Sek – sek

80’li yıllarımın ilk kısmında Arabistan’daydık. Hatırladığım oraların çok ama çok sıcak olduğu, Ahmet Özhan’a aşık olduğum, aşık olunca da televizyondaki kadınlar gibi ağlamak icap ettiğini düşündüğüm, bir de bol bol havuza gittiğimiz. Başka türlü sıcaktan buharlaşmamak mümkün değildi çünkü. Üç tekerlekli bir bisiklete apartmanın terasında biniyor ve gün boyu televizyondaki muhteşem çizgi filmlerden gözümü alamıyordum. Dışarısı kaynar sıcaktı, o sıcağa rağmen nasıl o kadar çok giyiniyordu kadınlar anlayamıyordum.

Türkiye’ye geldiğimizde ilk önce Ankara’nın serinliği yüzüme vurdu. İşte ilk o zaman sevdim Ankara’yı. Bulvarda oturuyor olmamızın getirdiği kısıtlı koşturmaca mekanına çok aldırmadan toplanıp horozlu şeker almaya giderdik mahalledeki çocuklarla. İkinci aşkım mahalledeki kızlardan birinin abisiydi, ona bakmak için boynumu o kadar yukarı uzatmam gerekirdi ki dengem bozulurdu. Annem her okul çıkışı bakkala gidip bana tic tac şekerlerinden bir kutu alırdı, sabırla her gün. Anne olmanın sabrını o zaman anladım. Bulvar üstündeki apartmanlar birbirine çok yakındı. Bazen bacaklarım biraz daha uzun, cesaretim de biraz daha fazla olsaydı, atlayarak karşıya geçebileceğimi düşünürdüm. O kısa mesafe sayesinde karşı komşumuzun kızı Özgü’yle 5 yıl boyunca bana alınan ne varsa yarısını fırlatarak paylaştım. Sonra mı? Sonrasında mühendislik icat oldu, bir makara sistemi kurup işi de iyice ilerletip poğaça börek paylaşmaya ve balkonda takılmaya başladık. Herhalde hayatımda bir “cafe”de oturup bir arkadaşımla muhabbet etmeye muadil ilk deneyimim budur.

Okula başlayıp çok güzel kızlarla çevrelenince, ben de akıllı olmaya karar verdim. Ablam güzel olmak için acı çekmen lazım diyerek saçlarımı çekiştire çekiştire bağlardı ama bilirdim ki çok bir katkısı olmayacaktı o daracık atkuyruklarının. Akıllı olmanın da her baba yiğidin harcı olmadığına aklım yettiğinden, en iyisi çalışkan olayım dedim, çalıştım.

80’lerin sonunda kadife devrimini yeni yapmış Çek Cumhuriyeti’ni gördüm. O çocuk aklımla anladım ki kapitalizm çok Arap prensi, ucuz mal ve uzun çooook uzun kuyruklar demekti. Sabırlı olmayı ve etrafı, insanları gözlemlemeyi orada öğrendim. Hala da uzun beklemelerden hiç sıkılmam, tabi bir yerde bitecek olduklarını bildiğim sürece. Doğayla geç tanışıklıklarımı işte oradaki evin bahçesinde yaptım. İlk defa bir solucanı orada elime aldım, domates suladım, bahçedeki küçük havuza gelen kuşları ilk orada gördüm. Bir arının insan dudağını 3 katına nasıl o minik iğnesiyle çıkartabildiğine tanık oldum. İnsanlardan çok hayvanları gözlemlemeyi sevdiğimi de yine orda anladım. Bir de uzun yolları hep seveceğimi. Hayatımın en uzun araba yolculuğunu 3 gün boyunca arka koltukta yaptım, ve ablam sürekli hasta olurken ben cama yapışmış suratımı yemek aralarında özgür bıraktım.

80’li yılları tam 11 yaşında benim için de bir dönüm noktasında bitirdim. Sonra 90”lar geldi, büyüdüm…

Ocak 2012

Özge Balkız (balkiz(at)Gmail(nokta)com)

Sek-sek

Fotoğraflar:

Havuz fotoğrafı “http://www.watercolors-south.com/blog/?Tag=swimming%20pool” adresinden alınmıştır.

Tic Tac fotoğrafı”http://noesunsombrero.blogspot.com/” adresinden alınmıştır.

Prag fotoğrafı: Yıldıray Lise – 2010 – Prag

sandım ki

 Sandım ki

 

Her adım beni sana yaklaştırır

 

Her yolculuk sana doğrudur.

                                

 

Sandım ki

 

Her damla gözyaşı sanadır

 

Her gecenin bir sabahı vardır.

 

 

16ekim2011 (otobüs)