ERGUVANİ ALINTILAR

Erguvanlar üzerine kağıtlara dökülen düzyazı metinleri ve güzel sözler…

 

“Kültürümüzde gülden sonra adına bayram yapılacak ikinci çiçek erguvandır”

(Ahmet Hamdi Tanpınar)

**

“Erguvan şenliği, baharın bütün güzelliğiyle kendini gösterdiği erguvanların rengârenk açtığı günlerde Emir Sultan halife ve müridlerinin, Osmanlı ülkesinin dörtbir yanından kalabalıklar hâlinde Bursa’da Emir Sultan dergâhına gelerek, bir hafta boyunca zikr u tevhid icra etmeleri, diğer tekke ve dergâhları ziyaret ederek sohbete katılmalarıdır. Bir hafta süren bu fasıl çeşitli toplantılar, davetler, şehir gezileri ve benzeri cemiyetlerle şenlenir; bu durum, şehirde bolluk, bereket ve meserret olarak algılanırdı.”

(Ahmet Hamdi Tanpınar)

**

“Her sene yalıya dönünce baharın genç tenli, uzun boylu, mavimtrak günlerine kavuşurduk. Hayat sanki yeniden doğar, ağaçlar yeşillenir, beyaz ve pembe çiçekleri ve erguvanlar da lalden alevlerini açarken. Çiçek kokularıyla dolgunlaşan hava gönlümüzü bir saadetle kaplar. Herşey kolaylaşmaya, revanlaşmaya başlar… Boğaziçi’nin kendine mahsus tatlı bir sessizliği ve onunla içiçe geçen, bütün günler ve geceler boyunca devam eden ve değişen kendine mahsus sesleri vardır…”

(Abdülhak Şinasi Hisar)

**

“Biz, İstanbul ve Boğaz’ı ihmal edenlerin, tabiatın Boğaziçi’ni pembeleştiren erguvanlarından haberi yoktur.”

“Neden İstanbul’da mayısa erguvan demezler, neden Boğaziçi’ne ‘Erguvan Boğazı’ demezler?”

“Erguvanı Boğaz’da görmeli, karadan geçip gitmek hem Boğaz’a hem de erguvana hakarettir.”

“Erguvan yerlerinde gidip görülse, meselâ Boğaziçi vapurlarının ters istikamete giden boş zamanlarında her iki sahili görecek bir yerine oturup temaşaya dalınsa, şu ilhâmları insanoğluna verebilir mi dersiniz? Verir, hem fazlasıyla.”

“Erguvana şiir söyleme, anlatamazsın. Kendisi şiir. Gör ve duy, kâfi.”

(A. Süheyl Ünver, Erguvan ve Boğaziçi, 1966)

**

 “Ergavân, kırmızı renkte bir çiçek. Rengi dolayısıyla şarap ve dudak ile birlikte anılır.”

(İskender Pala,  Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, 1989)

**

 “Marmara’da, Boğaz’ın sularında gün batımlarının ayak izleri hala erguvandır. Şeker pembeliklerinden portakal kızıllıklarına alacalanan renk cümbüşü… Bir zamanlar bu kıyıların yoğun yeşilliklerine, uzaklarda kat kat açılan sabahın mavi sisine vurup durmuş mor alacası da erguvan şenliğiyle tanımlanır…”

(Adalet Ağaoğlu, Erguvan Fısıltıları, 1996)

**

‘Eski İstanbullular, özellikle Boğaziçi sakinleri cemrelere, nevruza dikkat etseler de asıl baharın geldiğine erguvanların çiçek açmasıyla kani olurlardı. Dev gibi çamların, çınarların, kestanelerin arasında kaybolmuşken nisan sonlarına doğru birdenbire çıldıran çiçekleriyle baharın saltanatını onlar tek başına yürütür. 1940’larda, adı çoktan değişmiş de olsa halâ Şirket-i Hayriye denilen vapurların gedikli yolcuları, kaptanın sanki her seferinde Boğaz’ın gizli bir köşesini göstermek ister gibi usta manevralarıyla, hiç beklemedikleri küçük bir dönüşünde tepelerde, yamaçlarda, kıyılarda, köşklerin, yalıların bahçelerinde açık mor mu, eflâtun mu, pembe mi, hayır hiçbiri değil, o kendi ismini taşıyan rengiyle erguvanlarla karşılaşırlardı. O zaman, hilkatin ustalar ustası ressamının fırça darbeleriyle bütün Boğaz, göğü ve deniziyle erguvan olurdu.”

“Ufku bir fırçada has bahçeye döndürdü bahar

Erguvan göklerin altında sular leylâkî…”

(Orhan Okay, Boğaziçi Hâlâ Güzel, 2002)

**

 “Aşağı yukarı pembedir erguvan. Hafifçe, gizlice mavimsi. Ama öyle her hangi bir mavi de değil; çivit mavisi vardır ya bildiğimiz, işte o maviye çalar gizlice. Erguvan, o muhteşem renk, çokça şarap kırmızısı, pek az çivit mavi ve bolca beyaz ile ulaşabileceğiniz fevkalade zengin bir renktir. Burada renklerin ton farklılıklarına girmek olanaksız, ama yine de şu kadarını söylememe izin verin; beyaz kadar açık değil, siyah kadar asla değil, orta-açık tondaki bir gri kadar açılmış, ışıklı bir renktir erguvan. Buna karşın, ana renkler arasında adı geçmediği gibi, nedense biz renk kullanıcıları da ona erguvan demeyi ihmal ederiz. Sözlüklerde böyle bir renk için; mavimsi pembe gibi tanımlar yer alır… Neden? Zira boyalardaki bu renk, bu muhteşem çiçekten değil ama Lübnan kıyılarına vuran bir deniz kabuklusundan elde edilmiştir.”

