Işıl Şakraker: “Sadece sevginin var olduğu bir dünya gerçek”

Küçük Prens Koleksiyonerleri Röportaj Dizisi: Işıl Şakraker

“Dünyanın Küçük Prens Kitapları Sergisi” sonrası Gezi Parkı etkilerinden fırsat bulup yayınlayamadım.

Her Küçük Prens koleksiyonerine aynı soruları sormak üzere yola çıktığım bu güzel röportaj dizimin 2. röportajını uzay mühendisi Işıl Şakraker ile yaptım.

Işıl’ın gözünden Küçük Prens ve koleksiyonu bu yazıda.

 

Işıl Şakraker kimdir?

Işıl kendi kaleminden kendini şöyle anlatıyor: Ben 27 yaşında bir uzay mühendisiyim. Şu anda NATO ülkelerinin üye olduğu ve tesadüfen Belçika’da kurulmuş bir araştırma enstitüsünde doktora yapıyorum. Uzay mekiklerinin dünya veya herhangi bir gezegene inişleri sırasında aşırı ısınmasından dolayı kullanılan, Star Trek ağzıyla “ısı kalkanları” üzerine çalışıyorum.”

 SANYO DIGITAL CAMERA

Yıldıray Lise (YL): Küçük Prens kitabında sizi en çok ne etkilemiştir?

Işıl Şakraker (IŞ): Çok zor bir soruyla başladık. Sanırım beni en çok etkileyen şey, hayata dair her duyguyu içinde bulabiliyor olmanız. O günlerdeki psikolojinize göre her okuduğunuzda size başka bir şey anlatabiliyor olması.

YL: Küçük Prens ile ne zaman ve nasıl yollarınız kesişti?

IŞ: Ankara Tevfik Fikret Lisesi’nde hazırlık sınıfında, sonunda alıştırmalar olan Fransızca baskısını ders kitabı olarak almamız gerekti. Ben beş yıllık ilköğretim sisteminde okuduğum için 11 yaşındayken tanışmış olduk.

YL: Küçük Prens ile ilgili neler biriktiriyorsunuz? Koleksiyonunuz nelerden oluşuyor ve neyi amaçlıyor?

IŞ: Aslında sadece kitapları biriktiriyorum. Ancak çevrenizdeki insanlar hevesinizi öğrendikçe başka hediyelik eşyalar da geliyor, tabii ki hayır demiyorum. Örneğin küçük bir çiçek biblom var, doktora tezimi savunduğum gün jüriyle aynı masaya oturtacağım.

YL: Ne zamandan beri bu koleksiyonu yapıyorsunuz? Nasıl başladınız?

IŞ: Ben seyahat etmeyi çok seviyorum. İlk başlarda aslında “koleksiyon” fikri de yoktu kafamda. Fransızca ve Türkçe’den sonra ilk kez 2004 yılında üniversitedeyken bir öğrenci organizasyonuyla gittiğim Selanik’ten Yunanca’sını aldım. Amacım yine biriktirmek değildi. O sıralar Yunanca’ya çok merak sarmıştım, ben öğrenir bunu okurum diyerek aldım. Sonraları gittiğim başka yerlerden de almaya başladım.

Koleksiyon fikri kendi kendine gelişti. İçine girdikçe gördüm ki dipsiz kuyu ve hepsini kendim almaya kalkarsam çok büyük ihtimalle ömrüm her yere gitmeye yetmez. O yüzden eşten dosttan da istiyorum. Zaten sonradan farkettim ki az bulunur garip diller koleksiyonerler için örneğin Almanya’daki Tintenfass’ta çevriliyor. Yani gittiğiniz yerde oranın dilini bulamıyor da olabilirsiniz. Nitekim Malezya ve Endonezya’da neredeyse hiç kitapçı yoktu ve bulamamıştım.

gezmek

YL: Koleksiyonunuz nasıl oluştu? Kendiniz mi alıyorsunuz yoksa yardım eden dostlarınız var mı?

IŞ: Aslında yukarıda cevap verdim. Şimdilerde insanlar bu tutkumu bildikleri için ben istemeden kendiliklerinden de getiriyorlar. Şaka bir yana, öğrenci maaşımla hepsini toparlamak zor. İyi ki yardım edenler var! 🙂

YL: Koleksiyonuzun son durumu hakkında bilgi verir misiniz? Kaç parça var?

IŞ: Şu anda yanılmıyorsam 60 dil var. Bazı dillerde farklı baskılarım var, toplam kitap sayım 85 civarında. Yani yolum daha çooook uzun.

YL: Koleksiyonuzu internet üzerinde veya farklı yollarla paylaşıyor musunuz?

IŞ: Her ne kadar mühendis olsam da web sayfası yapma konusunda iyi değilim o yüzden kolayından bir blog sayfası açtım. Ancak pek güncel olduğunu söyleyemeyeceğim ve blog koronolojisi koleksiyonlar için pek uygun değil. İlk fırsatta güzel bir sayfa hazırlayacağım.

YL: Koleksiyonunuzun geleceğiyle ilgili hedefleriniz var mı?

IŞ: Aslında geleceği hiç düşünmedim. Benden çok daha fazla kitaba sahip olan koleksiyonerler varken sergilemeye kalkmam abes olabilir, ancak bağışlama fikri de, ilerde çocuklarıma bırakma fikri de çok hoş.

YL: Diğer koleksiyonerlerle iletişiminiz ve işbirliğiniz var mı?

IŞ: Mehmet Sobacı ve Yıldıray Lise’ye çok teşekkür ederim. Bana kitap hediye ettiler. Umarım ben de onlarda olmayan ilginç bir kopya bulunca onlara gönderme fırsatı yakalayabilirim. Bir yandan da size daha yakın birileriyle bu ilgiyi paylaşıyor olmak güzel.

YL: Beğendiğiniz koleksiyonlar var mı? Mutlaka şu koleksiyon parçası ben de olsaydı dediğiniz durumlar oldu mu?

IŞ: Kesinlikle. Sanırım her Küçük Prens koleksiyoneri gibi benim için de Jaume Arbones nihai hedef. En çok istediğim parçalar ise Braille alfabesinde yazılmış diller.

YL: Kendimden biliyorum koleksiyonculuk serüveninde birçok ilginç anılar yaşanıyor. Senin başından geçen ilginç olaylardan bazılarını paylaşır mısın lütfen?

IŞ: Ben bir araştırma enstitüsünde doktora yapıyorum. Burada çok fazla milletten insan var ve uzay mekikleri, uçak motorları gibi konular üzerinde çalışıyoruz. Herkesin teknik olduğu bir ortamda hayatın Big Bang Theory dizisinden hiçbir farkı yok. Bir keresinde posta kutumda şu yeni çıkan üç boyutlu kitaplardan birini buldum. Çekçe’ydi ve içinde gayet dokunaklı bir mektup vardı, sevindim. Velhasıl mektup bir mühendis elinden deneysel bir edebi çalışmaydı, yani ne dediğini çok da anlayamadım. Neyse ben kitap için çok sevindim ancak bu Çek arkadaş aradığını bulamamış olacak ki, gelip benden kitabı geri aldı. Bir de üstüne “Hırsız çingene, kitabımı çaldın” gibi laflar söyledi. Trajikomik bir durumdu. Neyseki sonunda sağ ve salim olarak doktorasını bitirebildi.

Bir keresinde de Hindistan’a giden bir arkadaştan kitap istemiştim. Koleksiyonumdan çok haberi yoktu ve bulamayınca bana Hintçe Tintin getirmişti. Komik hatıra olarak koleksiyonumla beraber duruyor.

YL: Bu koleksiyonu oluştururken sana bir şeyler kattığını veya seni değiştirdiğini düşündün mü hiç?

IŞ: Aslında bu kadar çok değişik dili ve kültürü bir arada görünce; herkese, herkesten kastım her ırka her dine her renge her cinse, hitap edebilen bir şeyin var olduğunu idrak ediyorsunuz. Günlük hayatta insan elinden çıkma savaş, ekonomi vb. gibi yapaylıklara ve mutsuzluk kaynaklarına bir adım yukardan bakabilmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Belki safça gelecek ama asıl olanın sevgi, renkler ve çiçekler olduğu bir dünya yaratabilmemizin mümkün olduğunu görebiliyorsunuz.

