Gelecekten bir öykü

Anadolu’da dört yeni devlet kuruldu!

Yıl 2123.

Anadolu’da bulundan dünyanın tek ulus devleti çöker.

Yıllarca süren savaşlar sonucunda dört yeni devlet doğar:

Limonya Krallığı, Marulistan Cumhuriyeti, Kavunya, Roka Laik Devleti.

Büyük şenliklerle kutlanır her devletin kuruluşu.

Silinir gider eski Cumhuriyet.

Tüm anılar daha ilk gün ortadan kaldırılır.

Özgürlüğünü ilan eder dört yeni devlet.

Bu dört yeni devletle ilgili bilgiler bu sayfalarda yer alacak…

Okurdan hakikatçiye bir Odessa hikayesi

Duydum ki uzun süredir hikaye anlatmaz olmuşsun hey hakikatçi. Kuşanıp kılıcını çıkmamışsın devlerin karşısına… Padişahlara yoldaş olmamışsın… Düşmemişsin güzeller güzel bir sultanın peşine… Yaz rehaveti seni de vurmuş.

 

Tüm bunları düşünürken Karadeniz’in karşı kıyısında Odessa’da bir gece vakti güzel bir hikaye anlatıldı bana. Hem de denizkızlarının Karadenizli prensesi tarafından. Ben de seninle paylaşmak istedim.

2010 yılı Ağustos ayında tüm kuzey yarımkürede görülebilen meteor yağmurunu görme umuduyla Odessa’nın sıcak denizindeydik gece vakti. Hem dostlarla sohbet ediyor hem de meteorları (daha güzel bir ifade ile kayan yıldızları) görmeye çalışıyorduk. Biri “bakın! diye bağırınca herkes o yöne bakıyordu. Kimi görüyor, kim göremiyordu. Bir keresinde ben de gördüm. İçimden şöyle geçirmişim o an. “Karadeniz’de de denizkızları var mıydı acaba? Buralarda zaman geçirmişler midir? Şimdi onları görebilseydik keşke!”

Bir süre daha meteor yağmurunu görme telaşı devam ettikten sonra kıyıdaki gece kulüplerinin ışıkları ve sesleri kesildi bir an… Ve uzaklardan bir yerden çok güzel melodiler gelmeye başladı. Yaklaştı… Sesler yaklaştı… Sesle birlikte bir balık sürüsü geliyor diye sandığım bir dalgalanma da bize doğru geliyordu. Tuhaf tuhaf baktım dostlarıma. Biraz korku… Biraz heyecan…

Giderek arttı dalgalar ve sonra birden duruldu sular. Herkes sus pus olmuştu sanki. Merakla bekledim… Bekledim n’oluyor diye. Birden başında tacı ile bir afet-i dilber belirdi hemen yanı başında iki tane daha. Sonra onlarca ve yüzlerce… Sayamadım. Dona kalmıştı herkese sanki. Çıt çıkmıyordu. Sanki zaman donmuştu, bu gece vakti.

Tacı olan dilber bana doğru geldi. Gülümsedi. Sanki ay bana gülümsedi sandım. Ben de korkuyla karışık gülümsedim. Elini uzatır gibi yaptı. Bir an duraladım. Eli yerinde yüzgeci vardı sanki. İrkildim. Evet, yüzgeci vardı. Yeşil mi desem mavi mi bilemedim. “Bizi çağırmışsın?” dedi. Yutkundum. Beynimde ne, ne zaman, nasıl soruları ışıktan hızlı hareket etti. “Beee, beeeen mi?” diye sordum kekeleyerek. O, kendinden emin “Evet, sen!” dedi. “Ben, Karadenizli denizkızlarının prensesi Mavi. Bunlar da kızkardeşlerim!” dedi arkasını dönüp başıyla diğerlerini işaret ederek. Birkaç adım geriye kaçtım, çaktırmadan. Tüm denizkızları başlarını eğerek selamladılar prenseslerini.