(Mehmet Yaşin, “Ünay Kızıltan”ın erguvan rengini anlatan  cevabı, 2004)

**

Yalnızca erguvanlar kaldı

Çocukluğumun Ankara’sından hatırladığım iki tuhaf şey var. Birisi sokağımızdaki büyük erguvan ağacı, öteki de leylak ağaçları. Ne erguvan çiçeklerinin rengi ne de leylakların kokusu uyuşurdu o zamanlar Doğu Bloku başkentlerine benzeyen Ankara’nın ağır havasıyla. Ama erguvan çiçekleri bu uyuşmazlığa aldırmadan, kısacık bir süre için bile olsa, o ağır havalı kente, inanılmaz bir güzellik katmayı sürdürürlerdi inatla.

Sokaktaki büyük erguvan ağacı bütün bir yıl öyle sakin, sessiz durur, sonra birden aykırı renklerini sergileyen çiçeklerini açıverirdi baharda. Ciddi bir ortamda ayıp bir şey söylemiş bir çocuğa benzerdi o haliyle. Hangi gün çiçek açacağına iddiaya girerdik. Bazen iddiayı kimin kazandığını bile anlayamadan kaybolur giderdi çiçekleri. Leylaklar da erguvan çiçekleriyle aynı anda açardı. Yanlarından geçerken insanın genzini yakacak kadar yoğun kokarlar ve sanki erguvan ağacının kokmayan çiçeklerinin kusurunu örterek onun başkaldırısına eşlik ederlerdi.

Ankara’nın Doğu Bloku ülkelerinin başkentlerine benzediğini bilmezdim o zamanlar. Çünkü Doğu Bloku başkentlerini bilenimiz olmadığı gibi, o zaman oralarda egemen olan sistemin koyduğu yasaklar nedeniyle doğru dürüst resimlerini bile görmüşlüğümüz yoktu. Çocukluğumdaki Ankara’nın Doğu Bloku başkentlerine benzediğini anladığım sıralarda Ankara çoktan Ortadoğu ülkelerinin başkentlerine benzemeye başlamıştı.

Şu sıralar çiçek açtıkları için nerede bir erguvan ağacı görsem basıyorum frene ve duruyorum. Arkamdan korna çalanlara hiç aldırmadan İstanbul’un her geçen gün çirkinleşen çevresine meydan okurcasına aralardan bir yerlerden fırlayıp çiçek açmış olmalarına şaşkınlıkla bakakalıyorum. Nerede bir erguvan ağacı görsem bir başkaldırı eylemi geliyor aklıma. Sanki kentin o giderek yok olan çeşitliliğini sürdürmeye çabalayan gizli bir örgütün üyeleri gibi aynı anda bir yerlerde çiçek açıyorlar. Ankara’dayken de öyle düşünürdüm. Bir yerlerden erguvanlar açar, kentin gri tonlarını renklendirir, adeta tekdüzeliğe meydan okur, çiçeklerinin olağanüstü rengini bir başkaldırı destanı gibi gözlerimizin içine sokardı.

İstanbul’da çok sık görmeye başladım erguvan ağaçlarını. İstanbul’un meydanlarına yapılan o ucube demirden ağaçları içlerine sindirememiş olsalar gerek ki protestoyu güçlendirmek için giderek çoğalıyorlar sanki. Kısacık süreli bir protesto bu. Hepsi hepsi on beş, yirmi gün. Sonra kaybolup gidecekler. Yani bütün o başkaldırı yalnızca on beş yirmi gün sürecek. Sonra yine o kimin, niçin yaptırdığı anlaşılamayan çirkin, demirden ağaçlarla kalacağız orta yerde.

Her gördüğünüz yerde durup bakın erguvanlara. Çünkü yalnızca onlar kaldı çirkinleşen, tekdüzeleşen çevreye başkaldırıyı inatla sürdüren.

(Mahfi Eğilmez, 2004)

**

“Bahara, Boğaz’a ve dolayısıyla İstanbul’a en yakışan şey Erguvan.”

(Tuğba Tarakcı, 2008)

**

“Çınar ağaçları Devleti, Erguvan ise Halkı temsil eder”

(Ayşe Yandayan, 2009)

**

“Erguvanlar açtığında İstanbul bir başka işvelidir. Başka sevilir. İstanbul yârin rengidir, yâr İstanbulludur; gönlümüze nirengidir. Ol dilrüba İstanbul’da daha çok sevilir.

İstanbul biraz da Bâki’dir, hoş sadası duyulan. Sümbülzâde Vehbi’dir muzırca, Şeyh Galip’dir edeplice. Daha ziyade Nedim’dir çapkınca. Acem mülkü nedir ki, bir sengine canlar feda edilir. İstanbul, erguvanlar açtığında karşılıksız sevilir…”

 (İbrahim Kilik, 2010)

ERGUVANİ ŞİİRLER

Erguvanlara dair şiirlerden bir demet…

 

 “Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden

geriye sadece erguvanlar kaldı”

(Hilmi Yavuz)

**

“…Sevginin çoğul oğlu

Senin ülkende yalnız bütün özlemler

Bilirim yalnız orda, içtenlik, erinç, coşku

Bayrağındaki bir tek çiçekli dalla Orda uçsuz bucaksız

Olanca görkemiyle bir erguvan imparatorluğu.”