YL: Ana koleksiyon dışında başka Küçük Prens malzemeleri de biriktiriyor musunuz?

IŞ: Aslında biriktirmiyorum ama hediye olarak biblolar, afişler, ajandalar, defterlerim var. Onun dışında bir de dövmelerimi biriktiriyorum diyebiliriz. Üç tane Küçük Prens dövmem var. En sevdiğim iş, el bileğimdeki kapalı boa resmini soran insanlarla yapılan sohbetler. Hiç beklemediğiniz kişiler “Aman tanrım ne kadar korkunç!” diye cevap verdiğinde aynı kitapta yaşanan sahne gibi başka bir frekanstan irtibata geçebiliyorsunuz. Tabii ki şapka diyenlerle ilişkiyi kesiyor değilim. Bu arada Formula 1 pisti diyen çok oluyor, onu da yaratıcı cevap olarak kabul ediyorum.

SANYO DIGITAL CAMERA

YL: Küçük Prens kitabının bu kadar sevilmesinin sırrı nedir sence?

IŞ: Hikayesini bir kenara bırakırsak, tüm insanlar için ortak olan sevgiyi ve karşınızdakinin varlığına olan saygınızı temel aldığı için bu kadar evrensel olabilmiş. İnsanın içindeki toplum tarafından susturulmuş çocuğa seslendiği için. Ayrıca her yaştan insana farklı da olsa bir şey anlatabilme becerisinden kaynaklanıyor.

YL: Kitabın en çok sevdiğin bölümü hangisidir?

IŞ: İşte bu soru daha da zor oldu. Birini söylesem diğeri üzülecek gibi geliyor. En iyisi hepsi deyip geçiştireyim kimse darılmasın…

YL: Sence Küçük Prens kitabının en önemli mesajı nedir?

IŞ: Sadece sevginin var olduğu bir dünyanın gerçek olduğu…

YL: Türkiye’de bir Küçük Prens Müzesi kursak, sence içinde mutlaka olması gerekenler nelerdir?

IŞ: Çizimler ve kitaplar olmalı. Öte yandan da her yaştan insanın izlenimini veya resimlerinin biriktirildiği koskocaman bir defter olabilir.

foto

23temmuz2013

 

Işıl Şakraker’in koleksiyonu sitesi: http://lillymarlin.blogspot.com/

E-posta adresi: isilsakraker(at)gmail.com

Fotoğraflar: Işıl Şakraker arşivi

Mehmet Sobacı: “Küçük Prens değil pilot olduğumu söyledim!”

Küçük Prens Koleksiyonerleri Röportaj Dizisi

1. Mehmet Sobacı

sobacı1

Uzun süredir aklımda olan ama bir türlü başlatamadığım bir serüven bugün başladı.

2012 yılında aklıma düşen ve Ankara’da TAYFA Kitapkafe’de devam eden “Dünyanın Küçük Prens Kitapları” sergimiz ile artan Küçük Prens sevgisini anlatma çabamız ile mutlaka çıkılacak dediğim bir serüven bu.

Önce Türkiye’deki, sonra dünyadaki Küçük Prens koleksiyonerleri ile blogumda “Küçük Prens Koleksiyonerleri Röportaj Dizisi” yapmak. Her koleksiyonere aynı soruları soracağım. Herkesin kendi öyküsü ile Küçük Prens’i anlatma şansımız olacak.

Bu önemli dizide seride ilk konuğum dostum Mehmet Sobacı. Küçük Prens kitapları koleksiyonerliğimin ilk günlerinde tanıştığım, koleksiyonlarımız için birbirimizi desteklediğimiz ve dost olduğum bir isim. Kendisinin Küçük Prens sevgisi ve koleksiyonu neredeyse tüm ülkede biliniyor.

Sobacı’nın gözünden Küçük Prens bu yazıda…

Mehmet Sobacı kimdir?

1963 Ermenek (Karaman) doğumlu. Cumhuriyet İlkokulu ve Ermenek Lisesi’ni bitirdi. 1980’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’na girdi; 1987’de Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Görünüm, Günaydın, Tan, Posta, 24 Saat, Ulus, Anadolu’nun Sesi, Karakare, Belediye Dünyası, Türkiye Golf Magazin ve Çankaya Çocuk Gazetesi’nde yayın tasarımcısı; Redekta, Barek, Don Quijote Tasarımevi, Angora ve Reta ajanslarında tasarımcı, sanat yönetmeni ve yaratıcı yönetmen olarak çalıştı. 1993’ten bu yana Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Tübitak Popüler Bilim Kitapları serisinin ilk kitaplarını tasarlayan Mehmet Sobacı, çok sayıda kitap kapağına da imza attı. ilef’in 1993-1995 döneminde yürüttüğü KATGEP’i (Karayolu Trafik Güvenliği Eylem Planı) hazırlayan ekibin bir parçası oldu. Sedat Simavi Vakfı 1. Genç Gazeteciler Yarışması (1986, Mehmet Düztaş ve Turan Yılmaz ile birlikte) ve İzmir Karşıyaka Belediyesi İnsan Hakları Kısa Film ve Belgesel Yarışması’nda birincilik (1990, Gülsen Ülker ve Müfit Sakallı ile birlikte); 18. Kristal Elma Açıkhava Dalı Hizmet Kategorisi’nde başarı ödülü (2006, Reta ekibi ile birlikte) kazandı. 1995’te kurulan Reklam Atölyesi’nin koordinatörlüğünün yanı sıra Reklamcılık ve Tanıtım Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürüten Mehmet Sobacı, halen Reklam, Reklam Kampanyaları, Reklamcılık Uygulamaları (I-II), Grafik ve Grafik Uygulamaları (I-II) derslerini veriyor. Bir çocuk babası.

[Benim için Sobacı; bir dost, imrendiğim bir Küçük Prens kitabı koleksiyoneri ve Küçük Prens müzemizin babası]

 sobacı2

Yıldıray Lise (YL): Küçük Prens kitabında sizi en çok ne etkilemiştir?

Mehmet Sobacı (MS): Sanırım tilki ile yaptığı konuşma. “Evcilleşmek” ve “evcilleştirmek”… Çok anlamlı buluyorum bu bölümü. “Başka?” diyorsan, gezegenine geri dönebilmek için bedenini geride bırakmak zorunda kalışı. Bu nedenle, pilotun Küçük Prens’i son olarak gördüğü yerin çizimini dövme olarak yaptırmayı düşünmüştüm yıllar önce. Sanırım bu yıl bunu gerçekleştireceğim.

YL: Küçük Prens ile ne zaman ve nasıl kesişti yollarınız?

MS: Henüz 12 yaşındayken doğduğum ilçeye (Ermenek, geçmişinde “tekerleğin değmediği yer” adıyla anılan bir dağ ilçesiydi) büyük olasılıkla sürgün olarak gönderilmiş bir Türkçe öğretmeni tanıştırdı beni Küçük Prens ile. Derste bölümler halinde okudu. Hemen ilçenin 2 kitapçısına koştum, ama, bulamadım. Bir sınıf arkadaşımın evinde vardı Küçük Prens. Arkadaşımın abisi İngiltere’ye kaçmıştı politik nedenlerle. Ona bir İngilizce baskısını göndermişti. O kitabı elimde nasıl tuttuğumu bugün bile çok net anımsıyorum. Çok kıskanmıştım.

Küçük Prens Kitaplığı iki adama adanmıştır. İlki Salih Çağdaş’tır. Kitabı bize okuyan Türkçe öğretmeni. Yakın geçmişte ekonomik nedenlerle canına kıydığı yolunda bir duyum aldım. Umarım isim benzerliğidir. Salih öğretmen, umarım yaşam çizgisini değiştirdiği öğrencilerine yenilerini ekliyordur. İkincisi ise üniversiteden. Bilgi Kaynakları ve Arşivcilik dersimize gelen Sami Nabi Özendim. Gerçek bir beyefendi ve öğretmendi. Milli Kütüphane’nin kuruluşunda görev almış, yöneticiliğini yapmış; sonra da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda anılan dersi vermeye başlamıştı. Kitaplığım bu iki “adam”ın ismini taşır.

