, amaçsız amaçsız gezerken; aradığım hiç kimse yok sohbet edecek. Evde oturmaktan tabii ki daha iyi bu, ama amaçsız dolaşmayı da hiç sevmem ki.

En sonunda bulabildim dostum Ahmet’i. Ankara’da kalan tek dostum artık o. Diğer hepsi çekip gitti buradan kurtulmanın verdiği hazla.

Oturup dertleştik, konuştuk, birlikte kitap okuduk, Dünya Kupası çeyrek final karşılaşmasını seyrettik. Arjantin’i tutuyorduk Hollanda karşısında. Çocuklar gibi seyrettik maçı; kâh oturup kâh ayağa kalkarak. Ve en sonunda çocuklar gibi üzüldük Arjantin için. İçimizden birşeyler koptu sanki.

Dışarı çıktığımızda hava iyice kararmıştı yağmur bulutlarından dolayı. Tüm Ankara grinin en koyu tonuyla kaplı, uzaklarda şimşekler çakıyor, sanki buraya hiç gelmeyecekmiş gibi.

Daha önce de böyle ani yağmurlara yakalandığım için hemen minibüse binip uzaklaştım oradan, kaçarcasına. Tüm Ankara’nın daha da ürkütücü bir halde olduğu gözüküyordu minibüsten, son sürat giderken. Yağmur damlaları bir bir düşmeye başladı camı yalayıp geçerek. Bir korku sardı beni, yine mi ıslanacaktım yoksa, ne yapsam taksi mi tutsam acaba…

“Müsait bir yerde inecek var!” adımımı TEK binasının önünde yere bastıran. Ağır ve aceleci bir toprak kokusu ilk dikkatimi çeken. İri iri yağmur damlaları Ebâbil kuşlarının attığı taşlar misali. Daha yirmi adım atmadan havuza girmiş gibi oldum doğrusu.

En iyisi daha önce cesaret edemediğim şu işi sonuna kadar yapayım dedim kendi kendime. Herkes bir dükkan ya da saçak altı bulmuş sığınmak için. Sadece ben dosdoğru yoluma devam ediyorum aceleci yağmur altında. Çocuklaşma korkusunu bu defalık yenerek.

Herkes tuhaf tuhaf bakıyor bana, bazıları gülüyor halime deli herhalde bu diyerek. Bilmiyorlar ki ben çocuk oldum şu yağmur altında.

Karşıdan karşıya geçmek gerek süpermarkete gidip alışveriş yapabilmek için. Caddeyi sular, seller götürüyor. Hiç çekinmeden sulara basa basa geçiyorsun karşıya. Tüm sular sandaletlere, ayaklarına, oradanda tüm benliğine ferahlık veriyor.

Süpermarketin kapısında da herkes birikmiş yağmurun dinmesini bekliyor. Daha çok beklerler. Ben içeri girince tüm gözler bana çevrildi hayretle. Bastığım her yer vıcık vıcık su içinde, her yerde benim ayak izlerim, dolanıp durdum. Fazla da uzun sürmedi alışveriş. Yine bendim dışarıda gezmeye cesaret eden. Herkes bir köşeye sinmiş, çocuk kralın geçişini seyrediyor sanki. İşte öyle haşmetliyim inan ki.

Yağmur bir hızlanıp bir yavaşlayarak beni eve kadar yolcu etti.

Eve girince halime güldüler; bunun benim için ne anlama geldiğini bilemeden. Öğüt bile verdiler: “Oğlum madem yanında çanta taşıyon, çantaya at bir yağmurluk bulunsun. Fazla ağırlık da yapmaz hani!”

Kombinin düğmesine basıp duşun altına girmek. Hayalin gerçek oluyor.

Sıcak suya değmesi yağmur suyuna batmış kendi vücudumun. Kuru yer kalmamış toplu iğne ucu kadar.

Bir ürperti, bir korku sanki tekrar çocuklaşamayacağım diye. Ağlamak gerek elinden elma şekeri alınmış çocuk gibi.

Boşalmak gerek.