(Edip Cansever)

**

Ger idersem kadd ü ruhsârun yolında cân revân

Bitiser sinümde sinem üzre serv ü ergavân

(Karamanlı Nizâmî)

**

Arka Bahçe

Geçen yazın güneşinde kavrulan sandalye
incir ağacının gölgesine sığınmıştır

Gönlü kırık bir testi, fesleğenleriyle
yalnızlığının labirentindedir

Erguvan ağacının gölgeliğinde
uzunluğunu unutmuş çamaşır ipi
bedeninin iğreti mandallarıyla
gölge ve güneş ışığı aralığında
sınır çizgisi olarak dursa da
aslında sırat köprüsü niyetine
hayal etmektedir kendisini:
Kara ile beyazın,
serinlik ile sıcaklığın,
keder ile sevincin,
ölüm ile hayatın aralığında…

Burası, evlerin tavan arasıdır
arka bahçesi yani…

Neler mi doldurur bu tavan arasının sahanlığını?

Yağmurun ve rüzgârın kavurduğu kiremitler,
hayatından umut kesilmiş çiçekler,
rengi solgun mermer parçaları,
kolları kırık sandalyeler,
bacakları kesik masalar…

Balkonların çamaşır kokusu yüzünden
güneşe hasret, yağmura gurbettir

Bu yüzden bedeni küf kokar, ruhu serinlik…

Bir vaat ülkesidir bütün yaşadığı…

Bu yüzden yaz balkonlarının seyir yeridir

-Ah, yaz gelse de arka bahçede günün keyfini sürsek!

Bu, bir halk ressamının at arabasının arka yüzüne yazdığı
anlamlı bir söz misali durur hayatı boyunca hatırasında

Çünkü, nasıl olsa kış gelecek
asla ve asla  hiç kimse inmeyecektir
kıta sahanlığına serinliğin tadına bakmak için

Ama tedavülden kalkmış ne kadar anı varsa
karalama defterine kaydedilmiştir:
Kuşların ve çiçeklerin,
karıncaların ve adı bilinmez böceklerin,
tavşanların ve kedilerin adresi bir de…

Refik Durbaş da ömrünün birkaç kış ve yazını
Moda’da, Ressam Şeref Akdik sokakta,
gönlünü arka bahçesine düşürmüş bir evde geçirmiştir
yalnız ve yalnız arka bahçesinde boy atmış
bir erguvan ağacı hatırına üstelik…

Erguvan ağacının erguvan rengi bedeni
yeraltı karanlığından gökyüzü maviliğine
ışıktan bir abide misali uzanmaktadır
hayat ve ölüme
bir de kendisine meydan okurcasına…

Gölgesi, yalnız barındırdığı arka bahçeyi değil
çevresini saran balkonları da aydınlatmaktadır.

“Arsa” lar “gurbet” e çıktıktan sonra
Kaç günler Refik Durbaş da
şimdi arka bahçesi olmayan
bir evi mekân tutmaktadır

Hayata gurbet, ölüme sıla niyetine…

(Refik Durbaş, 2000)

**

Erguvan Ağacı

kayık sessizce geldi, kıyıcığa demirledi
deniz, kayık kokuyordu
kayıksa yosun

bakınırken sağa sola, onu gördü uzaktan
o, orada,
çınaraltı kahvesine çıkan
taş kaplamalı yolun sağında,
beyaz badanalı, alaturka kiremitli evin
bahçe duvarının üzerinden
merakla seyrediyordu denizi

meltem ifil ifil esiyordu
meltem taşıyordu kokusunu

o, kendisine bakıldığını hissetti:
oradaydı o,
yolun karşısında
kıyıda demirliydi

kayık, deniz kokuyordu
denizse yosun

utandı, yapraklarıyla gizlenmek istedi;
meltem sertleşiverdi, gizlenemedi

kayığın içi titredi
denizden çıkmak, ona gitmek istedi;
bırakmadı deniz:
gidemedi.

o bir erguvan ağacını sevdi
üzerinde bir milyon nisan çiçeği

(Fatih Söyler, 2000)

**

Arka Bahçeye Şiir

Gündüz geldim, hayata geldim
arka bahçesine gurbetin
erguvan kokusuyla yıkandım
kuş sesleriyle bir de…

Gece geldim, ölüme geldim
arka bahçesine sılanın
ömür, kuş imiş meğer
rüzgâr kokar hatırası…

Kaç iklim yaşar anısı?

 

(Refik Durbaş, 2000)

**

Düşünceli yürürken bir yol dönemecinde,

Çıkacak önümüze beyaz dallarla bahar.

Hatırlatacak bize şen çocukluğumuzu,

Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar.

(Ziya Osman Saba)

**

İstanbul’da Erguvanlar Açarken

Erguvan yağmuru başladığında
Pembemsi çiçekler, eflatuna karıştığında
İstanbul’un gözyaşları
Erguvan çiçekleriyle barıştığında
İSTANBUL’da ERGUVAN’lar AÇARKEN
Sevmiştim Seni

Yüreğimin tam orta yeri
Sensizlik de arıyor seni
İstanbul ağlıyor, giden her sevgili gibi
Yüzün, ellerin, tenin
Prangalar vurulmuşcasına tutsak
Sonra alışıldık duygu kaplıyor bedenimi
Kızıl akşamlarda özlemek seni
Kavuşmayı beklemek her terkedilen gibi
İSTANBUL’da ERGUVAN’lar AÇARKEN
Sevmiştim Seni.

Nerden bilirdim, bir sabah ansızın terkedeceğini
Kardan şehrin çocukları olduk
Hayallerimizde hazanız şimdi
Yazların hatırasında kalan çehreni
Bulmak için
Eflatun bir ışık
Yeditepe’de akislerle dolanıyor
Beyhude geçen ömrümüze
İstanbul ağlıyor
Erguvanların kokusunu yavaşca içime çekiyor
‘HOŞGELDİN,HOŞGELDİN’ diyorum
İSTANBUL VE SANA…………………….

