Hayal kırıklıkları müzesi mi acaba?

Gecenin köründe çalar ev telefonum

“Zıırrr! Zıırrr!”

*

“Hayırdır inşallaaah” deyip

Kalkarım

*

Şaşkın şaşkın açarım

“Aağğlooo!”

*

“Aloo… Orası hayal kırıklıkları müzesi mi acaba?”

diye sorar bir genç kadın

sesi titrekçe…

*

“pardoooon!” diye cevaplarım anca…

*

“Diyorum ki: Hayal kırıklıkları müzesi mi acaba?”

*

“Efendiiimm?” derim şaşkınlıktan

kendime gelip…

*

“Hayal kırıklıkları müzesi mi?”

*

“Yok kardeş yaaa.”

Çııık… çıııkk… der

ve dururum bir an.

 “Dertlisin. Alatacakların var galiba?”

Deyip başladım dinlemeye…

*

Anlattı…

Anlattı…

Anlattı…

*

O anlattı,

ben kafa salladım görürmüş gibi beni

Şiştim doğrusu…

*

Pazar günü

Alarm çalınca

Uyandım

Derin bir nefes alıp…

26ağustos2012

Adem’in ağzından dünyada yalnızlık

“Bir kadeh zaman içelim!”

dedi İblis bana

Teklif mi, emir mi

Anlayamadım o an!

*

Aynı anda içtik

ve ben gözümü dünyaya

açtım

*

Yıllarca yapayalnız

Çöllerde kaldım

Kaçtım hayvanlardan

ve gök gürültüsünden

*

Hep ağladım

Yalvardım İblis’in Tanrısına

“Bana bir yoldaş!” diye

*

Ümidim çoktan yitmişti

Bir sabah güneşin

Yanında bir güneş

Daha belirdi sanki

*

Gördüm o muhteşem yaratığı

Gördüm o kadını

Sizin Havva dediğiniz

Gördüm o yoldaşı!

27temmuz2012

Ölüme yaş fark etmez

“Nasıl ölmek istersin?”

diye sordu sevdiğine

Romantik bir cevap beklercesine

*

Genç erkek hiç duraksamadan

“Gece, yatağımda sessizce” dedi

*

Kız, “Kiminle?” diye tekrar sordu

*

Erkek, “Yalnız” dedi

“Yapayalnız,

Yaş fark etmez!”

26temmuz2012

Gelişine çakalım hacı!

“Gelişine çakalım hacı!” dedi sokakta bekleyen tayfaya.

 

“Fark etmez abi, kim olursa!” cevabını aldı.

 

Güle oynaya… Bağıra çağıra gittiler.

 

 

Saatler sonra kafaları iyiydi “bali” çekmekten.

 

Hepsi kendinden geçmişti.

 

Bir köşede kıvrılıp kalmışlardı.

 

 

Bir evden gelen kadın çığlıklarıyla irkildiler.

 

Bir kadın koştu evden dışarı.

 

Yüzü gözü kan revan içinde.

 

“Yardım ediiin!” diye bağırdı.

 

Ardından bir adam koştu.

 

“Gel lan buraya kadın! Gel buraya!”

 

 

Gecenin bu saatinde bu seslere hepsi uyandı.

 

Birbirlerine baktılar.

 

                     Önlerine bu adam çıkmıştı.                         

 

Hem de o kadını kovalayan adam.

 

“Gelişine çakalım hacı!” bakışı ile

 

hepsi şöyle bir silkindi.

 

 

Hiç acımadan gelişine çaktılar adama.

 

 

16kasım2011 (Bartın otobüsü)

Bir peri kızı öyküsü

İşte bu kasabada  

 

Yaşlılar anlatıyor…

 

 

Dolunaylı gecelerde

 

Şu koya gelirmiş

 

O peri kızı

 

 

Gözleri kamaştırırmış

 

Bu efsane

 

 

Onu seyreylemek

 

İçin toplanırmış

 

Tüm canlılar

 

 

Dolunaylı her gecede

 

Raks edermiş

 

Denizin üstünde

 

 

İşte böyle bir gecede

 

Düşmüş aşka

 

Bir balıkçı genç

 

 

Başlamış

 

Her gece

 

Beklemeye

 

 

Aç ve susuz

 

Tek arzusu

 

Onu bir daha

 

Görmekmiş

 

 

Bundan habersiz

 

Peri kızı

 

Sadece dolunayda

 

Gelirmiş

 

 

Yitip gitmiş

 

O genç

 

Denizin derinliklerinde

 

Peri kızın

 

Ardı sıra

 

 

O gence

 

Ağlayan annenin

 

Gözyaşları oluvermiş

 

Yakamozlar

 

 

Her yakamozda

 

Balıkçılar bundan hüzünlüdür

 

Bu köyde

 

 

Denize açılmak istemezler

 

Ağ atmazlar

 

 

 Yaz günleri – 2011

Gelecekten bir öykü

Anadolu’da dört yeni devlet kuruldu!