05.07.98 (12:08:13)

SÖZ, TÜRKÜ VE ANLAYAN

Az önce yine sarsılarak uyandım o mahzûn uykudan. Yine sen vardın düşlerimin en olur olmaz yerlerinde karşıma çıkan. Yine sen… yine sen… Nedendir bilmem uzun zamandır yoktun taa şu meşhur türkümüzü bir garip hayat yolcusundan dinleyene dek. Belki o, belki de başka birşeyler yine bana seni anımsattı mı ? Bilmek çok zor, bilememek de öyle. Zaten hep zoru seçen olmadık mı? İşte, en güzel örneğini bu düşlerin acımasız sonuçları veriyor. 

Ahh! Keşke dinlemez olaydım o türküyü de, seni anmaz olaydım. Böyle demesi şimdi kolay tabii ki, bir de öncesini düşün bakalım; hayat nasıldı o günden önce, şu an nasıl? Bir farklılık muhakkak olmalı, belki de sen farkında değilsin. Kafamın içinde şu an öyle muazzam kimyasal alışverişler oluyor ki kimse idrak edememiş bugüne kadar. Bundan sonrası da biraz zor. Ehh dile kolay geliyor ama tam kırksekiz yıl, evet koskoca kırksekiz yıl olmuş seni bir daha görmeyeli. Tüm arzularımı yenmem ve seni asla görmemeyi kendime bir düstûr edinmem ömrümün çoğunu aldı benden. En önemlisi de çocuk sevgimin körelmesine sebep oldu; evimin sessizliği ile başbaşa kalmak ve hep aynı guguk sesi: Başlangıçta her saat başı duyulan şimdi ise ansızın çıkıp gelen. Bir çocuk ağlayışına, gülüşüne, oynayışına hasret kaldı o Bâbil’in Asma Bahçeleri. Nereden bilecekti kaderinin böyle olacağını şefkatle büyüttüğüm akasyalarım, sarmaşıklarım, kirazlarım, narlarımız… Zaten onlar da gözleri açık gittiler, hiç bir farklı ses tonu dahi duyamadan bahçede, hiç kimse gölgelenemeden. Sıra şimdi bende, benimle aynı kaderi paylaşanları asla yüz üstü bırakmadım bugüne kadar. Bu yüzden bir an önce arkalarından gitmek icap eder, ama hayat buna izin vermiyor.  Kimbilir belki sen de onlarla veya onlardan önce ayrıldın buralardan da haberimiz dahi yok. Ondandır belki toprağa daha yakın hissetmem kendimi havadan ziyade. Onlar mı, yoksa sen mi diye çok düşündüm bu uzun yıllar boyunca ama bir çıkış asla olmadı bana. Var mıydı veya olabilir miydi inan hiç bilemeyeceğiz.

Çorak bir alanda uyanmak, herkes seni terk etmiş durumda… Adama çok kötü kor, bunu ancak yaşayanlar bilir, ötesi yalan. Sen de bir an önce gitmek istiyorsun buralardan ama izin yok ki. İzin almak için çok yalvardın gece gündüz, uykusuz gecelerin sabahında horoz sesine hasret.

Yine o türkü dilinde, mırıldanmak ne kelime; bülbül sanki şakıyor, ama bir tek dinleyenin var o da hep yine sen. Başkası duysa belki güler, ama bu muazzam ses kimde var ki. Kanıksadın artık olayı, istemesen de söyleyeceksin, söyletileceksin. Sen gittin tam kırksekiz koca yıl oldu, dilimde bu türkü, kalbimde bu türkü, benliğim bu türkü, her şeyim bu türkü. Beni sana ulaştıracak olan da o muhakkak. Olmalı çünkü başka bir şeyim yok artık bu dünyada. Olmalı çünkü başka hünerim kalmadı bunu şakımaktan başka. Olmalı çünkü çünküsü yok bunun.