“Bizi merak etmişsin. Buralara yakındık ve gelip seni görmek istedik.” dedi o güne kadar hiç duymadığım bir ses tonuyla. “Hoooşşş geldiniz. Çook memnun oldum!” cümleleri ağzımdan hayal meyal çıktı. Etrafıma baktım kimse hareket etmiyordu.

“Bizi güzel bir gecede çağırdın! Senede birkaç gece geliriz Karadeniz kıyılarına… Güzel bir öykü anlatırız insanlara. Bizi unutmasınlar diye. Bu hikayeleri duyanlar olur, duymayanlar olur! Bu gece de senin şansınmış. Hikayemizi dinle ve anlat diğer insanlara…” dedi ve başladı anlatmaya.

“Bu Odessa şehri kurulmadan çok önceleri, bizim mekanımızdı bu deniz, bu kıyılar. Sonra insanlar gelmeye başladı. Karadan geldiler. Denizden geldiler. Bazen az geldiler. Bazen çook geldiler. Kah neşeli, kah hüzünlü, kah kan revan içinde…” Sesi bir ninni gibi geliyordu. Sakin sakin, tane tane anlatıyordu. Büyülenmişçesine dinlemekten, arada kafa sallamaktan ve gülümsemekten başka bir şey yapamadım. Bir de can kulağıyla dinliyordum tabii ki.

“Başta uzaktan uzaktan izledik onları. Meraklandık. Tanımak için yakınlaştık. Zararsız olduklarını anlayınca merakımız geçti. Onların çevresinde rahat hareket eder olduk. Zaman böyle akıp geçti. Günlerden bir gün o vakit geldi. Bir denizci aşık oluvermiş prensesimize. Sesine. Görünüşüne. Geceler boyu uyumaz hep onu bekler olmuş. Kardeşlerimiz bunu anlatmışlar prensese. Meraklanmış o da… Gidip görmek istemiş aşık denizciyi. Başını çıkarıp denizden bakınca, denizci orada bayılıvermiş heyecandan… Prenses yanına gitmiş. Yakından incelemiş insanoğlunu. Yüzüne dokunmuş. Kokusunu almış. Güzel bir şarkı söylemiş, kulaklara hoş gelen. Bugüne kadar söylenmiş en güzel denizkızı aşk şarkılarından biriymiş bu. Denizci uyanırken de hemen denize dönmüş. Denizci kendine gelince, o da çok güzel bir şarkı söylemeye başlamış. Tüm denizkızlarının yüreğini yakan bir aşk şarkısıymış bu. Bugüne kadar denizkızları için yakılmış en güzel ve en acıklı şarkı. Atalarımız der ki Karadeniz’in bazı yörelerinde hala söylenirmiş bu ademoğlunun şarkısı.” Şöyle bir yutkundum. Bir çırpıda anlatmıştı bunları prenses. Tüm merakımla dinliyordum.

“Bu şarkıyı duyan prenses, hem denizcinin sesine hem de o hissettiği ilk erkek kokusuna hayran olmuş. Onun da yüreğine ateş düşmüş bir kere… Birbirlerine ilham kaynağı olmuşlar… Geceler boyu birlikte söylemişler şarkılarını… Mutluluk içinde… Tüm denizciler ve deniz canlıları mest olmuş… Üç vakit sonra bir gece… Denizci gelmemiş aşk mekanına…” Prenses Mavi burada biraz hüzünlendi. Sesi titredi, hissettim.

“Prenses, o gece, sabaha kadar beklemiş. Merakla, ama nafile. Ertesi gece de sabaha kadar beklemiş ama ne ses varmış ne de seda. Uzun geceler geçmiş… Ama gelmemiş denizci… Prenses üzüntüden solmuş… Eriyip gitmiş… Kız kardeşleri bu haline çok üzülmüşler.” Biraz kızgınlıkla anlatıyordu Mavi bunları.