Yıl 2123.

Anadolu’da bulundan dünyanın tek ulus devleti çöker.

Yıllarca süren savaşlar sonucunda dört yeni devlet doğar:

Limonya Krallığı, Marulistan Cumhuriyeti, Kavunya, Roka Laik Devleti.

Büyük şenliklerle kutlanır her devletin kuruluşu.

Silinir gider eski Cumhuriyet.

Tüm anılar daha ilk gün ortadan kaldırılır.

Özgürlüğünü ilan eder dört yeni devlet.

Bu dört yeni devletle ilgili bilgiler bu sayfalarda yer alacak…

Okurdan hakikatçiye bir Odessa hikayesi

Duydum ki uzun süredir hikaye anlatmaz olmuşsun hey hakikatçi. Kuşanıp kılıcını çıkmamışsın devlerin karşısına… Padişahlara yoldaş olmamışsın… Düşmemişsin güzeller güzel bir sultanın peşine… Yaz rehaveti seni de vurmuş.

 

Tüm bunları düşünürken Karadeniz’in karşı kıyısında Odessa’da bir gece vakti güzel bir hikaye anlatıldı bana. Hem de denizkızlarının Karadenizli prensesi tarafından. Ben de seninle paylaşmak istedim.

2010 yılı Ağustos ayında tüm kuzey yarımkürede görülebilen meteor yağmurunu görme umuduyla Odessa’nın sıcak denizindeydik gece vakti. Hem dostlarla sohbet ediyor hem de meteorları (daha güzel bir ifade ile kayan yıldızları) görmeye çalışıyorduk. Biri “bakın! diye bağırınca herkes o yöne bakıyordu. Kimi görüyor, kim göremiyordu. Bir keresinde ben de gördüm. İçimden şöyle geçirmişim o an. “Karadeniz’de de denizkızları var mıydı acaba? Buralarda zaman geçirmişler midir? Şimdi onları görebilseydik keşke!”

Bir süre daha meteor yağmurunu görme telaşı devam ettikten sonra kıyıdaki gece kulüplerinin ışıkları ve sesleri kesildi bir an… Ve uzaklardan bir yerden çok güzel melodiler gelmeye başladı. Yaklaştı… Sesler yaklaştı… Sesle birlikte bir balık sürüsü geliyor diye sandığım bir dalgalanma da bize doğru geliyordu. Tuhaf tuhaf baktım dostlarıma. Biraz korku… Biraz heyecan…

Giderek arttı dalgalar ve sonra birden duruldu sular. Herkes sus pus olmuştu sanki. Merakla bekledim… Bekledim n’oluyor diye. Birden başında tacı ile bir afet-i dilber belirdi hemen yanı başında iki tane daha. Sonra onlarca ve yüzlerce… Sayamadım. Dona kalmıştı herkese sanki. Çıt çıkmıyordu. Sanki zaman donmuştu, bu gece vakti.

Tacı olan dilber bana doğru geldi. Gülümsedi. Sanki ay bana gülümsedi sandım. Ben de korkuyla karışık gülümsedim. Elini uzatır gibi yaptı. Bir an duraladım. Eli yerinde yüzgeci vardı sanki. İrkildim. Evet, yüzgeci vardı. Yeşil mi desem mavi mi bilemedim. “Bizi çağırmışsın?” dedi. Yutkundum. Beynimde ne, ne zaman, nasıl soruları ışıktan hızlı hareket etti. “Beee, beeeen mi?” diye sordum kekeleyerek. O, kendinden emin “Evet, sen!” dedi. “Ben, Karadenizli denizkızlarının prensesi Mavi. Bunlar da kızkardeşlerim!” dedi arkasını dönüp başıyla diğerlerini işaret ederek. Birkaç adım geriye kaçtım, çaktırmadan. Tüm denizkızları başlarını eğerek selamladılar prenseslerini.

