Düş kurdum

Düşündüm de

Düş kurdum

Dünya daha güzelmiş diye

Ben içinde oldum

Elimde pembe pamuk şeker

Ya da rengarenk macun

Her yanım yapış yapış

Gülümsedim

Salıncakların yanında

O çınar ağacının gölgesinde

Hani o parkta

Ben yeniden çocuk oldum!

1mayıs2012

Son dönemde seyrettiğim en iyi filmlerden biri olan “Extremely Loud & Incredibly Close” adlı filmden sonra yazdım bu mısraları. Filmin müzikleri de çok güzel. Besteci Alexandre Desplat. Onu keşfetmenin güzelliği var şimdi kulaklarımda. Filmin sonundaki kapanış müziği.

Kasabadan ODTÜ’ye 90’lar

90’lı yılları da 80’lerdeki gibi ikiye ayırdım yine. Aslında tek cümleyle özetlemek gerekirse 90’ların ilk yarısında liseli kız halimle kasabayı arkamda bırakmanın hayalini kurarak, ikinci yarısında da hayalimdeki üniversite öğrenciliğimi yaşayarak ve beni ben yapan bazı özelliklerimi edinerek geçirdim diyebilirim.

İlk yarı

Doğu Almanya ile Federal Almanya’nın birleşmesinin gölgesinde, yakışıklı Jess Dayı gibi bir sevgilim olsun hayalleriyle Full House  “sitcom”unu hiç kaçırmadan izlemenin yanında Tolga Savacı ve Aydan Şener’li Samanyolu dizisinin hayranı olarak 90’lara başlamış oldum. Kendime ait bir odam yoktu ama mutfak ders çalışmam için akşam yemeğinden sonra bana tahsisliydi hep. Mutfakta ders çalışıp ders aralarında da Dr Alban’ın “It’s My Life”, Haddaway’in  “What is Love” gibi şarkıları dinlerdim. Ne anlattığını bilmeden yabancı müzik dinlediğim yıllarda İngilizce öğreneceğim bir bölümde okuyarak şu şarkıların ne anlattığını idrak edeceğim günleri iple çekerdim.

(Full House dizisinden bir bölüm)

Almanya’dan göç etmiş bir ailenin mensubu olarak, televizyonda Berlin Duvarı’nın yıkılışını izlerken çok heyecanlanmıştım. Henüz bu iki ülkenin birleşmesinin önemini kavrayamamış olsam da sonradan çok duyduğum“Doğu Bloku yıkıldı!” cümlesine şahit oluşumu net hatırlıyorum.

Bu dönemin fon müziği benim açımdan Aşkın Nur Yengi’nin “Sevgiliye” albümüydü.

(Fotoğraf: http://urun.gittigidiyor.com/)

90’ların ilk yarısı çocukluktan ergenliğe geçişime şahit oldu. 80’lerdeki sokak oyunları yerini okuldan eve yürüyüşlerde arkadaşlarla şakıyarak konuşmalara, ev önü kıkırdamalarına, birbirinin evinde vakit geçirmelere bıraktı. Kız arkadaşlarıma gidip pasta börek pişirip çay eşliğinde afiyetle yerdik. Bir de  artık uzun uzun telefon konuşmaları sonucu annemlerin “daha şimdi okuldan geldin, ne konuşuyorsunuz bu kadar” serzenişleri yankılanırdı. Saatlerce telefonda ne mi konuşurduk? Tabii ki erkekleri ve dizilerdeki yakışıklı erkekleri ve yine erkekleri J. Bu dönemin fon müziği benim açımdan Aşkın Nur Yengi’nin “Sevgiliye” albümüydü.

90’ların özellikle ilk yarısında ard arda açılan özel televizyon kanallarıyla başım dönmüştü. Çatılara yerleştirilen çanak antenlerle TRT’nin sınırlı sunumundan seçenekler yelpazesine kavuştuk. İlk InterStar yayına başladı sonra adı Star TV olarak değişti. Onu Teleon takip etti, derken Show TV kırmızı noktalı yayınıyla hayatımıza girdi.  ATV’yi de unutmamak lazım tabii.