YL: Küçük Prens ile ilgili neler biriktiriyorsunuz? Koleksiyonunuz nelerden oluşuyor ve neyi amaçlıyor?

MS: Yalnızca kitap. Elbette, zaman içerisinde bana armağan edilmiş birtakım eşyalar da (kolye, anahtarlık, yastık, boyalı ahşap kutu, pinler vb.) oldu. Hatta, Fransa’da bir Küçük Prens mağazasından birkaç parça eşya da aldım. Ancak, baktım ki çocuğumun rızkını bunlara yatıracağım, hemen vazgeçtim. Çünkü parfümden duş perdesine, kaleydoskoptan çarşafa her şeyini yaptılar. Kitap dışında hiçbir şeye para harcamıyorum artık. (Bu armağan kabul etmeyeceğim anlamına gelmiyor, doğal olarak. :)).

Koleksiyonum neyi amaçlıyor? Öncelikle, Türkçe’deki bütün baskıları toplamak. Şu ana kadar saptayabildiğimiz (Bunda senin de katkın var) 175 Türkçe baskının 128 tanesi koleksiyonda yer alıyor. Ben bir yayınevinin tüm baskılarını ayrı birer kitap olarak değerlendiriyor ve topluyorum. İkincil olarak dünyadaki baskılarını edinebilmek. Şu ana kadar taslaklar dahil (30’a yakın taslak var) 305 dil ve lehçede basılmış Küçük Prens. Bunlardan 117 tanesi var bende. Daha epeyce bir yolum var anlayacağınız. 🙂 Umarım ömrüm yeter buna.

YL: Ne zamandan beri bu koleksiyonu yapıyorsunuz? Nasıl başladınız?

MS: 20 yıla yaklaştı sanırım. Tuhaf ama (Bu büyükler tuhaf oluyor zaten), tam olarak hangi tarihte ve hangi ruh haliyle başladığımı anımsayamıyorum. Pek çok arkadaşıma (eğitmen, ebeveyn) Küçük Prens hediye ettiğimi anımsıyorum; ama, kitaplığıma 2. kitabı koyduğum günü anımsamıyorum. Bu yüzden gözünüzde küçük düşmem umarım.

YL: Koleksiyonunuz nasıl oluştu? Kendiniz mi alıyorsunuz yoksa yardım eden dostlarınız var mı?

MS: Olma’ mı! Başta sen… 648 kitap var kitaplığımda. Ben 200 tanesini eklemişim (“Almak” demek istemiyorum. Çünkü imece yoluyla bir şey yaptığımızı düşünüyorum). Kalan 448 kitap sayısı 250’yi aşan “Küçük Prens Dostu”ndan (Ben kitaplığa katkı yapanları böyle adlandırıyorum). Senin eklediğin 16 kitap var örneğin. Şeyda’nın, Derya’nın, Reyya’nın eklediği kitaplar… Jaume’nin, Victor’un, Zeynep Sıla’nın eklediği kitaplar… “Yardım eden Küçük Prens Dostlarım var” diyeyim. 🙂

YL: Koleksiyonuzun son durumu hakkında bilgi verir misiniz? Kaç parça var?

MS: Şu anda 117 dil ve lehçeden 648 kitap var. Bu söyleşiyi yayınladığın anda bu sayı değişebilir.

YL: Koleksiyonuzu internet üzerinde veya farklı yollarla paylaşıyor musunuz?

MS: Evet. İnternette yıllardır paylaşıyorum (www.mehmetsobaci.com). “Dünyanın Küçük Prensleri Sergisi”nde konuk koleksiyoner olarak fiziksel olarak da sergileme şansım oldu.

sobacı4

YL: Koleksiyonunuzun geleceğiyle ilgili hedefleriniz var mı (sergileme, bağışlama vb.)?

MS: Bir fotoğraf sanatçısının, Joseph Koudelka’nın bir sözünü not etmiştim yıllar önce. Aşağı yukarı şöyle bir şey söylüyordu; “Fotoğraf üzerine iri laflar etmek istemiyorum. Çünkü dünya hızla değişiyor ve ben, bu değişime ayak uydurmak istiyorum.” Evet, dünya hızla değişiyor ve ben de (olumlu yönde) bu değişimi yaşamak istiyorum (Burada söyleyeceğimi bir başka soruda sorduğun için bekliyorum. Az sonra!).

YL: Diğer koleksiyonerlerle iletişiminiz ve işbirliğiniz var mı?

MS: Tabii ki! Jaume Arbones, Jean-Jacques Sergent, Antonio Massimo Fragomeni, Jean-Marc Probst, Nazlı Çiğdem Sağdıç, Kazım İnal, A. Selen Selçuk, Öykü Şenhan, Emre Ünlüsoy, Işıl Şakraker, Zeynep Uçar (Adını anımsayamadığım dostlarımdan özür dilerim)… Yazışıyoruz, kitap değiştiriyoruz. Karşılıklı siparişlerimiz oluyor.

Bunu şu örnekle anlatayım. Jaume Brezilya’da yaşayan bir İspanyol. Bir gün mail atıp bendeki Türkçe ilk baskılardan birini istedi ve (bana göre) yüksek bir bedel teklif etti. Ona, o kitabın benim için çok değerli olduğunu (kendi dilimdeki ilk baskılardan biri ve çok değer verdiğim biri tarafından kitaplığa eklendiğini) belirttim ve teklifini kabul etmedim. O sırada Jaume’nin Küçük Prens’in ilk baskılarını topladığını bilmiyordum. Aradan bir süre geçti. Jaume kitaplıktaki Azerice ilk baskıya (ilk teklifine oranla daha düşük, ama benim için hala yüksek) bir para teklif etti. Bu sırada Jaume’nin ilk baskıların koleksiyonunu yaptığını öğrenmiştim. “Bu kitap benden çok senin kitaplığına yakışır” diyerek kitabı armağan ettim Jaume’ye. Mutluluğunu ifade ettiği sözcükleri paylaşmayacağım sizinle. Ama, şunu söyleyebilirim, 9 kitap gönderdi bana. Koleksiyonumda olmayan 9 kitap. Bazılarının yayıncısı ya da editörüydü. Jaume ile alışveriş yapmadık. Kitap değiştirdik. Benzeri bir durum Antonio ile de geçerli. Jean-Marc ile henüz bu düzeyde bir iletişimim yok (İngilizcem biraz zayıf). Michael Patel’e yazacak cesareti henüz bulamadım.

Bir başka örnek; bir gün bir mail aldım Jean-Jacques Sergent’tan. Benden bir Türkçe Braille kitap satın almak istiyordu. Koleksiyonumdaki Braille kopyalar okula yaklaşık 100 metre uzaklıktaki Sevil Sabancı Altı Nokta Kültür Merkezi’nde basılıyordu. Bir tane alıp hediye ettim Jean-Jacques’a. Bir süre sonra koleksiyonumda olmayan bir Breton lehçesi kitap geldi.

Evet, kitap alıyoruz. Ama, öykülerini anlattığımız kitaplar onlar değil. Örneğin, kitaplıktaki en pahalı kitabın öyküsünü anlatmıyorum sana.

YL: Beğendiğiniz koleksiyonlar var mı? Mutlaka şu koleksiyon parçası ben de olsaydı dediğiniz durumlar oldu mu?

MS: Beğendiğim koleksiyonlar da var, “mutlaka bende olmalı” dediğim kitaplar da. Michael Patel’in, Jean Marc Probst’un koleksiyonları akılları zorluyor.

Ama, aradan geçen 38 yılın getirdiği berraklaşma ile, kıskanmadan. Hiyeroglif diliyle yazılan kitabı isterim. Çingenece Küçük Prens’i de… Varlık baskısını da (kapaklısını… kapaksızı var bende) isterim.

12 yaşımdan farklı olarak, artık kıskanmıyorum.

YL: Kendimden biliyorum koleksiyonculuk serüveninde birçok ilginç anılar yaşanıyor. Sizin başınızdan geçen ilginç olaylardan bazılarını paylaşır mısınız lütfen.