(Şebnem Ezik)

**

Yıllar, yıllar önce

Bizim sokağın sonunda

Erguvan ağaçlı bir bahçe

Ağacın ardında
bir pencere

Geçerdim kapınızın önünden

Sessizce

Kızarırdı erguvanlar

Sanki beni görünce
Bir siluet görünürdü pencereden

Heyecanlanırdım

Yağmur yağardı ince ince

Islanırdım
Titrerdim

Şimdi nerede o renkler

O hevesler, o yürekler

Solunan hava bile değişti

Ama umut tükenmedi

Erguvanlar pembeleşti

Zaman artık hedeflere engel

Her nerdeysen

Bir an evvel
Erguvanlar solmadan gel.

(Mustafa Süreyya Sezgin)

**

Erguvan zamanıdır gelen…
Erguvan zamanı gel bana emi

Bir daha hiç gitme aman ne olur.
Çiçekler solmadan gelmeyeceksen

Boş yere bekletme aman ne olur…
Erguvan baharın aşka daveti

Aşk için neyleyim başka daveti…
Erguvanî büyü sarmış dört yanı

Unutsun gönlümüz kışı, hazanı,

Ve sevda yaratan mutlu zamanı

Bu defa kaybetme aman ne olur…
Erguvan baharın aşka daveti

Aşk için neyleyim başka daveti…

(Hüsamettin Olgun)

**

Bir erguvan tadındasın

bilmesizsin sevginin
çarpık kentinde hiç olmamışsa sevdiklerin
hiç boşaltılmış sokakları
yorgun onurla terketmemişsen
bilmezsin dilimlenmiş öykülerin
serzeniş emen kaldırımların
yarına söylenmiş
şiirlerini

bir yalansa demirde dövülen
kurutulan bir erguvansa İstanbul damlarında
bilmezsin
bahara inancıllığın kalmamış
ve dağılmamışsa saçlarında ıslıklar rüzgara
sen ne bilirsin aşkın yasak
ve doğurgan iki tarafı var
akşam olsa, akşam, gümüş itinalar
ve tükenen sevgilerin ikindi kuşatması
bilmezsin kadıköy taşlarında kalmış gülüşmeleri
sen bir ayın ardından koşmamışsan
sıçramamışsa saçlarına deniz köpükleri
varolup geçmemişindir bir kumruyla
sarayburnundan

Ah şimdi Ankarasın artık sen
bu gri bozkır kentinde
kaçak yaşayan bir adamsın sen

(Ethem Vayvaylı)

 

Bir aşk hikayesi

(Alıntıdır. Kişisel arşivimde ayrı bir yeri olan bu hikayeyi tekrar okuyunca Özcan Yüksek’in Binbir Gece Masalları tefsirleri düştü aklıma. Onun için paylaşıyorum).

Bu öyküyü bir filmde dinlemiştim. Aklımda öyküden başka bir şey kalmadı. Bir de anlatanın kör olduğu.

Bir gün kral diyarın en güzel prenseslerini çağırdığı bir davet veri. Güzel olmasına kızların hepsi güzeldir ama kralın kızı prenses gibi de yoktur.

Kralın askerlerinden biri nöbet beklerken prenses önünden geçer. Bakış o bakış. Prensese hemen açık olur.

Basit bir askerin, kralın kızının yanında lafı mı olur? Ama her nasılsa, eninde sonunda prensesle tanışmayı başarır. Onsuz dayanamayacağını, beraber olamayacaklarsa ölmek istediğini söyler.

Prenses, askerin aşkının gücünden etkilenir. Ona şöyle der: “Eğer benim balkonumun önünde yüz gün ve yüz gece bekleyebilirsen

Ben de senin olacağıma söz veriyorum.”

Asker başlar beklemeye.

Bir gün, iki gün, yirmi gün geçer.

Prenses her akşam balkonundan, aşağıda bekleyen askere bakar. Ne zaman baksa asker hiç kımıldamadan dimdik durmaktadır.

Yağmurda, karda, rüzgarda hep orda bekler.

Kuşlar askerin kafasına pisliklerini yapar, arılar onu her bir yerinden sokar.

Asker yerinden kımıldamaz.

Günler geçer, asker bekler.

Doksan günün sonunda bembeyaz, taş kesilmiş gibi durmaktadır. Gözlerinden boşalmakta olan yaşları tutamaz. Uyuyacak takati kalmaz.

Ve bitmek tükenmek bilmeyen bu zaman boyunca Prenses de bekler.

Sonunda doksan dokuzuncu gece gelmiştir.

Asker arkasını dönmeden gider.

Hikayenin sonunu şaşkınlıkla dinleyene kör adam şöyle der,

“ve sakın bunun ne anlama geldiğini sorma çünkü ben de bilmiyorum. Sen anladıysan bana söyle.”

Alıntı: GÜNDÜZ VASSAF’ın Uçmakdere adlı köşesinde 30 Kasım 2003 tarihinde yayımlanmıştır.

Baobab ağacım

(Fotoğraf: İnternetten alınmıştır.)

 

“…Bir Arap öyküsü içinde işitmiştim. Bir gün şeytan gelmiş, baobabların hepsini ters çevirmiş, ağaçlar artık hep öyle kalmış. Başka bir baobab öyküsü daha işitmiştim. Onu da anlatayım:

Baobab yeryüzündeki ilk ağaçlardan biriymiş. Sonra sıraltı ağacı (yuka), sonra hurma ağacı yeryüzüne çıkmış. Baobab, palmiye ağacını gördüğünde çığlıklar atmış ve ondan daha uzun olmak isteğini söylemiş. Sonra ateş ağacı belirmiş, kızıl çiçekleri baobabı büsbütün kıskandırmış. Sonra baobab, enfes yemişleriyle incir ağacını görmüş ve onun gibi meyveleri olması için dualar etmiş. Tanrılar bu kadar hasetlik yeter demiş ve baobabları söküp tepetaklak yeniden toprağa dikmişler, böylece sesi artık çıkmaz olmuş…”

Alıntı: CİNİSTAN (aşk ve kaybedilen dünya) – Özcan Yüksek

ERGUVANİ ALINTILAR

 

“Kültürümüzde gülden sonra adına bayram yapılacak ikinci çiçek erguvandır”

(Ahmet Hamdi Tanpınar)

**

 “Erguvanlar geçip gittiler bahçelerden

geriye sadece erguvanlar kaldı”

(Hilmi Yavuz)

**

“Çınar ağaçları Devleti, Erguvan ise Halkı temsil eder” (Ayşe Yandayan, 2009)

**

“Biz, İstanbul ve Boğaz’ı ihmal edenlerin, tabiatın Boğaziçi’ni pembeleştiren erguvanlarından haberi yoktur.”