“Bizi merak etmişsin. Buralara yakındık ve gelip seni görmek istedik.” dedi o güne kadar hiç duymadığım bir ses tonuyla. “Hoooşşş geldiniz. Çook memnun oldum!” cümleleri ağzımdan hayal meyal çıktı. Etrafıma baktım kimse hareket etmiyordu.

“Bizi güzel bir gecede çağırdın! Senede birkaç gece geliriz Karadeniz kıyılarına… Güzel bir öykü anlatırız insanlara. Bizi unutmasınlar diye. Bu hikayeleri duyanlar olur, duymayanlar olur! Bu gece de senin şansınmış. Hikayemizi dinle ve anlat diğer insanlara…” dedi ve başladı anlatmaya.

“Bu Odessa şehri kurulmadan çok önceleri, bizim mekanımızdı bu deniz, bu kıyılar. Sonra insanlar gelmeye başladı. Karadan geldiler. Denizden geldiler. Bazen az geldiler. Bazen çook geldiler. Kah neşeli, kah hüzünlü, kah kan revan içinde…” Sesi bir ninni gibi geliyordu. Sakin sakin, tane tane anlatıyordu. Büyülenmişçesine dinlemekten, arada kafa sallamaktan ve gülümsemekten başka bir şey yapamadım. Bir de can kulağıyla dinliyordum tabii ki.

“Başta uzaktan uzaktan izledik onları. Meraklandık. Tanımak için yakınlaştık. Zararsız olduklarını anlayınca merakımız geçti. Onların çevresinde rahat hareket eder olduk. Zaman böyle akıp geçti. Günlerden bir gün o vakit geldi. Bir denizci aşık oluvermiş prensesimize. Sesine. Görünüşüne. Geceler boyu uyumaz hep onu bekler olmuş. Kardeşlerimiz bunu anlatmışlar prensese. Meraklanmış o da… Gidip görmek istemiş aşık denizciyi. Başını çıkarıp denizden bakınca, denizci orada bayılıvermiş heyecandan… Prenses yanına gitmiş. Yakından incelemiş insanoğlunu. Yüzüne dokunmuş. Kokusunu almış. Güzel bir şarkı söylemiş, kulaklara hoş gelen. Bugüne kadar söylenmiş en güzel denizkızı aşk şarkılarından biriymiş bu. Denizci uyanırken de hemen denize dönmüş. Denizci kendine gelince, o da çok güzel bir şarkı söylemeye başlamış. Tüm denizkızlarının yüreğini yakan bir aşk şarkısıymış bu. Bugüne kadar denizkızları için yakılmış en güzel ve en acıklı şarkı. Atalarımız der ki Karadeniz’in bazı yörelerinde hala söylenirmiş bu ademoğlunun şarkısı.” Şöyle bir yutkundum. Bir çırpıda anlatmıştı bunları prenses. Tüm merakımla dinliyordum.

“Bu şarkıyı duyan prenses, hem denizcinin sesine hem de o hissettiği ilk erkek kokusuna hayran olmuş. Onun da yüreğine ateş düşmüş bir kere… Birbirlerine ilham kaynağı olmuşlar… Geceler boyu birlikte söylemişler şarkılarını… Mutluluk içinde… Tüm denizciler ve deniz canlıları mest olmuş… Üç vakit sonra bir gece… Denizci gelmemiş aşk mekanına…” Prenses Mavi burada biraz hüzünlendi. Sesi titredi, hissettim.

“Prenses, o gece, sabaha kadar beklemiş. Merakla, ama nafile. Ertesi gece de sabaha kadar beklemiş ama ne ses varmış ne de seda. Uzun geceler geçmiş… Ama gelmemiş denizci… Prenses üzüntüden solmuş… Eriyip gitmiş… Kız kardeşleri bu haline çok üzülmüşler.” Biraz kızgınlıkla anlatıyordu Mavi bunları.

“Kız kardeşlerimiz, o zamanların Odessa prensesi güçlü Suşa’dan yardım istemişler denizciyi bulması için… Prenses, Odessa’nın en güzel kızlarını çağırmış huzuruna ve emretmiş denizciyi bulmalarını. Güzel kızlar aramışlar her meyhanede. Her köyde, her köşede… Ama yok. Yokmuş denizci… İyi haberler alamayan denizkızlarının prensesi göçüp gitmiş bu dünyadan. Herkes çok üzülmüş.” Mavi, ağlamaklı anlattı hikayenin bu bölümünü. Ben de üzüldüm, yutkundum şöyle bir.