MS: Senin bildiğin “Vedat örneği”ni paylaşmayacağım. Bu internette var zaten. Yeni iki şey: Mavibulut’un eksik baskılarını ararken bir sahaf “Abi, bu baskılarda değişen tek şey baskı numarası. Gerisi aynı” demişti. Ben de “Biliyorum, ben bir koleksiyonerim” dedim.

Bir diğeri, nadir kitaplar satmak iddiasındaki bir on-line alışveriş ortamında başka bir on-line alışveriş ortamında 12,80’den (lira) satılan kitaplara 50 lira fiyat koymanın yanlış olduğuna ilişkin mesajlar gönderdim. “Bulursan, alırsın” yanıtını aldım. “Buldum, aldım” yanıtını gönderdim. Üstelik 2 tane aldım. Biz koleksiyonerler, (Ne yazık ki) başka bir borsa oluşturuyoruz. Gittigidiyor ve Nadir Kitap’ta “Exupery” sözcüğünü aratın. Yazarın hangi kitapları hangi fiyata satılıyor, öğrenin. Koleksiyon yapıyoruz ama, mirasyedi değiliz.

YL: Bu koleksiyonu oluştururken size bir şeyler kattığını veya sizi değiştirdiğini düşündünüz mü hiç?

MS: Tabii ki… Ben bir öğretmenim. Bir işi öğretirken huysuzluk aşamasına geldiğimde Küçük Prens’in pilotla karşılaştığı anı anımsıyorum. Öğrencimi kırdımsa, özür diliyorum. Kırmamayı başardımsa sorununu dinleyip işleri öteliyorum.

Ve bir babayım… Canım kızım. Kendisi zaten dünyanın en değerli armağanı olan canım Sılam. Bana doğum günü armağanı olarak “el yazması (ve çizmesi) bir Küçük Prens kitabı hediye etmeye karar verdiğinde 14 yaşındaydı. Başladı. Sıkıldı sonra. Ama, benim koleksiyonumda (bilebildiğim kadarıyla) dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir kitap (defter) var. Sıla’nın yazıp çizdiği kitap. Hayatının dingin bir anında yeniden yazıp çizmesini isterim. Ama, -dediğim gibi- hayatının dingin bir döneminde…

YL: Ana koleksiyon dışında başka Küçük Prens malzemeleri de biriktiriyor musunuz?

MS: Hayır.

YL: Küçük Prens kitabının bu kadar sevilmesinin sırrı nedir sizce?

MS: Bunu ben düşünmüş olamam. Bir hocam şöyle demişti; “İnsana ilişkin şeyler, yeni biçimleriyle ifade edildiklerinde yeni ‘takipçiler’ bulacaktır (facebook, twitter… o yıllarda bunlar yoktu :))” Ne Moby Dick’e konu olan şey değişecek, ne Beyaz Diş’e… Küçük Prens kitapları biriktirmeseydim, Don Quijote kitapları biriktirirdim. Bu kitapları basan kapitalistlerin kütüphanelerinde bu kitaplar yoktur muhtemelen.

YL: Kitabın en çok sevdiğiniz bölümü hangisidir?

MS: Tilki ile karşılaştığı sayfalar. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde derse gittiğim yıllarda (1999-2001) “boğa yılanı-şapka” bölümünü öğrencilere okudum. Orada 1. sınıf öğrencilerine ders veriyordum. İçlerindeki (kaldıysa) çocuğa önem ve değer vermelerini anlatmaya çalıştım.

YL: Sizce küçük Prens kitabının en önemli mesajı nedir?

MS: Sevgili Yıldıray, bu sorunun yanıtını okurlara bırakmak eğilimindeyim. Yanıtı bilmediğimden değil, bilerek ”boş kağıt” veriyorum. Ancak, Yıldıray Lise’yi, Michael Patel’i, Jean-Marc Probst’u, Antonio Massimo Fragomeni’yi, Zeynep Uçar’ı, Nazlı Çiğdem Sağdıç’ı, Işıl Şakraker’i, Kazım İnal’ı, Jaume Arbones’i, Öykü Şenhan’ı, Emre Ünlüsoy’u ve M. Sobacı’yı tutkuyla bir araya getirdiğine göre, bir felsefesi, büyüsü olsa gerek. 18 Mayıs’ta “Dünyanın Küçük Prens Kitapları” sergisi kapsamında İoanna (Kuçuradi) hoca ile söyleşeceğiz. Bu sorunun yanıtını Kuçuradi hocadan dinleriz.

YL: Türkiye’de bir Küçük Prens Müzesi kursak, sizce içinde mutlaka olması gerekenler nelerdir?

MS: Kitap. Ve dahi, biz Küçük Prens konusunda ne yaparsak. Ve sanırım pek çok iyi şey yapacağız. İnternet müzesi fikriyle yola çıktık. Bunu gerçek bir müzeye dönüştürmek kurması güzel bir düş. Burada “Can baba” yetişiyor imdada: “Düşlerinde bile göremez işler / düşlerin gördüğü işleri.

 sobacı3

Sobacı’nın iletişim bilgileri:

Mehmet Sobacı Koleksiyonu: www.mehmetsobaci.com

Eposta: sobaci(at)gmail(nokta)com

 

Mehmet Sobacı ile yapılan diğer röportajlar

Kanal B TV

Habertürk Gazetesi

Akşam Gazetesi

16mayıs2013

Fotoğraflar: Oğuzhan Burak, Yıldıray Lise

Fotoğraf karesinden uzun metraj film yönetmenliğine – M. Hakan Baykal öyküsü

(Fotoğraf: Hakan Baykal – “Melek Yoksa Şeytan mı?” filmi çekimlerinden)

Uzun yıllardır tanırım M. Hakan Baykal’ı.

Son dönemde aynı çatı altında çalıştığımızdan daha fazla görüşür olduk…

Dostluğumuz daha da pekişti.

Kendisini fotoğrafçı olarak tanıdım sonra öğrendim ki müzikle de uğraşıyor.

2011 yılında da ilk filmini yönetti.

Bazı sahneleri benim evde çekildiğinden değil ama nihai ürünü görmek için dört gözle filmin vizyona girmesini bekliyoruz!

Sizlere bu çok yönlü insanı tanıtmak için bazı sorular sordum ve cevaplar aldım.

Keyifli okumalar diliyorum!

Y.L: Sevgili Hakan, seni güzel sanatlardaki başarılarınla tanıdım ben. Biraz kendinden ve çalışmalarından bahseder misin lütfen?

H.B: Sanata olan merak hep çocuk yaşlarda başlıyor sanırım. Televizyonun tek kanal olduğu ve henüz köylere gitmediği yıllarda teyzemin eşinin film makinesi vardı, köy ve kasabaları dolaşır sinemayı oralara ulaştırırdı.

Tabii ki o filmleri evde bize seyrettirirdi önce. Aynı zamanda da serbest muhabirlik yapar, gittiği yerlerdeki ilginç olayları belgeler ve gazetelere haber yapardı. Benim sinema ve fotoğrafla olan tanışıklığım böyle başladı.

Babamın aldığı Lubitel marka çift objektifli fotoğraf makinesiyle ilk fotoğraflarımı çekmeye başladım. Üniversitede Lisans ve Yüksek Lisans sırasında seçmeli ders olarak görsel sanatlarla ilgili dersleri almaya gayret ettim, hem fotoğrafçılık, hem de sinema dersleri aldım.

Daha sonrasında Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği (AFSAD) ve Fotoğraf Sanatı Kurumu (FSK) üyelikleriyle fotoğraf, hayatımın ayrılmaz bir parçası oldu. Yaklaşık 10 yıldır da fotoğraf dersleri veriyorum.

 (Fotoğraf: Hakan Baykal arşivi)

Y.L: Bir mimar olarak fotoğraf maceran nasıl başladı ve gelişti?

H.B: Fotoğrafla olan bağlantım aslında üniversite yıllarımdan daha öncelere dayanır ama mimar olmamın da görsel sanatlara yakınlaşmamdaki katkısı büyüktür. ODTÜ Mimarlık yıllarımda Prof. Dr. Jale Erzen ve Fatih Orbay’ı tanımam, İstanbul’a ve Ege’deki antik kentlere yapılan teknik geziler fotoğrafa olan sevgimi perçinledi. Önceleri mimari fotoğrafa olan ilgim zaman içerisinde doğaya ve insana yöneldi.