“Neden İstanbul’da mayısa erguvan demezler, neden Boğaziçi’ne ‘Erguvan Boğazı’ demezler?”

“Erguvanı Boğaz’da görmeli, karadan geçip gitmek hem Boğaz’a hem de erguvana hakarettir.”

“Erguvan yerlerinde gidip görülse, meselâ Boğaziçi vapurlarının ters istikamete giden boş zamanlarında her iki sahili görecek bir yerine oturup temaşaya dalınsa, şu ilhâmları insanoğluna verebilir mi dersiniz? Verir, hem fazlasıyla.”

“Erguvana şiir söyleme, anlatamazsın. Kendisi şiir. Gör ve duy, kâfi.”

(A. Süheyl Ünver, Erguvan ve Boğaziçi, 1966)

**

 “Marmara’da, Boğaz’ın sularında gün batımlarının ayak izleri hala erguvandır. Şeker pembeliklerinden portakal kızıllıklarına alacalanan renk cümbüşü… Bir zamanlar bu kıyıların yoğun yeşilliklerine, uzaklarda kat kat açılan sabahın mavi sisine vurup durmuş mor alacası da erguvan şenliğiyle tanımlanır…”

(Adalet Ağaoğlu, Erguvan Fısıltıları, 1996)

**

“…Sevginin çoğul oğlu
Senin ülkende yalnız bütün özlemler
Bilirim yalnız orda, içtenlik, erinç, coşku
Bayrağındaki bir tek çiçekli dalla Orda uçsuz bucaksız
Olanca görkemiyle bir erguvan imparatorluğu.”

(Edip Cansever)

**

‘Eski İstanbullular, özellikle Boğaziçi sakinleri cemrelere, nevruza dikkat etseler de asıl baharın geldiğine erguvanların çiçek açmasıyla kani olurlardı. Dev gibi çamların, çınarların, kestanelerin arasında kaybolmuşken nisan sonlarına doğru birdenbire çıldıran çiçekleriyle baharın saltanatını onlar tek başına yürütür. 1940’larda, adı çoktan değişmiş de olsa halâ Şirket-i Hayriye denilen vapurların gedikli yolcuları, kaptanın sanki her seferinde Boğaz’ın gizli bir köşesini göstermek ister gibi usta

manevralarıyla, hiç beklemedikleri küçük bir dönüşünde tepelerde, yamaçlarda, kıyılarda, köşklerin, yalıların bahçelerinde açık mor mu, eflâtun mu, pembe mi, hayır hiçbiri değil, o kendi ismini taşıyan rengiyle erguvanlarla karşılaşırlardı. O zaman, hilkatin ustalar ustası ressamının fırça darbeleriyle bütün Boğaz, göğü ve deniziyle erguvan olurdu.”

“Ufku bir fırçada has bahçeye döndürdü bahar

Erguvan göklerin altında sular leylâkî…”

(Orhan Okay, Boğaziçi Hâlâ Güzel, 2002)

**

Ger idersem kadd ü ruhsârun yolında cân revân

Bitiser sinümde sinem üzre serv ü ergavân

(Karamanlı Nizâmî)

**

 “Ergavân, kırmızı renkte bir çiçek. Rengi dolayısıyla şarap ve dudak ile birlikte anılır.”

(İskender Pala,  Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, 1989)

**

“Aşağı yukarı pembedir erguvan. Hafifçe, gizlice mavimsi. Ama öyle her hangi bir mavi de değil; çivit mavisi vardır ya bildiğimiz, işte o maviye çalar gizlice. Erguvan, o muhteşem renk, çokça şarap kırmızısı, pek az çivit mavi ve bolca beyaz ile ulaşabileceğiniz fevkalade zengin bir renktir. Burada renklerin ton farklılıklarına girmek olanaksız, ama yine de şu kadarını söylememe izin verin; beyaz kadar

açık değil, siyah kadar asla değil, orta-açık tondaki bir gri kadar açılmış, ışıklı bir renktir erguvan. Buna karşın, ana renkler arasında adı geçmediği gibi, nedense biz renk kullanıcıları da ona erguvan demeyi ihmal ederiz. Sözlüklerde böyle bir renk için; mavimsi pembe gibi tanımlar yer alır… Neden? Zira boyalardaki bu renk, bu muhteşem çiçekten değil ama Lübnan kıyılarına vuran bir deniz kabuklusundan

elde edilmiştir.”

(Mehmet Yaşin, “Ünay Kızıltan”ın erguvan rengini anlatan  cevabı, 2004)

**

Arka Bahçe

Geçen yazın güneşinde kavrulan sandalye
incir ağacının gölgesine sığınmıştır

Gönlü kırık bir testi, fesleğenleriyle
yalnızlığının labirentindedir

Erguvan ağacının gölgeliğinde
uzunluğunu unutmuş çamaşır ipi
bedeninin iğreti mandallarıyla
gölge ve güneş ışığı aralığında
sınır çizgisi olarak dursa da
aslında sırat köprüsü niyetine
hayal etmektedir kendisini:
Kara ile beyazın,
serinlik ile sıcaklığın,
keder ile sevincin,
ölüm ile hayatın aralığında…

Burası, evlerin tavan arasıdır
arka bahçesi yani…

Neler mi doldurur bu tavan arasının sahanlığını?

