Denizde zaman yokmuş!

“Denizde zaman yok” (*)

 

Bundandır umudum

 

Kavuşmak için denize

 

Takıntılı olduğum zamanı

 

Bırakmak için ardımda

 

 

3nisan2012

 

(*): Edip Cansever “Ürperti” şiirinden bir mısra

 

Zaman biziz

Zaman bir dilin doğuşu

 

Zaman bir dilin yitişi

 

 

Senin İstanbul’da

 

Karşı kıyıya geçmen

 

Elalemin Mars’a gidişi

 

 

Zaman sensin

 

Zaman biziz

 

Hey dost

 

Bekleme boşuna!

 

 

3eylül2011 (08:47)

(San Sebastian – Barcelona treni)

Zamanı gördüm

Zamanı görmek

 

Mümkün mü hey dost?

 

 

En acılı saniyelerde

 

En mutlu anlarda

 

Bir gol sevincinde

 

Ya da yolculuklarda???

 

 

Sen hiç “zamanı gördüm!”

 

dedin mi hey dost?

 

 

O bilinmezi

 

O hep kaçanı!

 

 

3eylül2011 (08:42)

(San Sebastian – Barcelona treni)

 

Bir çoban olsam

Bir çoban olsam dağlarda

tek derdim kurtlar olsa

insanlara yeğlerim bunu

Zaman nedir bilmez

bir çoban olsam

gütsem sürüyü karabaşlan

Yıldızlar battaniyem olsa

ben bir çoban olsam

ıssız yerlerden geçsem

sadece ben olsam

Bir çoban olsam

hiç haber almasam dünyadan

ben, karabaş ve sürüm yeter bana

İbrahim peygamber gibi

düşünsem, anlasam

hayatı, anlamı

Bir çoban olsam

derelerden kana kana su içsem

sürümle birlikte

Bir çoban olsam

yüce dağlar aşsam…

20ekim2010 (Ankara)

Ya, ip koparsa?

Ya, ip koparsa? Merzifon oyun havası temposunda hızlanıp, hızlanıp insanları harekete geçirerek baam diye yere çakılır mıyım? Flaubert’in dediği gibi “…ordan kalkan yakıcı toz”, dostların, tüm insanların “boğazlarına kaçıp” aksırık ve hıçkırıklarla tüm siyahlıkların içlerinden dışarı çıkmasını sağlar mı? Kusarlar mı, tüm kinlerini dünyaya, yaşama dair?

Bir rahatlama, huzur belki de? Yüzyıllardır beklediği ademoğullarının, ama nafile çırpınışlarla an ve an dibe battığı koca okyanusta küçük bir filika?

Hey ZAMAN, yüce düşman, herşeyi kasıp kavuran, tek baki kalan bu alemde, seni ufak ufak parçalara böldük daha kolay yenebilmek için…

Ama, hala yücesin tüm benliğinle, kasıp kavurarak ortalığı birbirine katarak muammanda muammalar iç içe…

İpi sen mi koparırsın, yoksa ben mi? Kara ver bir an önce, bak son demleri amansız çırpınışların. Uzun bir yol var benden içeri, önce o bilinmezi katetmem gerek. Sonra, bir çıkış?

Yolculuklar hep hüzünlü gelir bana; o baştaki coşkuya, merağa rağmen. Bir yanda macera, yeni yerler ve insanlar ve de ZAMAN. Diğerinde kopuş, anılarda tüm yaşanmışlığıyla donuk ZAMAN. Geri dönünce tekrar bir sevinç, huzur, toprağa yüz sürme, içinde kopan parçaların yerine yenileri gurbette tüm paylaştıklarına rağmen. ZAMAN: yüzü yaşlı genç, kıs kıs gülmekte içinde mahrur bir edayla…

Ney sesi. Klarnet sesi. Rebap sesi. Duduk sesi. Bendir sesi. Gelir uzaklardan, taa derinden bir semazen döne döne havalanır şeytani bakışlar üzerinde…

Bir parça daha kopar her günbatımında.

Kul Hüseyin fısıldar:

“Hüseyin beyhude ah etme naçar

Bir kapı örterse birini açar

Buna dünya derler hepsi geçer

Ah hangi günü gördün akşam olmamış

            DOST DOST DOST DOST”

Yine muzaffer ZAMAN, Şems-i koparan MEVLANA’dan, tüm dostlarını Flaubert’ten, Borges’i kitaplardan…

Ya, ipi de koparırsa?

Marmara Ereğlisi 24.12.2000 (13:12:55)