Y.L: Son dönemde “Melek Yoksa Şeytan mı?” adlı filmin yönetmenliğini de yaptın. Filmle ilgili kısaca neler söylemek istersin?

H.B: “Melek Yoksa Şeytan mı?” filmi, ilk uzun metraj filmim olacak. Daha önceleri kısa film yapıyordum. Şule Ataman (ki filmin senaristlerinden birisidir) sayesinde yine kısa filmlerle uğraşan Zaim Güvenç ile tanıştım. O sıralarda bu filmin senaryosu üzerinde çalışıyorlardı. Filmi Zaim ile ortak yönetmeye karar verdik. 2011 Mayıs ayında senaryo oluştuktan sonra oyuncu seçmeleri yaptık ve seçilen oyuncularla yaklaşık 3 ay deneme çalışmaları yaptık. 15 Ağustosta da çekimler başladı. Filmin çekimlerini toplam 45 çekim gününde tamamladık, şu anda montaj aşamasındayız. Bir yandan da filmin müzikleri hazırlanıyor. Bazı ünlü sanatçılar şarkılarının filmde yer almasına izin verdiler. Bir tane de sözlerini Şule Ataman’ın yazdığı, benim bestelediğim bir tango parça yer alacak filmde.

Çok kısa olarak anlatırsam, film, iki genç kızın hayatları üzerinden günümüzde insanların düşünce ve davranışlarındaki kırılma noktalarını ve dönüşümleri anlatıyor.

Y.L: Fotoğraf ve film çekmek senin için önemli. Bunları yapmaktaki amacın ne? Bu sektörde kendini nerede görmek istiyorsun?

H.B: Aslında sadece fotoğraf veya sinemaya ilginin ötesinde bir şey bu. Sanat kavramı benim için çok değerli. Çocukken çevremdeki çocukların pek çoğu sporculara (futbolculara) hayranken ben hep sanatçıları örnek aldım kendime. Bir müzisyen, bir heykeltıraş, bir mimar olmayı düşlerdim hep.

Maddesel ya da konumsal olarak her hangi bir hedef koymadım kendime. Bu benim hedefsiz olduğum anlamına gelmiyor tabii ki. Sektörde kendimi görmek istediğim yer öncelikle beni mutlu edecek ve kalıcı olmasını umduğum güzel eserler verebilmek.

Y.L: Bugüne kadar en çok keyif aldığın çalışman hangisiydi?

H.B: Fotoğraf ya da film çekmek zaten keyif veren bir uğraş genelde.  Müzisyenlerle ilgili bir fotoğraf çalışmam var. Henüz sergilenmedi ama fotoğraflar çoğaldıkça beni çok mutlu ediyor. Fırsat bulduğumda sergisini açmak istiyorum.

Ayrıca, “Melek Yoksa Şeytan mı?” filminin çekimleri bazen sıkıntılı geçse de genel olarak büyük keyif alarak yaptığım bir çalışmaydı.

Y.L: Fotoğrafların birçok yerde yayınlandı. Bu yayınlardan en çok hangisi seni mutlu etti?

H.B: National Geographic dergisinde yayınlanan “Kuş gözlemleyen çocuklar” fotoğrafım beni mutlu etmişti.

Y.L: Türkiye’de birçok yerde fotoğraf çekimleri yaptın.  Başından ilginç olaylar geçmiştir mutlaka. Bunlardan birkaçını bizimle paylaşır mısın lütfen?

H.B: Öğrencilerimle Ankara’da bir gecekondu semtinde fotoğraf çekimine gitmiştik, sokaktaki ilkokul çağındaki çocuklar birden bize taş atmaya başladılar. Biz ne olduğunu anlayamadık çıkmak zorunda kaldık sokaktan ve yakındaki bir kahvehaneye girdik. Bir yaşlı amca yanımıza geldi belediyeden mi geliyorsunuz diye sordu. Biz fotoğraf çekmek için geldiğimizi söyleyince amca “çocuklar boşuna taşlamışlar” dedi. Meğer belediye evlerini yıkım kararı almış, ellerimizdeki çantaları ve tripodları görünce bizi de o ekipten sanıp taşlamışlar.

Y.L: Kendi çektiklerin içinde en sevdiğin fotoğrafın hangisi? O fotoğrafı nasıl çektin?

H.B: Beni mutlu eden ve iyi ki çekmişim dediğim fotoğraflar arasından bir tanesini seçmek kolay değil aslında. Bunlardan Caz müzisyenlerine ait bir fotoğrafımı söyleyebilirim. Fotoğrafı 1998 de New York’ta bir caz kafede çekmiştim. Vokal, saksafon ve kontrbastan oluşan grup bir köşede çalıyordu. “The Shadow of Your Smile” çalarken diğer ışıkları kapatıp tek spotla aydınlattılar. Ortam çok güzeldi. Işığı biraz yumuşatmak için objektifin önüne sarı bir naylon torbayı koyup ardı ardına birkaç poz çektim. Garsonlardan biri yanıma gelip fotoğraf çekemeyeceğimi söyledi ama ben çoktan istediğimi almıştım bile. 

(Fotoğraf: Hakan Baykal – New York – 1998)

Y.L: Fotoğraf ve film çekimleri konusunda kendini geliştirmek için neler yapıyorsun?

H.B: Beğendiğim fotoğrafçıların, yönetmenlerin eserlerini mümkün olduğunca takip ederim. Sanat ve felsefe ile ilgili söyleşi, konferans vs. olduğunda kaçırmamaya çalışırım.

Kaynak olarak kitapların yanı sıra dergileri de izlemeyi hiç ihmal etmem. Çünkü kitaplardan temel bilgileri alırken dergiler de güncel gelişmeleri, yeni teknikleri takip etme şansı sağlıyor. Görsel sanatlara yer veren çok iyi internet siteleri var, onları takip ediyorum. Tabii en önemlisi sürekli çalışıyor ve daha iyi nasıl yapabilirim diye arayışlar, denemeler yapıyorum.

Y.L: Takip ettiğin uzman fotoğrafçı veya yönetmenler vardır mutlaka. Bunlar kimler?

H.B: Fotoğrafta… S.Salgado, E.Weston, S. Mc Cury, D. Hamilton…

Yönetmen olarak… Tarkovsy, Bertolucci, Tornatore, Lars Von Trier, Angelopoulos, Kieslowski… Ülkemizden Metin Erksan, Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan ilk aklıma gelenler.

Y.L: “Melek Yoksa Şeytan mı?” filmine geri dönelim. Çekimler bitti ve kurgu sürüyor bildiğim kadarıyla… Son durum nedir? Ne zaman vizyona giriyor?

H.B: Kaba kurgu bitmek üzere. İnce kurgunun tamamlanması ve renk düzeltmelerinin yapılması ile müziklerin dahil edilmesi biraz zaman alan süreçler. Öncelikle festivalleri hedeflediğimiz için filmin vizyona girmesini biraz ileriye alabiliriz belki. Senin de bildiğin gibi bazı festivallere katılmak için filmin daha önce vizyona girmemiş olması şartı getiriliyor. Ama sanırım Nisan ya da Mayıs ayında tek gösterimlik bir gala yapacağız.

(Fotoğraf: Hakan Baykal arşivi – “Melek Yoksa Şeytan mı?” film tayfası bir radyo söyleşisinde!)

Y.L: Sence filmin en önemli özelliği ne?

H.B: Filmin en önemli yanlarından birisi tamamen gönüllü çalışmalarla yapılmış olması bence. Oyuncular ve film ekibi dahil hiç kimse para almadı bu filmi yaparken. Hatta, çekimler için herhangi bir mekan gerektiğinde bizi hiç tanımamalarına rağmen insanlar karşılıksız açtılar evlerini, işyerlerini bize. Ankaralılara teşekkürler gerçekten. Bu arada, senin de katkın büyük bu filmin oluşmasında. Gerek evini kullandırman, gerekse teknik donanımımıza yaptığın yardımlardan dolayı tüm film ekibim adına teşekkür ederim.