Yağmurun ve rüzgârın kavurduğu kiremitler,
hayatından umut kesilmiş çiçekler,
rengi solgun mermer parçaları,
kolları kırık sandalyeler,
bacakları kesik masalar…

Balkonların çamaşır kokusu yüzünden
güneşe hasret, yağmura gurbettir

Bu yüzden bedeni küf kokar, ruhu serinlik…

Bir vaat ülkesidir bütün yaşadığı…

Bu yüzden yaz balkonlarının seyir yeridir

-Ah, yaz gelse de arka bahçede günün keyfini sürsek!

Bu, bir halk ressamının at arabasının arka yüzüne yazdığı
anlamlı bir söz misali durur hayatı boyunca hatırasında

Çünkü, nasıl olsa kış gelecek
asla ve asla  hiç kimse inmeyecektir
kıta sahanlığına serinliğin tadına bakmak için

Ama tedavülden kalkmış ne kadar anı varsa
karalama defterine kaydedilmiştir:
Kuşların ve çiçeklerin,
karıncaların ve adı bilinmez böceklerin,
tavşanların ve kedilerin adresi bir de…

Refik Durbaş da ömrünün birkaç kış ve yazını
Moda’da, Ressam Şeref Akdik sokakta,
gönlünü arka bahçesine düşürmüş bir evde geçirmiştir
yalnız ve yalnız arka bahçesinde boy atmış
bir erguvan ağacı hatırına üstelik…

Erguvan ağacının erguvan rengi bedeni
yeraltı karanlığından gökyüzü maviliğine
ışıktan bir abide misali uzanmaktadır
hayat ve ölüme
bir de kendisine meydan okurcasına…

Gölgesi, yalnız barındırdığı arka bahçeyi değil
çevresini saran balkonları da aydınlatmaktadır.

“Arsa” lar “gurbet” e çıktıktan sonra
Kaç günler Refik Durbaş da
şimdi arka bahçesi olmayan
bir evi mekân tutmaktadır

Hayata gurbet, ölüme sıla niyetine…

(Refik Durbaş, 2000)

**

Erguvan Ağacı

kayık sessizce geldi, kıyıcığa demirledi
deniz, kayık kokuyordu
kayıksa yosun

bakınırken sağa sola, onu gördü uzaktan
o, orada,
çınaraltı kahvesine çıkan
taş kaplamalı yolun sağında,
beyaz badanalı, alaturka kiremitli evin
bahçe duvarının üzerinden
merakla seyrediyordu denizi

meltem ifil ifil esiyordu
meltem taşıyordu kokusunu

o, kendisine bakıldığını hissetti:
oradaydı o,
yolun karşısında
kıyıda demirliydi

kayık, deniz kokuyordu
denizse yosun

utandı, yapraklarıyla gizlenmek istedi;
meltem sertleşiverdi, gizlenemedi

kayığın içi titredi
denizden çıkmak, ona gitmek istedi;
bırakmadı deniz:
gidemedi.

o bir erguvan ağacını sevdi
üzerinde bir milyon nisan çiçeği

(Fatih Söyler, 2000)

**

Arka Bahçeye Şiir

Gündüz geldim, hayata geldim
arka bahçesine gurbetin
erguvan kokusuyla yıkandım
kuş sesleriyle bir de…

Gece geldim, ölüme geldim
arka bahçesine sılanın
ömür, kuş imiş meğer
rüzgâr kokar hatırası…

Kaç iklim yaşar anısı?

 

(Refik Durbaş, 2000)

**

“Erguvan şenliği, baharın bütün güzelliğiyle kendini gösterdiği erguvanların rengârenk açtığı günlerde Emir Sultan halife ve müridlerinin, Osmanlı ülkesinin dörtbir yanından kalabalıklar hâlinde Bursa’da Emir Sultan dergâhına gelerek, bir hafta boyunca zikr u tevhid icra etmeleri, diğer tekke ve dergâhları ziyaret ederek sohbete katılmalarıdır. Bir hafta süren bu fasıl çeşitli toplantılar, davetler, şehir gezileri ve benzeri cemiyetlerle şenlenir; bu durum, şehirde bolluk, bereket ve meserret olarak algılanırdı.”

(Ahmet Hamdi Tanpınar)

**

Yalnızca erguvanlar kaldı

Çocukluğumun Ankara’sından hatırladığım iki tuhaf şey var. Birisi sokağımızdaki büyük erguvan ağacı, öteki de leylak ağaçları. Ne erguvan çiçeklerinin rengi ne de leylakların kokusu uyuşurdu o zamanlar Doğu Bloku başkentlerine benzeyen Ankara’nın ağır havasıyla. Ama erguvan çiçekleri bu uyuşmazlığa aldırmadan, kısacık bir süre için bile olsa, o ağır havalı kente, inanılmaz bir güzellik katmayı sürdürürlerdi inatla.