Dilimde bu, kalbimde sen, aklımda hep o ağaçlar. İnsan bir düşünüyor acaba hangisini dinlemeli: dilini mi, kalbini mi, aklını mı. Yoksa hepsinden de öte, artık ölüme susamış ruhunu mu??? Dilimde bu türkü, kalbimde sen, aklımda onlar, ruhumla el ele. Artık zamanı geldi buralardan gitmenin. İzin ver hayat, izin ver bana. Artık ne olur izin ver de bitsin bu çile, hepsinin isteği yerine gelsin; hiçbiri kırılmasın, gocunmasın. Hep birden kucaklayayım hepsini. Hepsi aynı tabakta katık olsunlar bir yetime, bir garibe; elma şekeri olsunlar bir çocuğa…

Kim derdi bugün o izin çıkacak öyle sarsılarak uyanınca. Kim derdi bugün herşey bir sonuca varacak; bugün hayat mânâsına kavuşacak. Bugün hepsi nasibini ve hakkını alacak. Önce kalbim durdu, sonra beynim ve en sonunda da ruhum koptu gitti bu bedenden. Ama, söz hep kaldı dilimin ucunda, hep yankılandı bu çorak alanda, tekrar yaşam geldi, tekrar eski günler…

Söz hep vardı bir yerlerde gizli, mühim olan o cevheri bulup çıkarmak ve de hakkını vermekmiş. Ama anlayan kim, anlaması gereken kim?

DOST DOST DİYE NİCESİNE SARILDIM

BENİM SADIK YARİM KARA TOPRAKTIR

BEYHUDE DOLANDIM BOŞA YORULDUM

BENİM SADIK YARİM KARA TOPRAKTIR

NİCE GÜZELLERE BAĞLANDIM KALDIM

NE BİR VEFA GÖRDÜM NE FAYDA BULDUM

HER TÜRLÜ İSTEĞİM TOPRAKTAN ALDIM

BENİM SADIK YARİM KARA TOPRAKTIR

KOYUN VERDİ KUZU VERDİ SÜT VERDİ

YEMEK VERDİ EKMEK VERDİ ET VERDİ

KAZMA İLE DÖVMEYİNCE KIT VERDİ

BENİM SADIK YARİM KARA TOPRAKTIR.

Âşık Veysel’in Anısına

 

4.12.1997 (23:58) ANKARA

Medet Umdum “Saç Köpüğü”nden

“Yeter!” dedi ve telefonu büyük bir hınçla kapattı genç kız, karşısındaki erkeğin afallamasını dahi hissetmeden. Oturduğu sandalyede iyice küçülüp, bu alemde yalnız olduğunu anladı. Ve hıçkırıkların ardı arkası kesilmedi. Bir hamlede telefonun kablosunu çekti prizden. Daha fazla onun sesini duymaya dayanamazdı çünkü. Evet, yalnızdı. Keşke ev arkadaşları şu an yanında olsaydı da sığınacak bir kuş kafesi olsaydılar ona. Hırçın kartalın hapsedileceği…

Ama yoktular, hepsi diğer arkadaşlarına ders çalışmaya gitmişlerdi. O ise evde oturup televizyon seyretmek, biraz kafa dinlemek istemişti. Ne kadar da masum bir istekti bu halbuki, ta şu telefona kadar. Bunları düşününce biraz daha burkuldu içi. Ne yapacağını bilemez bir halde kendi odasına gidip en sevdiği beyaz geceliğini giydi. Şu an tek sığınağı olan yatağına gelişi güzel uzandı. Canı sıkılıyordu, ama elden gelen bir şey yoktu. Acaba Serdar’ı arayıp kendine neden böyle davrandığını sorsa mıydı? Bu düşünceyle birlikte ayağa kalması bir oldu. Odanın loş ışığında tüm karşı duvarı kaplayan aynaya, kendine şöyle bir bakındı. Sanki eski Zeynep değildi, ya da öyle görmek istemiyordu. İyice yaklaştı aynaya, nefesiyle buğulandırdı onu. Sonra da sağ avucuyla siliverdi kendinden korkarcasına. Tekrar yaptı ve bir şeyler yazmak isteği geldi içinden. Ama yazdıktan hemen sonra siliniyorlardı. Komodinin üzerinde duran ruju aldı eline ve de yazmaya başladı.