“Kız kardeşlerimiz, o zamanların Odessa prensesi güçlü Suşa’dan yardım istemişler denizciyi bulması için… Prenses, Odessa’nın en güzel kızlarını çağırmış huzuruna ve emretmiş denizciyi bulmalarını. Güzel kızlar aramışlar her meyhanede. Her köyde, her köşede… Ama yok. Yokmuş denizci… İyi haberler alamayan denizkızlarının prensesi göçüp gitmiş bu dünyadan. Herkes çok üzülmüş.” Mavi, ağlamaklı anlattı hikayenin bu bölümünü. Ben de üzüldüm, yutkundum şöyle bir.

“Prensesin ölümü üzerine denizkızları kızgın bir şekilde ulu meclisi acil olarak toplamışlar. Aralarına can dostları Prenses Suşa’yı da almışlar. Çok hararetli geçmiş meclis. “Buralar bizim için tehlikeli oldu, artık gidelim Karadeniz’den” diye karar almışlar. Denizcileri nasıl cezalandıracaklarını da tartışmışlar uzun uzun. Kimi denizler tanrısından yardım isteyelim demiş, kimisi fırtına tanrısından… Prenses Suşa almış sözü ve demiş: “Hayır, bunların hepsi bir kerelik cezalar. Biz denizcilere her zaman ve her an hatırlayacakları bir ceza vermeliyiz!” Denizkızları merakla birbirlerine bakmışlar. “Biz, karadaki kardeşleriniz, denizcilerin aklını başından alacağız güzelliğimizle, aşkımızla…” demiş ve merak etmemelerini söylemiş.” Ben de “Haydaaa… Yandı denizciler şimdi” diye geçirdim içimden ve sonrasında n’oldu acaba diye daha bir merak sardı beni.

Prenses Mavi gülümsedi bana ve devam etti şiirsel anlatımına: “Prenses Suşa, Odessa şehrinin yıkılıp yeniden inşa edilmesini emretmiş… Güzel avluları olan evler yapılmış en baştan. Avlular, birbirine bağlanmış. Sokaklara açılmış her avlu… Sonra da denizcilerin eğleneceği meyhaneler inşa edilmiş limanda. Denizciler, karaya ayak basar basmaz ilk buraya uğrayıp içer olmuşlar. Yorgunluklarını atmanın her keyifli hali olmuş bu meyhaneler. Odessa’nın güzel kızları Prenses Suşa’nın emriyle limana yeni gemi geldiğinde bu meyhanelere gider eğlenirmişler. Bu güzeller karşısında kayıtsız kalmayan denizciler birer birer aşık olurlarmış onlara. İyice eğlendikten sonra kızların davetiyle birlikte ayrılıp meyhaneden yola çıkarlarmış aşk yuvalarına. Kızlar, bir evin önüne gelince durup “Babam uyumamıştır, biraz daha dolaşalım. Ben biraz üşüdüm üzerime bir şey alıp hemen geleceğim” deyip koşa koşa eve girermiş. Bir an önce kavuşmak için kendisini bekleyen denizciye. Denizci bir umutla beklermiş o güzel kız gelsin diye. Beklermiş. Beklermiş. Ne gelen olurmuş ne de giden. Sonra sızıp kalırmış avlunun bir köşesinde. Sabah olunca da ağrıyan bir baş ile kalakalırmış. Odessalı güzel kız, denizciden ayrılır ayrılmaz güle oynaya bir avludan bir avluya geçermiş. Ordan yan sokağa, diğer sokağa derken gerçek evine gider mışıl mışıl uyurmuş. Yüzünde bir gülümseme. Sabah uyandığında denizci çok bozulurmuş bu işe. Gün boyu aklında Odessalı o güzel kız. Akşamı iple çekermiş. Akşam olunca aynı eğlence ve oyun yine tekrarlanırmış. Gemi limanda olduğu her gece durum aynıymış. Ve sonra bir gün gemi limandan ayrılırmış tüm denizcilerin içinde buruk bir acı. Bir sancı… Artık o denizcilerin aklı ve gönlü hep Odessa’da kalırmış… Dilden dile anlatılır olmuş Odessalı kızların güzelliği ve ulaşılmazlığı.” Prenses Mavi’nin yüzünde bir gülümseme belirdi ve devam etti: “Bundandır Odessalı kızların tüm dünyada anlatılan güzelliklerinin sebebi. Hikayemizi dinledin işte, bizim Karadeniz’de artık görülmememizin sebebini de öğrendin.” diyerek sustu bir süre. “Hikayemizi anlattık artık biz gitmeliyiz!” dedi ve onun suya dalmasıyla birlikte tüm denizkızları geldikleri gibi gözden kayboldular. Ben öylece baka kaldım arkalarından, uzun bir süre. Bunları o gece benimle birlikte olan dostlarıma bile anlatmadım hey Hakikatçi, sadece sana anlatıyorum.