Sokaktaki büyük erguvan ağacı bütün bir yıl öyle sakin, sessiz durur, sonra birden aykırı renklerini sergileyen çiçeklerini açıverirdi baharda. Ciddi bir ortamda ayıp bir şey söylemiş bir çocuğa benzerdi o haliyle. Hangi gün çiçek açacağına iddiaya girerdik. Bazen iddiayı kimin kazandığını bile anlayamadan kaybolur giderdi çiçekleri. Leylaklar da erguvan çiçekleriyle aynı anda açardı. Yanlarından geçerken insanın genzini yakacak kadar yoğun kokarlar ve sanki erguvan ağacının kokmayan çiçeklerinin kusurunu örterek onun başkaldırısına eşlik ederlerdi.
Ankara’nın Doğu Bloku ülkelerinin başkentlerine benzediğini bilmezdim o zamanlar. Çünkü Doğu Bloku başkentlerini bilenimiz olmadığı gibi, o zaman oralarda egemen olan sistemin koyduğu yasaklar nedeniyle doğru dürüst resimlerini bile görmüşlüğümüz yoktu. Çocukluğumdaki Ankara’nın Doğu Bloku başkentlerine benzediğini anladığım sıralarda Ankara çoktan Ortadoğu ülkelerinin başkentlerine benzemeye başlamıştı.

Şu sıralar çiçek açtıkları için nerede bir erguvan ağacı görsem basıyorum frene ve duruyorum. Arkamdan korna çalanlara hiç aldırmadan İstanbul’un her geçen gün çirkinleşen çevresine meydan okurcasına aralardan bir yerlerden fırlayıp çiçek açmış olmalarına şaşkınlıkla bakakalıyorum. Nerede bir erguvan ağacı görsem bir başkaldırı eylemi geliyor aklıma. Sanki kentin o giderek yok olan çeşitliliğini sürdürmeye çabalayan gizli bir örgütün üyeleri gibi aynı anda bir yerlerde çiçek açıyorlar. Ankara’dayken de öyle düşünürdüm. Bir yerlerden erguvanlar açar, kentin gri tonlarını renklendirir, adeta tekdüzeliğe meydan okur, çiçeklerinin olağanüstü rengini bir başkaldırı destanı gibi gözlerimizin içine sokardı.
İstanbul’da çok sık görmeye başladım erguvan ağaçlarını. İstanbul’un meydanlarına yapılan o ucube demirden ağaçları içlerine sindirememiş olsalar gerek ki protestoyu güçlendirmek için giderek çoğalıyorlar sanki. Kısacık süreli bir protesto bu. Hepsi hepsi on beş, yirmi gün. Sonra kaybolup gidecekler. Yani bütün o başkaldırı yalnızca on beş yirmi gün sürecek. Sonra yine o kimin, niçin yaptırdığı anlaşılamayan çirkin, demirden ağaçlarla kalacağız orta yerde.

Her gördüğünüz yerde durup bakın erguvanlara. Çünkü yalnızca onlar kaldı çirkinleşen, tekdüzeleşen çevreye başkaldırıyı inatla sürdüren.

(Mahfi Eğilmez, 2004)

**

“Erguvanlar açtığında İstanbul bir başka işvelidir. Başka sevilir. İstanbul yârin rengidir, yâr İstanbulludur; gönlümüze nirengidir. Ol dilrüba İstanbul’da daha çok sevilir.

İstanbul biraz da Bâki’dir, hoş sadası duyulan. Sümbülzâde Vehbi’dir muzırca, Şeyh Galip’dir edeplice. Daha ziyade Nedim’dir çapkınca. Acem mülkü nedir ki, bir sengine canlar feda edilir. İstanbul, erguvanlar açtığında karşılıksız sevilir…”

 

(İbrahim Kilik, 2010)

**

Düşünceli yürürken bir yol dönemecinde,

Çıkacak önümüze beyaz dallarla bahar.

Hatırlatacak bize şen çocukluğumuzu,

Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar.

(Ziya Osman Saba)

**

İstanbul’da Erguvanlar Açarken

Erguvan yağmuru başladığında
Pembemsi çiçekler, eflatuna karıştığında
İstanbul’un gözyaşları
Erguvan çiçekleriyle barıştığında
İSTANBUL’da ERGUVAN’lar AÇARKEN
Sevmiştim Seni
Yüreğimin tam orta yeri
Sensizlik de arıyor seni
İstanbul ağlıyor, giden her sevgili gibi
Yüzün, ellerin, tenin
Prangalar vurulmuşcasına tutsak
Sonra alışıldık duygu kaplıyor bedenimi
Kızıl akşamlarda özlemek seni
Kavuşmayı beklemek her terkedilen gibi
İSTANBUL’da ERGUVAN’lar AÇARKEN
Sevmiştim Seni.
Nerden bilirdim, bir sabah ansızın terkedeceğini
Kardan şehrin çocukları olduk
Hayallerimizde hazanız şimdi
Yazların hatırasında kalan çehreni
Bulmak için
Eflatun bir ışık
Yeditepe’de akislerle dolanıyor
Beyhude geçen ömrümüze
İstanbul ağlıyor
Erguvanların kokusunu yavaşca içime çekiyor
‘HOŞGELDİN,HOŞGELDİN’ diyorum
İSTANBUL VE SANA…………………….

(Şebnem Ezik)

**

Yıllar, yıllar önce

Bizim sokağın sonunda

Erguvan ağaçlı bir bahçe

Ağacın ardında
bir pencere

Geçerdim kapınızın önünden

Sessizce

Kızarırdı erguvanlar

Sanki beni görünce
Bir siluet görünürdü pencereden

Heyecanlanırdım

Yağmur yağardı ince ince

Islanırdım
Titrerdim

Şimdi nerede o renkler

O hevesler, o yürekler

Solunan hava bile değişti

Ama umut tükenmedi

Erguvanlar pembeleşti

Zaman artık hedeflere engel

Her nerdeysen

Bir an evvel
Erguvanlar solmadan gel.

(Mustafa Süreyya Sezgin)

**

“Bahara, Boğaz’a ve dolayısıyla İstanbul’a en yakışan şey Erguvan.”