Az önce ölümü gördüm sözlerinde

Yazdıklarını okumadan; ruju, içindeki tüm kini kusan bir hışımla yere fırlattı. Tekrar yatağa oturup başını ellerinin arasına aldı. Düşünmek istemiyordu ama düşünüyordu işte. Ne yapmalıydı? Müzik setine ilişti gözü; belki neşeli bir şey onu kendine getirebilirdi. James Galway, Jean Pierre Rampal, Zamphir… Hepsi de derdine deva olamadılar. Gözü çekmecede duran Dream Theater albümüne ilişti. Bu, Serdar’ın hediyesiydi. Eline aldı kırmak amacıyla ama kıyamadı. İstemeden de olsa eli müzik setine uzandı

tıpkı kahve falımızda çıktığı gibi.

ve müziğin ilk tınılarını duymaya başladı. Bu müziğin onu daha da karamsar yapacağını bile bile nasıl katlanıyordu? Buna bir anlam veremedi. Müziğe kaptırdı kendini bir an. Sıkılınca da gidip geçmek bilmeyen zamandan öç alırcasına saatle oynadı. Onu her sabah gerçek hayata döndüren saat. Evirdi, çevirdi ama yine zamana sahip olamadı. Kütüphanedeki tüm kitapları tek tek karıştırdı bir umutla. Ama nafile, kafasını boşaltamıyordu. Birden hatırladı;  bugün en yakın arkadaşından aldığı “Bülent Üstün’ün çizdiği Kötü Kedi Şerafettin” karikatür albümü halen çantasından çıkarılmayı bekliyordu. Dudağında hafif bir gülümseme ile çantasını açtı, kitabı aldı ve okumaya başladı. Sayfalar ilerledikçe üzerindeki ağır sis perdesi yavaş yavaş aralanmaya başladı; hatta içinden birkaç ufak kahkahanın fışkırmasına sebep oldu. Evet, biraz daha iyi hissediyordu kendini şimdi, gülümsemeyle dolu ve bazı okuduklarından utanmanın verdiği hafif kırmızı yanakları ile. Gözü yine aynaya kayınca eski Zeynep gülümsedi sanki ona. Okumaya devam. Çabucak kitabın sonu gelmişti, onun uykusuyla beraber. Hemen yorganını çekti başına, duasını etti, hemen uyuması için her zaman yaptığı kendince sihirli şeyi yaptı…

Saç köpüğüyle saçlarına şekil veriyordu

“Zıııııırrrr!”, “Zıııııırrrr!”  sesleri ile uyandı, komodinin üzerinde çalar saati arayarak. Tabii ki bulamadı. Her zaman olduğu gibi yine orada, işte masanın üzerinde duruyordu; kim koyduysa oraya? Kendini külçe gibi hissederek kalktı ve saati susturdu. İyi de bu saati kim kurmuştu? Hatırlayıverdi; herhalde akşam saatle oynarken olmuştu. “Saat sabahın 08:32’si. Off! Bu yapılır mı? Adama ya!” Tekrar yatağa doğru ilerledi. Yatağın üzerinde bir karikatür albümü. Aynada iki kıtalık şiir benzeri birşeyler yazılı ama ne? Daha yakına gidip okumaya başladı. “Hıımm!” dedi. “Bunları ben mi yazmışım acaba! Neyse, herhalde uzun gecenin bir doğurganlığı idi bunlar.”

Tekrar  “Zıırrrr!”, “Zıııırrrr!” Daha yeni susturdum şunu deyip arkasına dönünce bu sesin saatten gelmediğini anladı. Kapı ziliydi çalan; acı acı. Kim bu, sabah sabah diye söylendi. Gidip diyafondan  “Kim o?” diye seslendi aşağıdaki münasebetsize.

Sanki içimizden biri.

“Ben Serdar. Güzelim açar mısın?” İçi bir tuhaf oldu. Cevap vereceği şu bir iki saniye sanki bir ömür gibi geldi ona. Ne diyeceğini bilemedi. İçindeki fırtınalara kaptırarak kendini, gayri ihtiyarı dış kapı otomatına bastı. Ve birden odasına doğru hızlıca koştu. Aynadaki yazıyı ne yapıp edip silmeliydi. Serdar onu görmemeliydi. Avucuyla ovuşturdu aynayı, ama kurumuş ruj bir türlü çıkmıyordu. Çaresizlik içinde etrafına bakındı. Komodinin üzerindeki saç köpüğü yetişti imdadına. Bir güzel sıktı onu aynaya ve sağ avucuyla siliverdi hemen tüm yazılanları. İzi kalmıştı yine, ama hiç olmadı, okunmuyorlardı. Fakat, eli ve geceliğinin sağ kolu tamamen kıpkırmızı kesilmişti. Bu sefer dairenin zili çaldı. Gidip açtı kapıyı, sağ elini kapının arkasında tutarak.