Filmin bir diğer özelliği de bu kadar çok amatör oyuncuya yer vermesi. Aralarından ilerisi için çok başarılı oyuncular çıkacağına inanıyorum.

Y.L: Film çekimleri sana neler kattı?

H.B: Film sırasında ben de çok şey öğrendim aslında. Birçok kısa filmde oyunculuktan yönetmenliğe farklı konumlarda yer aldım ancak uzun metraj film yönetmek bambaşka bir deneyim. Yüzlerce insanla iletişim içinde olmayı gerektiren bir iş bu. Özellikle de maddi destek almadan bağımsız sinema anlayışıyla çalıştığımız için oyuncular, teknik kadro, ulaşım, yemek, mekan, kostüm, vs. her ne varsa ilgilenmek zorundasınız. Birinde olacak ufak bir aksama zincirleme olarak günlerce zaman kaybına neden olabiliyor. Bu yüzden, iyi iletişim kurmanın, planlı ve organize olmanın önemini öğretti bu çalışma bana.

Y.L: Bundan sonra filmlere devam mı?

H.B: Kesinlikle. Durmak yok artık.

Öncelikle aklımda iki kısa film var, ilk fırsatta onları hayata geçirmeye çalışacağım. Sonrasında da bir uzun metraj film planım var ama henüz gerekli alt yapıyı oluşturmadım. Bir süre daha çalışmam gerekiyor.

Y.L: Fotoğrafa veya film çekmeye meraklı gençlere neler önerirsin?

H.B: Başta teknik bilgi olarak alt yapının sağlanması gerekiyor. Işık, renk, kadraj, diyafram vs. her ne varsa hakim olmak gerekir. “Hangi unsurları hangi oranda değiştirirsem hangi sonucu elde ederim” sorusunun cevaplanmış olması ileride yapılacak çalışmalarda büyük kolaylık ve esneklik sağlayacaktır. Ancak, teknik bilgi işin sadece giriş bölümü… Asıl yaratıcılığı, farklılığı ortaya çıkaracak birikimi edinmek önem kazanıyor. Bunun için de edebiyattan müziğe, sosyolojiden psikolojiye dek değişik alanlarda kendini geliştirmenin önemine inanıyorum ben.

Ayrıca, beğendikleri sanatçıları takip etmelerini ama taklit etmekten de kaçınmalarını öneririm. Hiçbir taklit aslından iyi olmamıştır bugüne dek.

Y.L: Senin başarılı çalışmalarını takip etmek isteyenler sana nasıl ulaşabilir?

H.B: Bu konu en zayıf yanım belki de. Henüz internet üzerinde doğrudan erişilebilecek bir adresim yok ama çok yakında çalışmalarıma ulaşılabilecek bir site oluşturmayı umuyorum.

Filmle ilgili daha fazla bilgi edinmek için http://www.melekyoksaseytanmi.com/ adresine bakılabilir.

Y.L: Hakancım, değerli vaktini bana ayırdığın için teşekkür ederim. Bunlara ek olarak söylemek istediğin bir şeyler var mı?

H.B: Çalışmalarımı aktarma şansı oluşturduğun için ben teşekkür ederim sevgili Yıldıray… Bu söyleşinin kendi sitemi oluşturmamda bir kıvılcım olacağını umuyorum. Sevgiler, saygılar…

**

Bu güzel röportaj için Hakan Baykal’a teşekkür ederim.

Umarım bu çok yönlü insanı size birazcık tanıtabilmişimdir.

Mutlaka eserlerine erişin derim.

Hakan Baykal’ın son eseri olan ve yönetmenliğini yaptığı “Melek Yoksa Şeytan mı?” filmi ile ilgili gelişmeleri http://www.melekyoksaseytanmi.com/ sitesinden takip edebilirsiniz!

Vizyona çıkmasını hakikaten dört gözle bekliyorum!

1mart2012

İZ TV “9 Sıcak Nokta Belgesel Kuşağı”nı nasıl hazırladı?

2011 Uluslararası Orman Yılı kutlamaları çerçevesinde İZ TV Belgesel Kanalı ile Küresel Çevre Fonu (GEF) destekli “Orman Koruma Alanları Yönetiminin Güçlendirilmesi Projesi” ortakları Türkiye’nin 9 orman sıcak noktasını anlatan belgesel kuşağı hazırladı.

9 Sıcak Nokta Belgesel Kuşağı”nın her bölümü sanatçıların, bilim insanlarının, sivil toplum temsilcilerinin, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ve Orman Genel Müdürlüğü taşra teşkilatında görevli uzmanların katılımı ile çekildi ve düzenli olarak İZ TV’de yayınlandı.

“9 Sıcak Nokta Belgesel Kuşağı” yönetmeni Vedat Atasoy bu belgesel kuşağı ile ilgili Yıldıray Lise’nin sorularını UNDP Türkiye’nin aylık dergisi “Yeni Ufuklar” için yanıtladı.

(Fotoğraf: Yıldıray Lise – Yenice Ormanları çekimleri)

Yeni Ufuklar: İZ TV’yi bize kısaca anlatır mısınız?

Vedat Atasoy: Ben Vedat Atasoy, Murat Toy, Ahmet Sargın ve Coşkun Aral’dan oluşan kurucu ekip, Şarküteri Prodüksiyon çatısı altında Türkiye’nin ilk belgesel kanalı projesini hayata geçirdik ve “Her Şey Ardından Bir İZ Bırakır” sloganıyla 6 Şubat 2006’da yola çıktık. 60 kişilik çekirdek ekip ve 100’den fazla bağımsız belgeselcinin desteğiyle önce Türkiye’nin ardından da Avrupa’nın en iyi belgesel kanalı olduk. 2007 yılında Hotbird TV Ödüllerinde ”Avrupa’nın En İyi Belgesel Kanalı” ödülünü kazandık. Türkiye’nin saygın dijital platformu DIGITURK’ün 18. ve 182. kanalından ve 318. kanalından HD olarak yayın yapan İZ, şu anda Türkiye’nin en çok izlenen belgesel kanalı.

Yeni Ufuklar: 2011 “Uluslararası Orman Yılı” idi. Bu yılda birçok kurumla ortak çalışarak “9 Sıcak Nokta” belgesel kuşağını hazırladınız. Bu fikir nasıl doğdu?

Vedat Atasoy: Türkiye ve yakın coğrafyasının, kültürel ve tarihi zenginlikleri kadar doğası da bizim için anlatılması gereken öncelikli konulardan biriydi.  Bu sebeple kurulduğumuzdan beri birçok projeye imza attık. Bunlardan biri de geçen sene Küre Dağları Milli Parkı’nda hazırladığımız ”Küre: Doğaya Saygı” belgeseliydi. Bu belgeselin çekimleri esnasında İZ TV yapımcılarından Dilek Mayatürk ve UNDP Türkiye Ofisi’nden Yıldıray Lise bu projenin temellerini oluşturdular. Ardından yaptığımız detaylı çalışmalarla da proje hayata geçti.

Yeni Ufuklar: Bu belgesel kuşağı çekimlerinde hangi kurumlarla ve kişilerle işbirliği yaptınız?

Vedat Atasoy: Öncelikle “9 orman sıcak noktası” kavramının isim babası olan Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF-Türkiye) ve bizi bu projenin oluşumundan son anına kadar yalnız bırakmayan Yıldıray Lise kanalıyla UNDP Türkiye ile görüşüldü. Ardından Çevre ve Orman Bakanlığı ile irtibata geçtik. Orman Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ve Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı ile protokoller imzalandı. Böylece aslında Türkiye’de çok da fazla örneği bulunmayan kapsamlı bir proje başlamış oldu. Belgesel projesinin sponsoru olan COLUMBIA’nın da desteğini unutmamak lazım. Ama bence en büyük teşekkürü, bu projede ”GÖNÜLLÜ” yer alarak, bu zor coğrafi koşullarda belgesel serisinin hayata geçmesini sağlayan usta oyuncular (bölüm sırasına göre); Erkan Can, Pelin Batu, Olgun Şimşek, Uğur Polat, Hakan Gerçek, Şevval Sam, Güven Kıraç, Mehmet Aslantuğ ve Serhat Tutumluer‘e etmek isterim. Onların içten hisleri ve doğanın korunması adına yapılan tüm çabalara gönüllü destekleri bu projenin başarısında en önemli faktördür. Ayrıca görsel olarak görkemli görüntüler elde etmemizi sağlayan kameramanlarımız; başta Oğuz Özdemir olmak üzere, Ethem Tosun, Aydın Kapancık veSerdar Sönmez’e de çok teşekkür ederim. Son büyük alkış da tüm bu projenin yükünü sırtında taşıyan Dilek Mayatürk’e gelmeli.