(Kolaj Yıldıray Lise – Fotoğraflar internetten alınmıştır)

TRT’nin ciddi haber sunucularına alternatif olarak hayatımıza Jülide Ateş, Gülgün Feyman ve en sonunda da Reha Muhtar girdi. 90’lı yılların Ana Haber Bültenlerinin uzun yıllar eksilmeyen ve eskiyemeyen esas yüzleri aslında Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz ve Ecevit’ti.

Özel kanalların en önemli olayından bahsetmeden olmaz. 1. Körfez Savaşını CNN Kanalına bağlanarak canlı canlı bize izlettirmelerini eminim herkes hatırlıyordur. Amerikanın Kuveyt’in işgaline savaşlı cevabını Holywood filmi gibi canlı canlı izlemenin korkunçluğuna 90’ların ortasında artan güneydoğuda kaybedilen canların gelen ve gelmeyen haberleriyle ölüm hergün evimizde ve soframızdaydı.

 (Fotoğraf internetten alınmıştır)

İkinci yarı

Liseli kızlarda Levi’s kotu olanlar ve olmayanlar ayrımıyla başlayan kıyafet modasının yanında,  yukarıda saydığım önemli olayların sebeplerini ve neden önemli olduklarını ergen halimle anlayamıyordum bir türlü.  Sorduğum sorulara da kimseden tatminkar cevaplar gelmiyordu. Kasabada yaşadığım güzel arkadaşlıkların yanı sıra bana kısıtlı gelen yaşam tarzından kurtulmanın  ve sorduğum sorulara tatminkar cevaplar almanın tek yolu iyi bir üniversitede ama illaki büyükşehirlerden birinde okumaktı. Bu yüzden lise öğrenciliğim ineklemekle ve pop patlamasının etkisinde geçti diyelim.

Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Kayahan ve Barış Manço dışında yeni nesil popçuların temkinli adımlarla özel televizyon ve radyolarda yer bulması 90’ları simgeleyen en önemli olaylardan biri benim için. Hakan Peker’in “Hey Corc Versene Borç” şarkısı, Yonca Evcimik’in “Aboneyim Abone”si gibi Anne Babaların “böyle şarkı mı olur” tepkilerine karşılık arkadaşlımızla inatla dinleyip dans ederdik. İzel-Çelik-Ercan Üçlüsünün “Allahım Bitmesin Bitmesin Bu Rüya” şarkısını Dershane servisinde çokça dinlediğimizi hatırlıyorum. Üniversite sınavına hazırlanırken fon müziklerim Ace of Base’in “All That She Wants”, “The Sign” ve “Happy Nation” şarkılarıydı.

Sınav sonucunu beklerken tüm yaz bisikletle İzmir Güzelbahçe’de turladığımı, o yaza damgasını vuran Gökhan Kırdar’ın “Yerine Sevemem” ve “Fayton” şarkılarını radyoda nasıl beklediğimi hatırlıyorum.  İnzivaya çekilmiş gibiydim. Sonra ODTÜ Sosyoloji’yi kazandığımı duyduğumda inanamamıştım. Tarkan’ın “Acayipsin” albümünü ezbere söylerken hayal ettiğim üniversite hayatını Ankara’da yaşamaya gidiyordum. Nihayet büyümüştüm! 🙂

ODTÜ’nün öğrencilerini şekillendirmesi sürecinden kendimce nasibimi aldım diyelim. 90’ların ilk yarısında ergenliğimde farkına varmaya başladığım toplumsal olaylarla ilgili çok sevdiğim bölümümde okurken tek tek cevaplar alıyordum. O yılların en ünlü tartışma programı olan Ali Kırca’lı Siyaset Meydanı’nı her gün, her derste amfi sıralarında yaşamak kendimi çok ayrıcalıklı hissettiriyordu. Sosyoloji bölümünde olmaktan aldığım hazla birlikte, İngilizcenin beni zorlaması ve parasızlık dışında hayal ettiğim kampüs ortamına çok yakın bir üniversite hayatı ve bilinçlenme yaşadım.