Hafifçe gülümsedi dudaklarını oynatarak;

“Günaydın güzelim! Dün gece için çok, ama çok özür dilerim. Biliyorum affetmeyeceksin, ama o talihsiz telefon görüşmesinden sonra yazdığım şu dizeler belki bir nebze yumuşatır seni. Yine özür diliyorum. Sınava geç kaldım, hemen gitmem lâzım ama istersen senin yanında kalabilirim.” (Nefes nefese bir halde)

         “Sen sınavına git!” (Sinirlice)

         “Tamam. Ben gidiyorum o zaman. Hoşçakal! Bana bir şans öpücüğü

verir misin?” (İçeriye doğru bir hamle yapar ve kızı sol yanağından öper.)

Yarın sabah herşey düzelecek

Asansörün kapısı kapanınca genç kız elindeki kağıdı yere düşürür ve eğilerek kapının önündeki gazete ve ekmek ile onu da alır. Ekmeği mutfağa, diğerlerini ise kendi odasına bırakır.

Yüzünü yıkadıktan sonra çay suyunu ateşe koyar ve şofbeni yakar. Güzel bir duş onu kendine getiren ve herşeyi unutturan. Ondan sonra da kıvır kıvır saçlarını tarama faslı. İşte en sevdiği an. Banyodan sonra saçlarını kolayca taramak özgürlüğü. Sadece bu anlarda söz geçirebiliyor saçlarına. Her an isyankâr duranlara. Biraz ferahladıktan sonra kendisine ödül olarak güzel bir kahvaltı sofrası donatır. Her şey hazırdır artık, güzelce kahvaltısını yapar ve son keyif çayını koyar bardağına, her zaman gazete okurken içtiği.

Gazete?!

Odasına gidip gazeteyi değil de Serdar’ın yazmış olduğu kağıdı alıp gelir; heyecanla, bir koşuda.

Sen o, o sen. Birlikte mutluluğa…

Çayından kocaman bir yudum alarak okumaya başlar. İlk kıta bittiğinde oldukça şaşırır; elindeki çay bardağı öylesine kayar elinden yere doğru. Bunlar onun bu sabah aynada okuduğu mısralar, dün gece kendinin yazdığı…

Son mısrayı okuyunca

alın yazınız, kanla.

hisseder ancak sağ bacağından akan sıcacık kanı. Bardağın parçalarının sebep olduğu. Sanki içindeki tüm pisliği akıtan…

(09.06.98 / 22:20:38) / AnKara

Ufak ufak kareler…

Bugün ne gördüm dersin? Haydi bir tahmin et bakalım. Kesinlikle bilemezsin, aklının ucundan bile geçmez eminim. Sevgi Hastanesi’nin önünden geçerken gördüm onları.

Evet, bir tane değillerdi, hepsi bir arada. Şaşırtıcı dii mi?

Öyle yanyana yatıyorlardı, iyice birbirlerine sokulmuş sanki soğuğu unuturcasına. Eskisi gibi yine üzerlerine basmaya kıyamadım ve asfalta: otolara ait yola indim, ve yoluma devam ettim. Ama aklım hala orada.

Kalıbımı basarım ki meraktan çatlamışsındır şu satıra gelene kadar. Ne zırvalıyor yine bu adam diye bir sızlanıp, biraz da küfür etmişsindir. Seni bilmezmiyim ben.

Yanyana oturmuş bana bakıyorlardı, soğuğu çoktan unutmuş koyu bir sohbetle barış çubuğunu tüttürmek ne de zor gelir onlara. Onlar zaten herkesle barışık; üzerlerine basanlara gıklarını çıkarmıyorlar. Hep geç be koçum, geç be gülüm, sen de geç deyip sızlandıklarını hiç duymadım, belki bir duyan vardır. O beri gelsin. Ve bir tutam toprak alıp serpsin üzerlerine bir battaniye gibi, sanki yetimleri geceleri örten melekler misali.