Yeni Ufuklar: 9 ayda 9 farklı yerde 9 sanatçı ile çekimler yaptınız. Başınızdan mutlaka ilginç olaylar geçmiştir. Bunlardan birkaçını anlatır mısınız?

Vedat Atasoy: Çok renkli insanlarla, çok renkli ve görkemli ama bir o kadar da zor coğrafyalara gittik. Elbette bu birçok unutulmaz anları da beraberinde getirdi. Ama özellikle 2 metre kar varken gittiğimiz ve 3-4 gün mahsur kaldığımız Karçal Dağları çekimi tam bir maceraydı. Erkan Can‘ın pozitif enerjisiyle tüm bu zorluklar neşeli bir yolculuğa dönüştü. Uğur Polat‘ın korkmasına rağmen, Baba Dağı’nın 2000 metre yükseklikteki parkurundan yamaç paraşütü ile atlaması bize de sürpriz oldu. Şevval Sam ile yoğun siste kaybolduğumuz anda sislerin içinden Hızır gibi çıkan Çoban Ahmet’i herhalde hiç kimse hayatı boyunca unutmayacaktır. Proje danışmanımız Yıldıray Lise’nin Hakan Gerçek‘i ve bizi saatlerce yürütmesi ve 1 saatlik yolların her zaman 2-3 saate çıkması unutulur şey değildi! Hatay’da Güven Kıraç ile yediğimiz şahane yemeklerin tadı hala damağımızda. Olgun Şimşek‘in kar yağdığı için sığındığımız ve yaktığımız ateşle ısındığımız harabe binada söylediği türküler hala kulağımda. Serhat Tutumluer‘in, ateş başında, doğanın koynunda huzur içinde uyuması da en sevdiğim fotoğrafların başında geliyor. Kısaca her yerde çok ama çok eğlendik. Bir an bile sıkılmadık.

Yeni Ufuklar: Her ay düzenli olarak yayınlanan kuşak belgeselleri bugüne kadar kaç kez yayınlandı?

Vedat Atasoy: Belgesel kuşağının 9 bölümü ilk bölümün yayınlandığı Mart ayından itibaren 2011 yılı içinde toplam 345 kez yayınlandı ve 4 milyondan fazla kişiye ulaştı.

(Fotoğraf: Ahmet Şükrü Elbir – son bölüm sonrası ekip fotosu (soldan sağa – Vedat Atasoy, Dilek Mayatürk, Yıldıray Lise)

Yeni Ufuklar: Sizce bu belgesel kuşağının önemi nedir?

Vedat Atasoy: İZ TV kurulduğu günden beri doğa koruma bilincinin aşılanması için bir çok proje gerçekleştirdi. ”9 Sıcak Nokta” da bu projelerden biri. Ancak bu projenin bence en önemli özelliği, Türkiye’de doğayı önemseyen kişilerin sayısının hiç de az olmadığını göstermesi olmuştur. Bu kadar usta oyuncunun bu projede yer alması toplumun birçok katmanındaki kişileri de hareketi geçirmiş ve toplumsal bilinç düzeyini arttırmıştır.

Yeni Ufuklar: Ormanlar ve doğa koruma konusunda 2012 yılında hayata geçirmeyi düşündüğünüz projeleriniz var mı?

Vedat Atasoy: Elbette. İZ kurulduğundan beri en çok önemsediğimiz konuların başında bu geliyor. Şahsen de doğa ve arkeoloji benim özellikle ilgi alanlarım. Ancak bu konular ile yapılan projelerin daha profesyonel yaklaşımlarla oluşması gerekiyor. Sponsorların ve devletin bu projelere maddi desteğinin artması çok önemli bir konu.

Not: Bu röportaj ilk olarak UNDP Türkiye’nin “Yeni Ufuklar” Dergisi’nin Ocak 2012 tarihli 73. sayısında yayınlanmıştır.

Röportajın İngilizcesi:INTERVIEW: 9 HOTSPOTS DOCUMENTARY SERIES

İZ TV tarafından hazırlanan Küre Dağları Milli Parkı tanıtım filmi

Önemli bağlantılar:

İZ TV “9 Sıcak Nokta Belgesel Kuşağı” hakkında detaylı bilgi

GEF destekli “Orman Koruma Alanları Yönetiminin Güçlendirilmesi Projesi” 2011 Uluslararası Orman Yılı Etkinlik Raporu

Bu konuyla ilgili blog yazılarım:

9 SICAK NOKTA BELGESEL KUŞAĞI

“YEŞİL KÜRE” belgeseli 27 Temmuz tarihinde İZ TV’de!

 Türkiye’nin Orman Sıcak Noktaları 

Çalışırsan AYKUT İNCE olursun!

Yıllar önce tanıştım Aykut Abi ile. Türkiye’nin dokuz orman sıcak noktası konusunda ne zaman fotoğrafa ihtiyacımız olsa herkese destek veren biri olarak. Sonra dostluğumuz pekişti, o fotoğraf çekti ben bu güzel fotoğrafların bazılarının yer aldığı yazılar yazdım Türkiye’nin önde gelen aylık dergilerine.

Dikenli yolları aştı, hala aşmaya çalışıyor. Türkiye’nin neredeyse her yerinde ve yurtdışında fotoğraf çekimleri yaptı, bunları yayınladı.

Çok çalıştı ve Aykut İnce oldu.

Türkiye’de doğa koruma ve orman yangınları konusundaki hassasiyet oluşmasında önemli katkısı olduğunu düşünüyorum.

Yaban hayatı ve orman fotoğrafı denilince benim aklıma gelen ilk isimlerden biri o.

Ne tür zorluklar çektiğini en yakından bilen biri olarak sordum sorularımı, severek cevapladı.

Umarım siz de beğenirseniz bu söyleşiyi.

Y.L: Sevgili Aykut Abi, bugüne kadar birçok farklı kurumda çalıştın. Biraz kendinden ve çalışmalarından bahseder misin lütfen?

A.İ: 1961 yılında doğdum. Hemşin-Rizeliyim. İlk-orta ve lise eğitimimi Niğde’nin Ulukışla ilçesinde yaptıktan sonra Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Orman Fakültesi Orman Endüstri Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldum. Özel sektörde 1 yıl çalıştıktan sonra kamu sektörüne geçtim. Çalıştığım kurumun özelleştirilmesinden sonra 2000 yılında o zamanki Orman Bakanlığı bünyesinde oluşan uygun ortamda fotoğraf çalışmaları yapmaya başladım.

TRT’nin yaptığı “Yaban Koyunu”, “Kara Akbaba”, “Ayı-insan” belgesellerine fotoğrafçı olarak katıldım.  Ulusal dergilerde Orman Bakanlığı’nın faaliyetlerini anlatan ve doğa koruma hassasiyetlerinin yaygınlaşmasını sağlayan onlarca foto-röportajım yayınlandı.

“Türkiye Ormanları” konulu çalışmam Orman Genel Müdürlüğü (OGM) bünyesinde gerçekleşti ve kitaba dönüştü. Yine OGM bünyesinde yaptığımız “ Orman Yangınları” çalışmamız kitaba dönüşme yolunda.

Korunan alanlar ve yaban hayatı ile ilgili çalışmalarım devam ediyor.

Y.L: Bir orman endüstri mühendisi olarak fotoğraf maceran nasıl başladı ve gelişti?

A.İ: 1997 yılında bir fotoğraf makinası aldım ve fotoğraf çekmeye başladım. Kendime “Türkiye Ormanları”nı fotoğraflamak gibi bir hedef koydum ve her seyahatte bu amaca yönelik fotoğraflar biriktirdim.

Fotoğraf nedir ve iyi bir fotoğrafa nasıl ulaşılır sorusunu hep sordum ve profesyonellerden destek aldım.