(Tuğba Tarakcı, 2008)

**

Erguvan zamanıdır gelen…
Erguvan zamanı gel bana emi

Bir daha hiç gitme aman ne olur.
Çiçekler solmadan gelmeyeceksen

Boş yere bekletme aman ne olur…
Erguvan baharın aşka daveti

Aşk için neyleyim başka daveti…
Erguvanî büyü sarmış dört yanı

Unutsun gönlümüz kışı, hazanı,

Ve sevda yaratan mutlu zamanı

Bu defa kaybetme aman ne olur…
Erguvan baharın aşka daveti

Aşk için neyleyim başka daveti…

(Hüsamettin Olgun)

**

“Her sene yalıya dönünce baharın genç tenli, uzun boylu, mavimtrak günlerine kavuşurduk. Hayat sanki yeniden doğar, ağaçlar yeşillenir, beyaz ve pembe çiçekleri ve erguvanlar da lalden alevlerini açarken. Çiçek kokularıyla dolgunlaşan hava gönlümüzü bir saadetle kaplar. Herşey kolaylaşmaya, revanlaşmaya başlar… Boğaziçi’nin kendine mahsus tatlı bir sessizliği ve onunla içiçe geçen, bütün günler ve geceler boyunca devam eden ve değişen kendine mahsus sesleri vardır…”

(Abdülhak Şinasi Hisar)

**

Bir erguvan tadındasın

bilmesizsin sevginin
çarpık kentinde hiç olmamışsa sevdiklerin
hiç boşaltılmış sokakları
yorgun onurla terketmemişsen
bilmezsin dilimlenmiş öykülerin
serzeniş emen kaldırımların
yarına söylenmiş
şiirlerini

bir yalansa demirde dövülen
kurutulan bir erguvansa İstanbul damlarında
bilmezsin
bahara inancıllığın kalmamış
ve dağılmamışsa saçlarında ıslıklar rüzgara
sen ne bilirsin aşkın yasak
ve doğurgan iki tarafı var
akşam olsa, akşam, gümüş itinalar
ve tükenen sevgilerin ikindi kuşatması
bilmezsin kadıköy taşlarında kalmış gülüşmeleri
sen bir ayın ardından koşmamışsan
sıçramamışsa saçlarına deniz köpükleri
varolup geçmemişindir bir kumruyla
sarayburnundan

Ah şimdi Ankarasın artık sen
bu gri bozkır kentinde
kaçak yaşayan bir adamsın sen

(Ethem Vayvaylı)

**

Şems’ten Mevlana’ya bir hikaye: İçimizdeki miski aramak…

“Anlatılanlara göre, Huten’in (*) yüksek yaylalarında küçük bir ceylan yavrusu yaşarmış. Güzellikte eşsiz olan bu ceylan yavrusu aynı zamanda oldukça zekiymiş. En yüksek yaylalar dışında başka bir yere gitmez, en güzel meralar dışında otlanmaz, en berrak sular dışında bir yerden de su içmezmiş. Kendinden gayet emin, gururlu bir hayvanmış. Boynuzları, kuyruğu ve derisi alabildiğince göz kamaştırıcıymış. O kadar kıvrak ve hızlıymış ki hiçbir avcının tuzağına düşmezmiş. Gün gelmiş, boy atmış, serpilmiş, palazlanmış ve diğer erkek ceylanlarla beraber hareket eder olmuş. Sürüyle olduğu bir gün burnuna ruh okşayıcı çok güzel kokular gelmiş. Öylesine güzel bir kokuymuş ki burnuna gelen, baharın güzel kokuları ve sümbüllerin rayihası bir yerde toplansa yine de o kokunun yanında hiç kalırmış. Kendinden geçerek o güzel kokunun ardına koyulmuş. Aşkı sıkmışlar da usaresinden bu kokuyu etmişlerdi sanki. Onu böylesine mest edebilecek tek şey, ancak aşkın usaresi olabilirdi… Öyleyse o aşkı ve o kokunun güzel kaynağını bulmalıydı…

Gittikçe gitmiş, her gittiği yerde o büyülü kokuyu hissetmiş. Her vardığı yerde, kokunun kaynağını önünde duruyormuş gibi hissedecek olmasa durup dinlenecekmiş ama “İşte buldum” deyip gitmedik dağ, bakmadık taş bırakmamış. Kuzeye, güneye, doğuya, batıya nereye dönse aynı koku burnunun dehlizlerine kadar geliyormuş. Her adım başı “Kokuya ulaştım” demiş fakat bulamamış. Neredeyse delirecek gibi olmuş. Ama bulma ümidini de bir türlü yitirmemiş. Vazgeçmemiş. Derken koca bir bahar gelmiş geçmiş, ardından uzun bir kış fakat koku aynı şiddetiyle gelmeye devam ediyormuş. Şeyda bülbüller gibi o yayla senin bu yayla benim demeden her yeri dolaşmış fakat tekrar ilk başa dönmüş. Bir türlü kokunun kaynağını bulamamış.

Taşı toprağı koklamış, bir şey bulamamış. Senelerce o kokuyu aramış. Gençlik gitmiş, yaşlılık yanına kar kalmış. Ömrünün sonuna geldiğinde soğuk bir kış günü bir aslana yem olmuş. Aslan karnını parçalamış. Tam can çekişirken ömür boyu aradığı o güzel kokunun karnındaki miskten geldiğini anlamış. Gençliğini ve hayatını alıp kendisini zelil kılan o hakikati fark ettiğinde ise artık her şey için çok geç olmuştu….”

(*): Huten – Doğu Türkistan ilde Kaşgar arasındaki geniş ovaları olan bölgeye verilen isimdir. Ceylanlarıyla ünlü bu yer, divan edebiyatında güzlü yüzlü dilberler için sembol olarak kullanılır.

Kaynak: “Kimya Hatun” – Yazan: Saide Kuds – Yayımevi: Yakamoz Yayıncılık (Sonsuz Kitap)