Bir ömür boyu sürecek dostlukların filizleri de hep bu yıllarda atıldı.

Yurt yaşamında çeşitli insanlarla tanışmak bana çok şey kattı. Hiç tasvip etmediğim sevmediğim insanlara da maruz kaldım. Bir ömür boyu sürecek dostlukların filizleri de hep bu yıllarda atıldı. Pop dışında müziklerin de olduğunu, ana akımda bana sunulanın dışında herkesin bilmediği, dinlemediği müzik türleriyle tanıştım. En sevdiklerim arasında mesela Asia Minor’ün “Sokak Boyunca” albümü, Düş Sokağı Sakinleri’nin aynı adlı ilk albümü hep bu yıllarda hayatıma girdi. Yurt Kantininde Kral TV’yi burnumu bükerek izlediğimi ama Şebnem Ferah’ın “Deli Kızım Uyan” şarkısında da mest olduğumu söylemeliyim. Kişiliğimde en büyük etkiyi bırakan ve hala başucu kitaplarım olan Oruç Aruoba okumalarım da ODTÜ’lü yılların bana bir armağanı.

(Fotoğraf internetten alınmıştır)

Platonik aşkları geride bırakarak ODTÜ’nün özel kampüsünde ateşlenen güzel bir aşkı yaşayarak, 99 yılında mezun olmanın burukluğu ve hayata gerçekten atılmanın sancısıyla bol krizli 2000’li yıllara girmiş oldum.

9 Mart 2012

Gonca Fide

Gonca Fide’nin Blogu: http://www.gonceleme.blogspot.com/

Daracık bir mezar

Daracık bir mezar

 

Olsun benimkisi

 

Ama manzaralı olsun be Tanrım!

 

Arar dururum

 

O manzarayı

 

Ve o mezarlığı

 

Bulunca bir tek

 

Sen ve ben bileceğiz

 

Hey Tanrım!

 

O an, orada

 

Mezarımı kazacağım!

 

28ocak2012

 

“Ve tanrı beni duyuyorsa

Daracık bir mezar istiyorum ondan

Konakların büyüklüğünü

Uğultusunu unutturan.”

 

Bejan Matur “Rüzgar Dolu Konaklar – XVI” şiirinin son mısraları

 

Üzerine yazıldı yukarıdaki mısraları ama yıllardır aradığım mezar doğrudur!

İki Seksen

(Fotoğraflar internetten alınmıştır.)

Benim tarihimde 80’ler bir kültür şokudur.

80’lerin ilk yarısını Almanya’da geçirdim. İkinci yarısından itibaren de artık Türkiye’deydim. Darbe sırasında Almanya’da olduğum için askeri düzeni solumadım. Bu açıdan şanslıyım.

Seksenlerin ilk yarısında Almanya’da Weser nehrine çıkan, bir domuz ve koyun ahırının bulunduğu çıkmaz bir sokakta, alabildiğine oyun alanı ve koşup keşfedilecek bir dünyada gayet özgür ve rahat bir çocukluk geçirdim.

Bisikletimle Pipi gibi diyardan diyara uçtuğumu hayal ettiğimi hatırlıyorum. Türk olduğum için dışlandığımı hiç hissetmedim. Hem kindergartenda hem de ilkokuldaki öğretmenlerim beni çok severlerdi. Bu açıdan da çok şanslıydım.

Markete her gidişimizde sadece bir tane çikolata almama izin verilmesinden dolayı bir türlü seçim yapamadığımı anımsıyorum. Hanuta, Milka, Löwenbrau, Duplo… Karar veremezdim. En sonunda bir tane alırdım ama hep aklım diğerlerinde kalırdı.