Hey hakikatçi, okurun o güzel hikayeden hatırladıkları bunlar. Seninle hemen paylaşmak istemiş. Belki öykünün aslını bir de senin ağzından dinler umuduyla…

14 -15 Ağustos 2010

Bir köyün mezarlığında

Yaşlı teyze o kadar sıkılmıştı ki…

Yanına gelen torunlarına hep “Allah canım alsa da kurtulsam!” diyordu.

Bir gün torunundan kendisini köyün mezarlığına götürmesini istedi…

Bu dünyadan göçüp giden annesini, babasını, halasını, teyzesini, yeğenlerini ve sevgili oğlunu ziyaret etmek istedi…

O gün mezarlıkta yaklaşık 2 saat geçirdi. Torunu uflayıp puflarken… Cep telefonundan mesajlaşırken…

Yaşlı teyze, her mezarı tek tek dolaştı… Mezarların üstünü temizledi… Uzun uzun dualar okudu… Dertleşti onlarla…

Mutlanmıştı doğrusu… Yüzünde bir gülümseme belirdi… Bir ferahlık hissetti içinde…

O gece mutluluğu gözlerinden okunuyordu… Torununa meyve soyarken “Keşke şu mezarlıkta bekçi olsam, tek tek mezarları temizlerim, onlara yarenlik ederim. Bana bir ekmek getiren olsa yeter…” dedi.

7 Temmuz 2010

Ankara

Ölüm kokusu…

Ölüm kokusunu “Boooozaa!”, “Boooozaa!” seslenişleri odanın ve sokağın dışına taşır.

Bozacı bu sokakta aldığı kokuyu ancak gece 23:46 gibi mezarlığın yanından geçerken aldı bir daha.

17-2-2000 (22:57:36)

yine oradaydın!

Tüldeki koca yırtıktan gecenin koyu karanlığında parlayan şu karşıki evin ışıkları çekti beni kendine.

Tüm vücudunun silueti parladı birden o camın ardında bir arabanın farları sayesinde, ben de izledim seni doya doya, ahlayıp vahlayıp başımı yerlere vurarak.

Odamda beslediğim kırmızı karıncaların kraliçesi çağırdı beni ve dönüp baktığımda odanın ortasındaki aynada da siluetin belirdi. (Sanki hayal görüyormuşum gibi)

Gerçeği anlamak için bazıları çimdik atar, bense sadece sağ işaret parmağımı olanca hızıyla sağ gözüme sokar, çıkarırım, bu sefer de öyle yaptım, ikinci boğuma kadar taptaze kokan kan vardı ucunda, yanağımda kan vardı, usulca süzülüp dudağımdan içeri girdi, bana birlikte geçirdiğimiz anları hatırlattı, o sömürülmüş zamanı, başım çoktan eğilmiş, tüm gücümle, hışımla kaldırdım ve aynaya baktım biraz da ürkerek, YİNE ORADAYDIN, peki bu kan neydi?

3-6.01.98 Ankara

 

Bulutlar şehrinde reisim şimdi

Yine bir pazartesi ve yeni bir hafta umut dolu. Hafta sonunun vermiş olduğu o tatminkârlık ve de dostça yaşam sevinciyle iç içe…