Aynı eski bizler gibi sıkısıkıya birbirine sarılmış dostlar, hatta dosttan da öte, bir sıfat bulamadım ama ne denirse… İşte öyle birbirlerini sarıp sarmalamışlar her türlü tehlikeden uzak, her türlüsüne açık olmalarına rağmen. Yaa! Bahsedecegim sana şimdi onlardan ve o koca merakın bir anda yok olup gidecek. Kare şeklinde ufak ufak kaldırım taşları bunlar belki senin hiç dikkatini çekmeyen. Ama öyle güzel göründüler ki bu gece gözüme anlatamam. Öyle candan geldiler ki bana, belki de öyle hissetmem gerekiyordu da haberim yok. Belki bu satırları yazabilmek için yoluma çıktılar ve yıllardır oradan geçmeme rağmen sadece bugün dikkatimi celbettiler. Sanki ilahi bir emirle bugün oraya yerleştirilmişler sadece benim için, bilmem ben gittikten sonra hala orada mıydılar? Dönüp bakamadım, beni o an Ankara’nın buhranlı havasından alıp sana ve senli anlarıma götürdüler. Anılarım depreşti, koca bir iç çektim, ahladım, vahladım, sonra tekrar buraya döndüm. Gerçek hayata, acımasız hayata, seni benden çalan şu zalıma…

Hatırlar mısın? Biz küçükken Bayrampaşa’nın yolları ufak ufak yine bunlardan döşeliydi ama bizimkiler dikdörtgendi, bunlardan biraz daha büyük ve bizimkilerin toprak harcı daha fazlaydı; sıkı sıkıya birleştirirdi onları. Hep koşup oynardık etraflarında ta ki bir huysuz oto gelip bizi onlardan ayırana dek. Sonra tekrar dönerdik kaldığımız yere, bazen unutur tekrar hop baştan, en kolayı hep buydu. Hep seninle eş olurdum ben, seni korur ve desteklerdim. Sonra oyun biter evlerimize döner, ben sensiz dakikalarla başbaşa kalır ve koca bir geceyi yıkıp sabahı zor ederdim. Sabah erkenden senin fırına gidişini ve sıcacık ekmeklerle dönüşünü görene dek camda sabırsızca sana çaktırmadan beklerdim. Ama içimden bir ses hep “Ulan! Bu senin onu gözlediğini biliyor ama sana çaktırmıyor” diye bir düşünceye sevkederdi. Hele o kışın soğuk, ilik donduran sabahlarda eve bir dönüşün vardı ki işte o zaman sen bir başka görünürdün gözüme… değerin bir kat daha artardı bende. Yine o ufak ufaklar şahittir bu gördüklerime.

Bir andımız vardı hatırlaması zor şimdi. Ikınsam, sıkılsam yine de hatırlamam. Hatırlayamam da işin gerçeği. Ama özü hep dost kalacağımız ve her an birbirimizin yanında olacağımızdı. İnşaallah doğru anımsatıyordur nankör zaman bana bunları…

Nereden çıktı şimdi bu yazdıklarım ben de bilemiyorum. Ufak ufaklar beni alıp buralardan, bunları anımsatmış oldu birdenbire. Hiç böyle düşünmezdim eskiden ve de yazamazdım bir kelime bile…

Birazdan postaya vereceğim bu yazdıklarımı sana ulaşması için, ama adresin yok bende, meçhul bir yer mi bunları gönderdiğim, yoksa çok yakınımda mı ahh bir bilsem! Belki hiç eline geçmeyebilir bu yazdıklarım, belki saniyesinde elinde olur. Ne bilem yahu! Bilsem böyle düşünürmüyüm; çıldıracak, kafayı sıyıracak gibi olurmuyum hiç. Gerçekleri görmezden gelip sırf duygularımla hareket etmek… bana göre değil ki, bunları uzun yıllar önce yitirmiş değil miydim? Allah kahretsin yine geldiler, yine girdiler beynimin en derinlerine. Yine hayatım bir kabus mu olacak? Yoksa bu badireyi de atlatıp bir kademe daha mı yükseleceğim bu zorlu yarışta? Yoksa, yoksa?.. ne? yoksa ne? söyle de bilelim herkesin bilmeye hakkı var, benim de.