Dünyada tanınmış fotoğrafçıların hayat hikayelerini okudum ve önemli fotoğrafların çekim hikayelerini araştırdım. Usta fotoğrafçıların cümlelerin içinde gizli reçeteler buldum ve bunları uyguladım.

Y.L: Son dönemlerde belgesel çekimleri de yapıyorsun? Bu konuda neler söylersin?

A.İ: Fotoğraf ve film çok farklı sanatlar. Fotoğraf için “o an”  önemli iken filmde hikaye öne çıkıyor. Fotoğraf ile sınırlı sayıda kişiye ulaşabilirken filmler TV kanalıyla çok sayıda insana ulaşmanızı ve mesajınızı iletmenizi sağlar. Ama fotoğrafın etkisinin uzun yıllar devam ettiğini unutmamak lazım.

Son yıllarda gelişen dijital teknoloji sayesinde artık herkes fotoğraf çekiyor ve bunları internet aracılığıyla paylaşıyor. Üretilen çok sayıda fotoğraf karmaşa yaratıyor ve bu ortamda ise iyi fotoğraf-iyi olmayan fotoğraf ayrımını kimse tam olarak yapamıyor. (İyi-doğru fotoğraf nedir? Bunu da tartışmak gerek!)

Belgesel film ise henüz herkesin yapabileceği bir sanat değil. Ancak hızla yaygınlaşıyor.

Y.L: Fotoğraf ve belgesel çekmek de amacın nedir? Bu konuda kendini nerede görmek istiyorsun?

A.İ: Fotoğraf, sinema veya diğer sanatların hedefi anlatmaktır.  Fotoğraf çalışmalarım özel projelerde yoğunlaşmak şeklinde devam edecek. Fotoğraftaki yerim çok özel karelerin peşinde koşmak şeklinde olacak.

Belgesel film projeleri olarak da yine yapılması gereken önemli konular var kafamda. Toplumda farkındalık kavramının gelişmesini sağlayacak çoğunlukla doğa konulu projeler bunlar. Bunları gerçekleştirmeye çalışacağım.

Y.L: Bugüne kadar en keyif aldığın çalışmalar hangileri oldu?

A.İ: En keyifli ve en zor çalışmam “Orman Yangınları” çalışmam oldu. Bu çalışma yapılış öyküsünün tüm fotoğraf tutkunlarının bilmesi gereken bir çalışmadır.

TRT – Orman Genel Müdürlüğü– Doğa Koruma ve Mili Parklar Genel Müdürlüğü ortak yapımı olan “Kara Akbaba belgeseli” çekimlerine çok istememe rağmen yeterince dahil olamadığım keyifli ve verimli bir tecrübe idi.

Yine yakında kitaba dönüşeceğini umduğum KUDÜS çalışmam tarih ve insan konularını içermesi nedeniyle farklı ama keyifli bir çalışmadır.

Y.L: Fotoğrafların birçok ulusal ve uluslararası yayınlarda yer aldı… Bazen ödüller aldın! Peki sana göre en önemli başarıların neler?

A.İ: Çok az ödülüm var. Ödül peşi sıra gezen biri değilim. Ödül; iyi bir işin karşılığında sanatçıya verilen bir şeyse eğer bu mekanizma Türkiye’de doğru çalışmıyor.

National Geographic Türkiye dergisinde ana konu olan “Orman Yangınları” foto-röportajım sonrasında National Geographic’in Amerika’daki merkezinden bana iletilen tebrik mesajı benim için çok önemlidir.

Y.L: Türkiye’de ve yurtdışında fotoğraf çekimleri yaptın… Başından geçen ve unutamadığın birçok anı vardır. Bunlardan birkaçını bizimle paylaşır mısın lütfen?

A.İ: Karşılaştığım bir genç, ne iş yaptığımı öğrendikten sonra bana nasıl çalıştığımı sordu. Biraz dinledikten sonra dedi ki “Sen bu gidişle Aykut İnce olursun!”

Y.L: Kendi çektiklerin içinde en sevdiğin fotoğrafın / belgeselin hangisi? Onun çekim öyküsünü bizimle paylaşır mısın lütfen?

A.İ: TRT, Orman Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Mili Parklar Genel Müdürlüğü’nün birlikte gerçekleştirdikleri “Kara Akbaba “ belgeseli çekimleri esnasında izlediğimiz yuvadaki yavru akbabanın Ağustos başlarındaki görüntüsü dikkatimi çekmişti. Ancak o yaz bu fotoğrafı çekemedim.

Bir sonraki yıl yine aynı tarihte kendimi hazırladım ve o noktaya geri döndüm.

Hava parçalı bulutluydu. Güneş ara ara kendini gösteriyordu. Güneşin olduğu bir zamanda yavrunun da fotoğraf açısının uygun olması gerekiyordu. Gizlendiğim çadır eğimli bir yerdeydi ve sürekli olarak çadırda aşağı kayıyordum. Sabah gün ağarmakta iken girip akşam karanlık çökerken çıkıyordum. Sanırım 4. gün işlem tamamdı ve ben bu fotoğrafı çektim!

Y.L: Fotoğraf ve belgesel çekimleri konusunda kendini geliştirmek için neler yapıyorsun?

A.İ: Cevabı çok basit. Dünyada neler oluyor bakmak lazım. Bol bol film ve fotoğraf çekmek ve en önemlisi hayal kurmak lazım. Konunuzla çok vakit geçirmeniz lazım. Eğer doğa çalışacaksanız doğada uzun süreler kalmanız ve orayı hissetmeniz lazım.

Y.L: Konusunda uzman fotoğrafçı veya belgeselcileri mutlaka takip ediyorsundur. Bunlar kimler?

A.İ: Fotoğrafçı olarak Frans Lanting’i takip ediyorum. Belgesel de ise BBC belgeselleri…

[Y.L. notu: Frans Lanting’in eserlerine www.lanting.com adresinden ulaşabilirsiniz!]

Y.L: Cevabını biliyorum ama yine de sormak istedim. Tüm bu uğraşın sırasında hayal kırıklıkları yaşadın mı?

A.İ: Türkiye’de gerçekten çok özel ve önemli projelerin niçin yapılamadığını görmek benim en büyük hayal kırıklığımdır.

Y.L: Senin başarılı çalışmalarını takip etmek isteyenler sana nasıl ulaşabilir?

A.İ: İsteyenler Facebook ve Gmail adreslerimden bana ulaşabilirler.

Facebook: https://www.facebook.com/#!/aykutince

Eposta: aykutince53(at)gmail(nokta)com

Y.L: Fotoğrafa merak sarmak isteyen gençlere neler önerirsin?

A.İ: Usta fotoğrafçıların fotoğraflarını ve çekim hikayelerini takip etmeliler.

Makine markası ve modeline objektifine takılmadan fotoğraf / film çalışmalılar.

Bol bol fotoğraf ve film izleyip bol çekim yapmalılar.

Y.L: Aykut Abi, vakit ayırdığın için teşekkür ederim. Söyleşimizin sonunda eklemek istediğin başka konular var mı?

A.İ: Bir insan topluluğu bir coğrafyada savaşarak, canlarını vererek devlet kurabilir. Ama medeniyet kuramazlar. Medeniyet ancak ve ancak bilim ve sanatla kurulur.

Aykut İnce’ye bu röportajıma vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyorum. Tüm dikenli yollara rağmen fotoğraf çekmeye ve belgesel hazırlamaya devam etmesinin çok önemli olduğunu haykırmak istiyorum!

Eline sağlık Aykut Abi! Kolay gelsin!

30ocak2012

Fotoğraflar: Aykut İnce

 

Daha fazla Aykut İnce fotoğrafı görmek istiyorsanız!

Türkiye’nin Anonim Memelileri (TRAMEM) sitesindeki memeli fotoğrafları:  http://www.tramem.org/memeliler/?fsx=2fsdl18@d&kul=aykutince&kdx=7JQWqSzgNehpcJ9bSX0VUrpmIPwa2ldZUULaB@gee

Fotokritik sitesindeki fotoğrafları: http://www.fotokritik.com/kullanici/aykutince/portfolyo/hepsi/gf