Saat daha 9:03:45 ama ben dersten iyice kopmuş durumdayım. Yine “mıy, mıy” birşeyler anlatıyor Prof. adam ya da kadın kimin umurunda. Bulutlarda gezmek varken bunları düşünmek ve de bir an önce bitirmek zorunda olduğun okula geri dönmek bir kurbağının prens olduktan sonra tekrar kurbağa olması gibi aynen. Hoca birşeyler anlatıyor ama dinleyen kim. Aklın gitmiş dünlere belki de yaşanacak yarınlara. Gözün dışarıda çimlere tünemişlerde. Altlı üstlü, kızlı erkekli gruplar, tekil ve bunalım takılanlar… Ama sonunda hepsi dışarıda ve de hür. Gerçi şu an sen de zihinsel olarak hürsün. Bir anlatan var her zamanki gibi ve de dinlemek zorunda olanlar. Herkes dinliyor gibi yapıyor ama içlerini kim bilebilir ki! Belki onlarda senin gibi nerden biliyon? Her neyse ben yine hafta sonundaki o muazzam anlara ve sana döneyim. O gülüşün tekrar beliriyor gözümün önünde ve de sensiz geçen anlarıma beddualar okuyorum ama sen şimdi koca İstanbul’dasın, benden tam 456 km. uzaklıkta…

Daha yeni kalktın veyahutta da hala masum masum, mışıl mışıl uyuyorsun. Belki de rüyanda ben varım. Ne kadar çok isterdim şimdi yanında olup senin o halini görmeyi. Bir öpücük olsaydım yanağında. Seni kendine getiren. Biraz ürperti ve biraz şaşkınlık içinde şöyle bir silkinir ve “sen miydin canım? Günaydın!” deyişini duymak sevinçlerin ve duyduğum sözcüklerin en güzeli.

Biri “Remzi!” mi dedi; bana mı öyle geldi.

“Remzi! Remzi! Are u with me?”

Bir silkiniş ve kolçaktakileri karıştırış…

“Yes sir!” hemen not alıyormuş gibi yapma vaziyeti.

“O.K. then.”

Uff! Yine ucuz sıyırdık bu işten, Allah’tan iyi bir imajımız var adamda da ordan

kazanıyoz.

Ulan! Not alıyoz güya ama zaten birşeyler karalanmış bu kağıda. Herif görse sıçtığımızın resmidir.

“Oh, be!” dedim kendi kendime ve bir gülümsemedir aldı beni. Çaktırmamak için sol elimle kapattım ağzımı ama kesin sesim duyuluyordur. Millette bunda bu aralar birşeyler var ama nedir deyip duruyordur.

Nasıl gülmeyeyim ya! Bunlar şükür gülücükleri. Seni tanımadan çok önceleri ben evet ben yazmışım bunları öyle çok sıkkın bir anımda herhalde. O zamanları düşünüp gülmemek elde mi? Hele bir de bu anlarımı düşününce arada dağlar kadar fark var. Beni hayata döndürdüğün için çok sağol be yabangülüm. Seninle anlam kazanmış hayatım bunu gayet iyi anlıyorum şunları okuyunca günlüğümde:

“Bu gibi anlarda kendini o kadar yalnız hissedersin ki. Yanında sadece. Evet ama sadece bir kadının olmasını arzularsın. Ona dokunmak. Konuşmaktan çok dokunmak. Tensel açlığını bastırmak için sarılmak. Şöyle şehvetli bir öpüşme saatler süren… seni tüm bu dünyadan uzaklaþşırıp bulutlar şehrine reis yapacak olan. Sadece biri olsun yanında elini tutacak, kulak memelerini ovuşturacağın diye düşünüp durursun. Bunlar aşırı gelirse birilerine o zaman sadece güzel masum yüzlü, mavi gözlü kumral biri olsun. Onu seyredip dur. Saatlerce, günlerce sadece onun muazzam yüzüne ve enfes gülüşüne bak iç geçirerek. O da yeter insana. Bunları düşünmek de. Ama genelde böyle hissettiğinde hiç kimse olmaz yanında ve de senin için gider. Yapabileceğin tek şey iç geçirmek yalnızlığına. Bir de kendini tuvalette tuhaf suçluluk duygularıyla kaplı olarak meni deryasında bulmak var. Zor zamanlarda hep sonun olan. Yalnızken…”

 

14.4.98/Salı (19:18:00)/ Ankara