Ne diyordum az evvel, şimdi ne? Yine hayat acımasızca dişlerini geçirdi tüm benliğime, halbuki o tek yadigarındı bana. Ona bile sahip çıkamadık. Tüh! Bize yazıklar olsun!

Yeter! Yeter! Daha fazla yazmak bizi uzaklaştırıyor buralardan. Biz burada kalmalı ve savaşmalıyız sonuna kadar. Ne? ne zaman koparsa bu sicim, işte o zaman tüm benlik ve hayat anlamını kazanacak. Bizim için önemli olan o değil mi? O değil mi yaşama sebebimiz ve sevincimiz?

Bunların hepsini ben mi yazdım dedim bilgisayar başında gözlerimi oğuşrutup dururken. İlk gözlerimi açtım, tırtıllar geziyor ekranda, ne oluyor yine demişimdir herhalde içimden. Sonra bir tuşa bastım ve screen saver (ekran koruyucu) yok oldu. Tüm bunları tekrar tekrar okudum, bir çok şeyi değiştirmek istedim ama elim gitmedi. Öyle kalsın, sihiri bozulmasın dedim. Hemen bir yazıcı çıktısı aldım ve bir daha okudum, imla ve gramer hatalarını düzelttim. Ve bir çıktı daha aldım, sonra bir tane daha. Dedim biri bende kalsın. Ama sonra yırttım ve o dosyayı tamamen sildim hafızadan, çöp kutusuna bile uğramadan. Kitaplıkta zarf aradım, baktım sürüyle renk var, hangisini seçmeli acaba? Siyah en uygunu geldi bana. Nedenini sen iyi bilirsin. Toprak muazzam değil midir bize hayat veren? Mektubumu kapattım ve misk-i amberlerle yıkadım.

Sıra adrese geldi, dedim yaz “DOSTA” diye gitsin. O nasıl olsa bir yolunu bulur ve gider. Hemen çıktım evden, bir an önce sana ulaştırmalıyım bunu. Ama saat sabahın 4:25’i, bu saatte açık postahane nereden bulacaksın be gerzek? Hiç düşünmedin mi bunları? Ahh aptal kafam, yine tırnak yemeye başladım. Kendimi bilemediğimden. Şimdi düşün bakalım, ne bulacaksın çözüm olarak bay ukala, herşeyi bilen?!

Uzandım boyluboyunca toprağa yıldızlara dalıp gitmişim. Kendime geldiğimde başımda bir bekçi “Hemşerim! Gecenin bu vakti evine gitsene yahu, ne arıyorsun burada?” demez mi. Gel de çık bakalım işin içinden. En iyisi cevap vermemekti, ama sorsamıydım en yakın ve açık postahaneyi. Yok, boşver nereden bilecek. Zaten çoktan düdüğünü üfleyerek uzaklaşmış baksana.

Kalk yine yürü nereye gittiğini bilmeden. Baktım koca bir okyanus çıkmış önüme, nereden peydalandı ulan bu? Ankara’nın ortasında bu da nereden çıktı şimdi. Üstelik bir de yağmur yağıyor, utanmasa sel olup gideceğiz nereye kimbilir. Keşke! Nerede bizde öyle şans. Işhhş! Yağmur düştü yine toprağa, aldı içimden bir parçayı da söktü, o koku, o koku, ölürüm o kokuya, keşke bunu sürseydim şu mektuba. Kendimden geçiyorum, elim ayağım kesildi. Ne yapacağım şimdi ben, bu gözyaşları da nereden çıktı, yağmura karışıp toprağın bağrını delen. Başım iki elimin arasında sanki migren ağrılarım tutmuş gibi. Allah kahretmesin! Ne yapacağım ben şimdi derken mektup yok, nerede yahu bu? Uçmadı ya! Sadece teri kalmış ellerimde, herhalde gitti ama nereye, kime ve nasıl? İnşaallah sana ulaşmıştır, evet kesinlikle sana… Adres doğruydu, ama kesinlikle doğru. Senden başkasına gidemez o. Ama, nasıl bilmem. Bilemem ki. Gel soralım ufak ufaklara onlar belki bilirler!

                                    30.11.97 (00:53) Ankara