Bir de bütün aile televizyon başına geçip Eurovison’u izlerdik. Türkiye’nin şarkısını merakla beklediğimizi ve MFÖ’nün Diday Diday Day (1985) şarkısını neşeyle dinlediğimiz an çok net hafızamda. Hiç bir ülkeden beğeni gelmeyince de “böyle şarkı mı olur?”Türkün Türkten başka dostu yok” cümleleri havada uçuşmuştu. Oysa ben çok sevmiştim şarkıyı, hala da severim. Almanya’da yaşayan Türk ailesi olarak Eurovizyon’da alınan puanlar kadardı neşemiz.

 
86’daki Türkiye’ye göç ile yeni bir çevreye adapte olma yıllarım başladı. Babamın neden Almanya’da kalıp çalışmak zorunda olduğunu kavrayamadan Türkiye’de oynanan sokak oyunlarını hızla öğrenmeye çalıştım. Çocuk dünyasındaki alaycı tavırlardan dolayı anadili gibi konuştuğum Almancayı derhal unutarak Türkçeyi aksansız telaffuz etme gayretlerine giriştim. Okul hayatım boyunca en iyi olduğum ders hep Türkçe oldu böylece.

Yani aslında 80’lerin ikinci yarısı, Deutchland ile Türkei neden bu kadar farklıyı anlayamama yılları olarak geçti. Sorgulama hastalığım sanırım bu yıllarda yerleşti hücrelerime. Sürekli farklılıkların sebeplerini öğrenmek isterdim; sokaklar neden bu kadar tozlu, hava neden bu kadar sıcak, okulda neden bir sırada üç kişi sıkış tepiş oturuyor, sınıflar neden kalabalık, öğretmenin elinde neden sopa var, marketler nerde, nutella- hanuta- milka yok mu gerçekten, niye kimse Depeche Mode dinlemiyor gibi…

O tozlu sokaklara alışıp süngerli terliklerimle Kara Şimşek izlemek için eve koşarken, JR’ın neden bu kadar kötü bir insan olduğunu da anlayamazdım mesela.

 
80’lerin sonunda Türkçeyi aksansız konuşan ve babasına kavuşmuş bir kızdım artık. Ailecek TRT’deki Bizimkileri, Zeki Metinli komedileri, Cenk Koray’ın kutuları açmasını, Erkan Yolaç’ın Evet veya Hayır dedirtme çabalarını izlerdik.  Tükenmez kalemi ekrana doğru sallayan gözlüklü şişman amcayı bizimkilerin çok sevdiğini ve ülkenin gelecekte aynı Almanya gibi olacağını dinleyerek bir ara 90’lara girdik sanırım. 

Benim açımdan 80’ler böyle geçti. Farklı iki kültürü birbirine yakın zamanlarda soluyup yaşadığım, birini hep özlemle hatırladığım, yeni olanın farklılık sebebini bir türlü anlayamadığım yıllar olarak.

07Ocak2012

Gonca Fide

Gonca Fide’nin blogu: http://gonceleme.blogspot.com

Beni çoğaltan şeyler

Beni çoğaltan şeyler

 

Nedir diye düşündüm!

 

 

Güzel bir kadın

 

Beş g kuralı

 

 

Güzel bir müzik

 

İlla ki kadın sesi

 

 

Güzel bir yemek

 

Akdeniz mutfağı olsun

 

 

Güzel bir şiir

 

Şairlerimden gelsin

 

 

Güzel bir şehir

 

Yürüyerek dolanayım

 

 

Uzun bir yürüyüş

 

Kendimi dinleyelim

 

 

Enfes bir orman manzarası

 

Kendimden geçeyim

 

 

Çoğalırım bunlarla ben

 

Ben + benler olurum!

 

 

23aralık2011

 

*: Başlık Raymond Carver’in bir mısrasından alınmıştır. O mısra bana bu şiiri yazdırdı.