“Prensesin ölümü üzerine denizkızları kızgın bir şekilde ulu meclisi acil olarak toplamışlar. Aralarına can dostları Prenses Suşa’yı da almışlar. Çok hararetli geçmiş meclis. “Buralar bizim için tehlikeli oldu, artık gidelim Karadeniz’den” diye karar almışlar. Denizcileri nasıl cezalandıracaklarını da tartışmışlar uzun uzun. Kimi denizler tanrısından yardım isteyelim demiş, kimisi fırtına tanrısından… Prenses Suşa almış sözü ve demiş: “Hayır, bunların hepsi bir kerelik cezalar. Biz denizcilere her zaman ve her an hatırlayacakları bir ceza vermeliyiz!” Denizkızları merakla birbirlerine bakmışlar. “Biz, karadaki kardeşleriniz, denizcilerin aklını başından alacağız güzelliğimizle, aşkımızla…” demiş ve merak etmemelerini söylemiş.” Ben de “Haydaaa… Yandı denizciler şimdi” diye geçirdim içimden ve sonrasında n’oldu acaba diye daha bir merak sardı beni.

Prenses Mavi gülümsedi bana ve devam etti şiirsel anlatımına: “Prenses Suşa, Odessa şehrinin yıkılıp yeniden inşa edilmesini emretmiş… Güzel avluları olan evler yapılmış en baştan. Avlular, birbirine bağlanmış. Sokaklara açılmış her avlu… Sonra da denizcilerin eğleneceği meyhaneler inşa edilmiş limanda. Denizciler, karaya ayak basar basmaz ilk buraya uğrayıp içer olmuşlar. Yorgunluklarını atmanın her keyifli hali olmuş bu meyhaneler. Odessa’nın güzel kızları Prenses Suşa’nın emriyle limana yeni gemi geldiğinde bu meyhanelere gider eğlenirmişler. Bu güzeller karşısında kayıtsız kalmayan denizciler birer birer aşık olurlarmış onlara. İyice eğlendikten sonra kızların davetiyle birlikte ayrılıp meyhaneden yola çıkarlarmış aşk yuvalarına. Kızlar, bir evin önüne gelince durup “Babam uyumamıştır, biraz daha dolaşalım. Ben biraz üşüdüm üzerime bir şey alıp hemen geleceğim” deyip koşa koşa eve girermiş. Bir an önce kavuşmak için kendisini bekleyen denizciye. Denizci bir umutla beklermiş o güzel kız gelsin diye. Beklermiş. Beklermiş. Ne gelen olurmuş ne de giden. Sonra sızıp kalırmış avlunun bir köşesinde. Sabah olunca da ağrıyan bir baş ile kalakalırmış. Odessalı güzel kız, denizciden ayrılır ayrılmaz güle oynaya bir avludan bir avluya geçermiş. Ordan yan sokağa, diğer sokağa derken gerçek evine gider mışıl mışıl uyurmuş. Yüzünde bir gülümseme. Sabah uyandığında denizci çok bozulurmuş bu işe. Gün boyu aklında Odessalı o güzel kız. Akşamı iple çekermiş. Akşam olunca aynı eğlence ve oyun yine tekrarlanırmış. Gemi limanda olduğu her gece durum aynıymış. Ve sonra bir gün gemi limandan ayrılırmış tüm denizcilerin içinde buruk bir acı. Bir sancı… Artık o denizcilerin aklı ve gönlü hep Odessa’da kalırmış… Dilden dile anlatılır olmuş Odessalı kızların güzelliği ve ulaşılmazlığı.” Prenses Mavi’nin yüzünde bir gülümseme belirdi ve devam etti: “Bundandır Odessalı kızların tüm dünyada anlatılan güzelliklerinin sebebi. Hikayemizi dinledin işte, bizim Karadeniz’de artık görülmememizin sebebini de öğrendin.” diyerek sustu bir süre. “Hikayemizi anlattık artık biz gitmeliyiz!” dedi ve onun suya dalmasıyla birlikte tüm denizkızları geldikleri gibi gözden kayboldular. Ben öylece baka kaldım arkalarından, uzun bir süre. Bunları o gece benimle birlikte olan dostlarıma bile anlatmadım hey Hakikatçi, sadece sana anlatıyorum.

Hey hakikatçi, okurun o güzel hikayeden hatırladıkları bunlar. Seninle hemen paylaşmak istemiş. Belki öykünün aslını bir de senin ağzından dinler umuduyla…

14 -15 Ağustos 2010